Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 87

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.761


Önündeki kıyafet yığınına dalgın dalgın baktıktan sonra gözlerini, eteğinin kıvrımları arasına gizlenmiş bacaklarına indirdi.
O sabah erkenden uyandırılmış, dadısının yardımıyla yıkanmış ve ardından bir şifacı çağrılarak sargıları yeniden değiştirilmişti. Yaralarını kimsenin görmesine asla izin veremezdi.
Talia dudaklarını hafifçe ısırdıktan sonra başını salladı.
“Uygun gördüğünüzü yapın.”

İznini alır almaz hizmetkârlar odanın ortasına bir paravan kurdu. Talia, kesime götürülen bir kurban misali onun arkasına geçti. Genç bir hizmetçi yanına yaklaşarak ince sabahlığını çıkardı, ardından yazlık elbisesinin düğmelerini tek tek çözdü. Çok geçmeden bedenini saran kabarık elbise yere doğru kaydı.
Tam o sırada hizmetçinin nefesini tuttuğunu fark eden Talia, bir anda jüponuna baktı. Eğri bacağının silueti ince kumaşın ardından belli belirsiz seçiliyordu. Kulakları utançtan yanarken sertçe çıkıştı.
“Öyle dikilip bakacağına elini çabuk tut da işini bitir!”
Donup kalan hizmetçi telaşla kıyafetleri getirdi. Genç hizmetçinin acemiliğine daha fazla tahammül edemeyen baş hizmetçi onu kenara itti ve süt beyazı ipek elbiseyi bizzat kendi elleriyle Talia’ya giydirdi.
İncecik kumaş, zarif pileleriyle sis gibi bedeninin üzerinden aşağı süzüldü. Baş hizmetçi bunun üzerine yarı saydam, griye çalan mavi bir dış kat geçirdi; ardından işlemelerle süslü bir kuşak bağladı.
İki kat ipekten dokunmuş kuşağın üzerinde yeşim taşları, topazlar ve küçük hayvan biçimli süsler işlenmişti. Belini ince gösterecek şekilde sıkıca bağladıktan sonra kalçalarının üzerine metal çanlar ve püsküllerle süslü renkli ipler doladı.
Süsleme bununla da bitmedi. İncecik altın teller üzerine dizilmiş türlü mücevherler boynuna ve bileklerine kat kat takıldı; kulak memelerine ise altın kuş motifleri işlenmiş iri küpeler asıldı.
Kendini yürüyen bir mücevher vitrini gibi hissediyordu. Doğu’nun geleneksel kıyafetleri gerçekten böylesine gösterişli miydi? Şüpheyle kaşlarını çatmışken, ona geniş kollu lacivert bir ipek cübbe giydiren hizmetçi hayranlık dolu bir iç çekiş bıraktı.
“Efsanelerde anlatılan Tiramer’in ta kendisi gibisiniz.”
“Tiramer mi?”
Talia, yabancı kelime karşısında kaşlarını çattığında hizmetçinin yüzü bir anda bembeyaz kesildi; eliyle ağzını kapattı. O tuhaf tepki Talia’nın canını sıkmıştı. Onunla alay mı ediyorlardı?
Belki de cahilliğinden faydalanıp onu küçümsüyorlardı.
Sesini bastırarak yeniden sordu.
“O da ne demek? Neden cümleni yarıda kestin?”
“Tiramer, şey…”
“Tiramer, mevsimleri yöneten toprak ruhudur.”
Baş hizmetçi, ipek pelerinin ön kısmını çapraz biçimde göğsünün üzerine çekerken ve dökümlü eteği bir broşla tuttururken konuştu.
“Kadim Doğulular kendilerini Tiramer’in soyundan geldiğine inanırdı. Bu topraklardaki ruhlar arasında en güzel ve en asil olanın o olduğu söylenir.”
Talia şüphe dolu bakışlarla baş hizmetçinin sakin yüzünü süzdü.
“O hâlde öyle söyle. Neden yüzün bir anda soldu?”
“Brisa, Yüce Prenses Hazretleri’nin bizi gerçekten o efsaneye inanıyor sanmasından endişe etti.”
Cübbesinin ön kısmını doğal bir döküme kavuşturan baş hizmetçi doğrulup cevap verdi.
“Tiramer hikâyesi yalnızca eski bir sözlü efsanedir. İnancımızdan şüphe etmemenizi dilerim, Prenses Hazretleri.”
Talia uzun, atı andıran yüz hatlarına sahip kadına dikkatle baktı. Sert yüzünde belli belirsiz bir gerginlik dolaşıyordu. Bunun kendisini kandırmak için oynanmış bir rol mü yoksa sapkın ilan edilme korkusu mu olduğunu anlayamıyordu.
Başından beri kaçındığı aynaya döndü. Aynanın karanlık yüzeyinde, annesine ürkütücü derecede benzeyen bir sima belirdi.
Fakat Senevere’in taşıdığı o taşkın canlılığın yerine, o güzel yüzün üzerine kasvetli ve kül rengi bir gölge çökmüştü. Sürekli bir şeye hasretmiş gibi duran gözler, çökmüş yanaklar, Senevier’in kusursuz oranlara sahip baştan çıkarıcı bedeninin yanında zavallı kalan o biçimsiz vücut…
Bir anda Gareth’in alaycı sesi kulaklarında yankılandı.
‘Bir canavar bedenine hapsedilmiş kadın yüzü…’
Annesinin yüzünü beceriksizce taklit eden o yüz bir anda korkunç bir hâl aldı. Eksik bırakılmış, mahvolmuş bedenine bakmak dayanılmazdı.
Birden arkasını döndü.
“İşiniz bittiyse çekilin önümden! Daha ne kadar oyalanacaksınız?”
Saçlarını düzenleyen elleri sertçe ittiğinde arkasındaki hizmetçi irkilerek geri çekildi.
Baş hizmetçi hafifçe iç çekti.
“Tacınızı yerleştireceğim. Biraz daha sabredin lütfen.”
Bekleyen hizmetçilerden biri hemen altın bir taç getirdi. Baş hizmetçi tacı Talia’nın başına yerleştirdi, ardından uzun saçlarını topuz yaparak yeşim bir saç tokasıyla sabitledi.
Hazırlık nihayet sona erdiğinde hizmetçiler geri çekilip saygıyla eğildiler.
“Şimdi sizi Büyük Dük Hazretleri’nin odasına götüreceğiz.”
Baş hizmetçi kapıya yönelirken konuştu. Talia, gözlerinde huzursuz bir ifadeyle kadına birkaç saniye baktıktan sonra sessizce peşinden yürüdü.
Koridorda düzinelerce asker bekliyordu. Talia temkinli adımlarla aralarından geçerken aksayan adımlarının sesi taş duvarlarda yankılandı.
Elinden geldiğince normal yürümeye çalışıyordu ama sertleşmiş bacağı her zamanki gibi iradesine ihanet ediyordu.
Utancını belli etmemek için başını dik tuttu.
Uzunmuş gibi gelen bir yürüyüşün ardından baş hizmetçi durdu.
“Oda burası.”
Merdivenlerin karşısındaki büyük kapıyı işaret ederek konuştu.
Anlaşılan Büyük Dük’ün odası aynı kattaydı. Merdiven çıkmak zorunda kalmayacağı için içten içe rahatlayan Talia, büyük maun kapıya yaklaştı.
“Prenses Hazretleri’ni getirdik.”
Baş hizmetçi saygılı bir ses tonuyla duyurduğunda içeriden ağır ve vakur bir ses yükseldi.
“İçeri girin.”
Baş hizmetçi derhâl emre uydu. Hizmetçiler kapıları iki yandan aynı anda açınca, içinde soyluların toplandığı geniş bir oda ortaya çıktı.
Talia, üzerine çevrilen onlarca bakışla karşılaşır karşılaşmaz gerildi. Şık giyimli adamlar ona sanki bir şeye şaşırmış gibi bakıyordu.
Aniden sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi.
Belki de görünüşünde tuhaf duran bir şey vardı. Kıyafetlerini gözden geçirdi. Belki de onu küçük düşürmek için alelacele giydirmişlerdi. Belki Doğu’nun geleneksel kıyafeti yalanıyla onu bir soytarı gibi süslemişlerdi.
Baş hizmetçiye, yüzünü parçalayacakmış gibi sert bir bakış fırlattı. Ardından eteğinin altından bacaklarının görünüp görünmediğini düşünerek telaşla aşağı baktı.
Geniş, pileli etekten başka hiçbir şey görünmüyordu. Ama karşıdan bakıldığında bacaklarının eğriliği fark ediliyor olabilirdi.
Soğuk ter omurgasından aşağı süzüldü. Talia’nın gözleri kaçacak bir çıkış yolu ararcasına dolaşıyordu; yüzünde her an kaçıp gitmek isteyen birinin huzursuzluğu vardı.
Tam o sırada odada ağır ayak sesleri yankılandı. İrkilerek başını kaldırdığında, çoktan yanına gelmiş olan Varkas’ı gördü.
O da benzer tarzda giyinmişti. Hafif parlaklığa sahip siyah ipek bir tunik, altın işlemelerle süslü kemer ve çapraz şekilde omzundan dökülen geniş bir pelerin, güçlü bedeninin hatları boyunca ağırbaşlı bir ihtişamla uzanıyordu.
Büyülenmiş gibi ona bakan Talia, çenesine dokunan sıcak parmaklarla irkildi ve gözlerini kaldırdı.
Mavi taşlarla süslü büyük küpeler ve topaz kümeleriyle bezeli kolye gün ışığında parıldıyordu.
O an kalbi tekledi.
Onu ilk kez bu kadar çok mücevherle görüyordu. Rahiplerden bile daha sade giyinen adam bu değil miydi?
Gösterişli süslerle donatılmış Varkas, artık Roem İmparatorluğu’nun bir şövalyesinden çok, kadim bir barbar kavmin hükümdarına benziyordu.
“Bacakların yine ağrıyor olabilir mi?”
Uzun süre gözlerini üzerinden ayırmadan bakan Varkas, ağır ve bastırılmış bir ses tonuyla sordu.
Kendine ancak hâkim olabilen Talia onun elini itti ve bir adım geri çekildi. Göğsündeki şiddetli kalp atışlarının duyulacağından korkuyordu.
“Ş-Şey… İyiyim.”
Sakin görünmeye çalışsa da yanakları alev almış gibi kızarmıştı. Varkas’ın mavi gözleri o kızarmış yüze sabitlendi.
Kaşlarını çatarak elini alnına koydu.
“Yine ateşin çıkmış…”
“Sana iyi olduğumu söyledim!”

***

**Talia’nın elbisesinin yapay zeka ile tasviri 🪶


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi