Prolog ZİNDANDA KIZ TAVLAMAYA ÇALIŞMAK YANLIŞ MI? Zindanda kız tavlamaya çalışmak... Sahiden yanlış mı? Hani şu kat kat yerin dibine inen, her köşesi korkunç canavarlarla kaynayan o sonsuz labirentten bahsediyorum. Beklenti: Şan ve şöhret peşinde koşan, gözü pek maceracılarla bir araya gelmek. Lonca kaydını halleder halletmez soluğu cephede almak. Derken güzeller güzeli bir kızla karşılaşmak ve elimde kılıcımdan başka hiçbir şey yokken, onu o canavar sürüsünün ortasından çekip almak. Kulaklarda kızın yankılanan çığlıkları, canavarların tüyler ürperten kükremeleri... Ve mutlak ölümle burun buruna geldiğimiz o anda kılıcımdan çıkan metalik çınlama... Ve final. Kestiğim canavarların leşleri üzerinde dimdik, o havalı ve kahramanca duruşum... Hemen yanı başımda, yere çökmüş o kız. Gözleri ışıl ışıl, yanakları al al olmuş halde beni süzerken... İşte tam o an, aşk filizlenir.
Bazen yerel bir meyhaneye çöküp, sevimli garson kızlara o günkü maceralarımı ballandıra ballandıra anlatmak, yeni yoldaşlar edinmek... Bazen genç bir elf kızını, bizim kaba saba tiplerin elinden kurtarmak. Bazen zorda kalmış bir Amazon savaşçısına el uzatıp ekibime katmak. Hatta bazen, başka kızlarla samimiyeti ilerletip ufak tefek kıskançlık krizlerine yol açmak. Kah öyle, kah böyle... Biraz büyümek, hani şu macera masallarında erkeklerin hayalini süsleyen o kahramanlara dönüşmek istiyorum. Sevimli kızlarla “arkadaştan öte“ olmak istiyorum. Her ırktan, her türden güzelle tanışmak istiyorum. Bu hafif çapkın, bir o kadar da safiyane düşünceler bir delikanlının şanından değil midir zaten? Zindanda kız tavlamaya çalışmak... Hayır, bir harem kurmak, gerçekten o kadar yanlış mı?
Sonuç: Yanılmışım. “GRROOOOAAAAARRRRR!!!!” “Hiiiiiiiiiiiiiiiiii?!!” O safiyane, o hafif çapkın hayallerim yüzünden... Ölüp gideceğim şuracıkta. Uzun lafın kısası, boğa başlı bir insan azmanı, bir Minotor peşimde. O acınası Birinci Seviye saldırılarımla derisini bile çizemediğim bu canavara yem olacağım. Bittim ben. Hem de ne bitmek. O aptal, o aşağılık kuruntularım beni nereye getirdi dersiniz? Minotor’un yemek tabağına. Ne ahmağım ama... Zindanda hayallerimin kadınını bulacağımı sanacak kadar aptaldım. Burada altın bulmak... Yani o güzeller güzeli kızın altın sarısı saçlarına kavuşmak, beyhude bir fanteziden ibaretmiş meğer. Düşünüyorum da, her gün yüzlerce maceracının can verdiği bu zindanda aşkı aramaya karar verdiğim an imzalamışım ölüm fermanımı. Ah, zamanı geri almak için neleri vermezdim! Reşit olduğum, gözlerimin içi gülerek loncaya kaydolduğum o ana dönmek... Ve suratımın ortasına bir tane patlatmak. Ne güzel olurdu... Ama ne fiziksel olarak mümkün bu, ne de başka türlü. “Hııııı!” “Gaaaah!” Minotor’un toynağı gürültüyle arkama iniyor. Ha-ha! Iskaladı! Hı? O çatlak ne ara oluştu orada? Yere pek de estetik yapışmadım hani... Yine geliyor o toynak! Yuvarlan! Şimdi! “Huu-huuu...!” “Vaaahhhhh!!!!” Tek yapabildiğim kıçımın üstünde geri geri sürünmek. O sevimli kızlar beni bu halde görse hallerine gülerlerdi kesin. Belli ki en başından beri bende o kahraman kumaşı yokmuş. Sırtım duvara çarpıyor. Artık gerçekten kaçacak yer kalmadı. O kadar koridoru, onca yolu kare şeklinde, geniş bir odada tuzağa düşmek için mi koştum yani? Kapana kısıldım. Dişlerim birbirine vururken, yanaklarımdan süzülen yaşlarla, “Burası yolun sonu galiba...“ diye geçiriyorum içimden. Minotor burnumun dibinde, leş gibi nefesi yüzümü dövüyor. Başımı kaldırıp o akıl almaz kas yığınına bakıyorum. En az iki katım var. İşin kötüsü, o hantal, çarpık sırıtışıyla tepemde dikilmiş, resmen zaferinin tadını çıkarıyor.
Neticede tek bir kızla bile tanışamadım. Başımı bu belaya sokan o hülyalar, zihnimden son kez akıp gidiyor. A, bakın... Minotor’un toynağı tam tepemde... Derken, bir sonraki saniyede yaratığın gövdesi boyunca ince bir çizgi beliriyor. “Hı??” “Uoohhhh??” Sesi... Sanki o da en az benim kadar şaşkın. Çizgi orada durmuyor. Kalın göğüs kaslarını yarıp geçiyor, havaya kalkmış bacağından uyluğuna, oradan omuzlarına ve nihayet Minotor’un boynuna kadar uzanıyor. Şimdi o yarıklardan gümüşi bir ışık sızıyor... Ve tırnağımla bile çizemediğim o canavar, bir anda et yığınlarına dönüşüyor. “Guu…?? GVVAAAAAAAAAaaaaaa!!!!” Acı ve şaşkınlık dolu son kükremesi odada yankılanıyor. Yaratığın bedeni, dikişleri birden patlayıveren tıkabasa dolu bir oyuncak bebek gibi, kesiklerin olduğu yerlerden parçalara ayrılıyor. İçindeki o koyu kızıl “dolgu malzemesi“ bir fıskiye gibi dışarı fışkırıyor. Üzerime bir canavar kanı tsunamisi boşalırken zaman sanki donup kalıyor. “İyi... misin?”
İşte o an, boğa canavarından geriye kalan yığının ardında genç bir kız... hayır, bir tanrıça beliriyor. İncecik bedeni, açık mavi bir kıyafetle sarmalanmış. Zırhların içinde dahi kadınsı bir zarafet saçıyor etrafa. Ufak tefek cüssesine rağmen dimdik duruyor. Gümüş bir amblemle işlenmiş göğüs zırhı, dolgun hatlarını sıkıca kavramış. Aynı amblem bileklerinde ve o kanlı kılıcında da var. Işıltılı kılıcını aşağı doğru tutmuş; namludan süzülen kanlar zararsızca yere damlıyor. Beline kadar inen sarı saçları öyle parlak ki, saf altından dökülmüş olduğuna yemin edebilirim. Her kadının narin diyeceği o bedenin üzerinde, tatlı, gencecik bir kızın çehresi oturuyor. Altın rengi gözleriyle beni süzüyor. ... Ah! Altın sarısı saçlar ve gözler, açık mavi bir zırh... Benim gibi Birinci Seviye bir çaylak bile kimin durduğunu bilir orada. Yanılma payı yok. Loki Ailesi’nden Aiz Wallenstein bu. İnsanlar arasında... Hayır, tüm kadın ırkları arasında en yüksek rütbeye, Beşinci Seviye’ye ulaştığını herkes bilir. “Şey... İyi olduğuna emin misin?” Hayır, iyi değilim. Kesinlikle iyi değilim. Kalbim her an patlayıp parçalara ayrılacakmış gibi çarpıyor. Bu “iyi” olmak değil. Işıl ışıl, hayran dolu gözlerle ona bakarken yanaklarım kızarıyor. Aşk filizlenmek üzere... Hayır, aşk içimde bir volkan gibi patlıyor. Ruhum bedenimi terk etti, artık ona ait. Zindanda kız tavlamaya çalışmak yanlış mı? Tekrar düşündüm de: Yanlış değilmiş.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.