Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance
Bölüm 7
Ay ışığı pencereden içeri süzülürken adamın iri bedeni tüm açıklığıyla ortaya çıkıyordu.
Belirgin köprücük kemikleri, geniş ve sağlam göğsü, Blair’in iki koluyla dahi saramayacağı kadar kalın gövdesi ve aralarında en ufak bir boşluk bulunmayan sıkı karın kasları…
Tam anlamıyla yetişkin bir erkeğin bedeni.
Blair, sanki daha önce hiç görmediği yabancı bir şeye bakıyormuş gibi ona dalıp gitmişti.
Oysa bu, önceki hayatında sayısız kez gördüğü bir bedendi.
Öyleyse neden şimdi ona bu kadar yabancı geliyordu?
‘Yoksa... bakışları mı?’
Geçmiş yaşamındaki, âşıkmış gibi davranan Herdin’in aksine, bu adamın mavi gözlerinde yalnızca çıplak bir arzu vardı.
O an Blair, bir insanın bakışları altında ezilip kalmanın ne demek olduğunu anladı.
Bedeni gerildi. Kalbi göğsünde çılgınca çarpıyordu.
Adam yalnızca ona bakıyordu.
Ama Blair, sanki birazdan yutulacakmış gibi hissediyordu.
Tanıdığı yüzün ardındaki bu yabancı adam bir anda onu korkutmaya başlamıştı.
Fakat çelişkilerin en büyüğü de buydu.
Karnının derinliklerinde sıcak bir kıpırtı yükseliyordu.
Zihni geçmişe dönmüş olsa da bedeni, bir zamanlar onun verdiği hazzı hâlâ hatırlıyordu.
Ölüp yeniden geçmişe dönmüş olmasına rağmen yine ona tepki veriyor oluşu ne kadar da acınasıydı.
Madem bedeni söz dinlemeyecekti, Blair de ona bakmamaya karar verdi.
Yüzünü inatla başka tarafa çevirdi.
Herdin’in kaşları çatıldı.
Az önce karı-koca vazifelerinden, eşler arasındaki sorumluluklardan çekinmeden bahseden kadın, şimdi yatağa yatırılınca ağlayacakmış gibi görünüyordu.
“Bu gidişle aramızın iyi olması bir yana, karısına zorla sahip olmaya çalışan bir alçağa dönüşeceğim.”
Bu sözler üzerine Blair irkildi.
İstemeyerek de olsa gözlerini tekrar ona çevirdi.
Anlaşılan o tuhaf sözleşme maddesini yok saymaya hiç niyeti yoktu.
Herdin de tam bunu bekliyormuş gibi dudaklarını onun dudaklarına bastırdı.
“Mmh...”
Altındaki yatak kaçış yolunu kapatırken öpücük giderek derinleşti.
Blair’in dudaklarının arasından boğuk bir inleme döküldü.
Herdin, nefes nefese kalan dudaklarını bıraktı ve aşağıya, beyaz boynuna doğru indi.
Teninden tatlı bir koku yükseliyordu.
Çiçekleri andıran, meyveleri hatırlatan bir koku...
O kokuya kapılan Herdin, dudaklarını boynundan omzuna kadar gezdirdi ve önüne engel olan geceliği bir hamlede yırttı.
İnce kumaş kolayca parçalandı.
Biraz önce sakladığı narin beden artık tamamen gözlerinin önündeydi.
Siluetinden tahmin ettiğinden çok daha güzeldi.
Tenine değen serin hava yüzünden ürperen Blair aceleyle üstünü örtmeye çalıştı.
Fakat Herdin bunu zahmetsizce engelledi.
Kollarındaki kadını seyretmekten kendini alamıyordu.
Teninin dokusu taze krema kadar yumuşaktı.
Ama ne kadar dokunursa dokunsun, eriyip gitmiyordu.
Blair, kıpırdamayan o güçlü omuzları itmeye çalışırken sesi titredi.
“Bunu... istemiyorum.”
Biliyordu.
Adam bunu yalnızca ona karşı gösterdiği düşüncelilik yüzünden yapıyordu.
Ama tam da bu yüzden, geçmişteki yanılgılarını hatırlatıyordu ona. Ve Blair bundan nefret ediyordu.
Ve bundan nefret ediyordu.
O dokunuşu, o sıcaklığı yeniden sevgi sanmaktan korkuyordu.
Tıpkı eskiden yaptığı gibi.
“Yalnızca... yalnızca bitir gitsin. Lütfen.”
Fakat Herdin geri çekilmek yerine, uzaklaşmaya çalışan Blair’in belini kavrayıp onu kendine çekti.
“Ah!”
Kadının yalan söylediğini anlaması uzun sürmedi.
Titreyen bacaklarını görünce dudaklarının bir köşesi hafifçe yukarı kalktı.
“Öyle mi?”
Sesinde alaycı bir ton vardı.
“Bedeninin bu kısmı pek de öyle düşünmüyor gibi.”
Blair’in direnişini umursamadan onu kendine alıştırmaya odaklandı.
Fakat aldığı karşılık beklediğinden çok daha güçlüydü.
Bu tepki karşısında kendi bedeninde de ağır bir gerilim birikmeye başladı.
Çoktan sınırlarına ulaşmış arzusu ona, kadının söylediğini yapmasını fısıldıyordu.
Ama dişlerini sıkarak kendini tuttu.
Elbette bu kadın ağlarken bile güzel görünürdü.
Hayal ettiğinde, yalnızca kendi hazzını düşünerek davranmanın çok daha baştan çıkarıcı olduğunu kabul etmek zorundaydı.
Ama bunu yaparsa bu kırılgan kadın dayanamazdı.
Bir anlık arzusu yüzünden o olaya dair elindeki tek tanığı kaybetmeyi göze alamazdı.
Buna izin veremezdi.
Sonunda Blair’in hazır olduğuna karar veren Herdin, üzerine eğildi.
Blair, buğulu gözlerini kırpıştırırken üzerine düşen iri gölgeyi fark etti.
Yukarı baktığında karşılaştığı şey yine o mavi gözlerdi.
Ateş gibi yanan gözler.
Bir süre önce onu nefessiz bırakan aynı varlık hissi yeniden üzerine çökmüştü.
Geçmiş yaşamındaki ilk geceleri tatlıydı.
Ama aynı zamanda acı vericiydi de.
İlk deneyimi olmasının payı vardı elbette.
Yine de bunun ötesinde, Herdin’in varlığının fiziksel ağırlığı başlı başına eziciydi.
Bedeni o acıyı hatırladığı için istemsizce gerildi.
Bunu fark eden Herdin, bacaklarını beline doladı ve alçak bir sesle fısıldadı.
“Rahatla. Bir şey olmayacak.”
Geçmiş yaşamındaki saf Blair bu sözlere inanmıştı.
Ama şimdiki Blair gerçeği biliyordu.
Yalan.
Apaçık bir yalan.
Avını gevşetip gardını düşürmek isteyen güzel bir şeytanın tatlı fısıltısından başka bir şey değildi.
Yine de...
Bunu bildiği hâlde onu itip uzaklaştıramıyordu.
Kararsızlık içinde kaldığı sırada Herdin yeniden onu öptü ve daha da yaklaştı.
Bu bilinçli yakınlık tüm bedenine sıcaklık yaydı.
Bunu hisseden Herdin, yavaş ama kararlı bir şekilde aralarındaki son mesafeyi de ortadan kaldırdı.
Ani bir acı Blair’in irkilmesine neden oldu.
İçgüdüsel olarak geri çekilmeye çalıştı.
Fakat Herdin kolunu beline dolayarak onu tekrar kendine çekti.
Daha derine.
Biraz daha...
Herdin dişlerini sıktı ve düzensiz bir nefes verdi.
Sadece onun alışmasını beklemek bile sabrını tüketmişti.
Kendisini deliliğin eşiğine sürükleyen kadın, onun ne kadar büyük bir özdenetim gösterdiğinin farkında bile değildi.
Bir anlığına, az önce verdiği tüm sözleri unutup içindeki arzuyu serbest bırakmak istedi.
Sonunda mantığının dizginleri gevşedi.
Hareket etmeye başladı.
Blair’in görüşü bulanıklaştı.
Dudağını ısırdı.
Zaman geçtikçe bu yakınlık, hem yabancı hem de tanıdık gelmeye başladı. Bedeninin unuttuğu, ama bilinçaltının hâlâ hatırladığı hisleri yeniden uyandırıyordu.
Baş döndürücü duygular yüzünden düzgün nefes bile alamıyordu.
Onu izleyen Herdin’in kaşları çatıldı.
“Nefes al, Blair.”
Sesi boğazının derinliklerinden yükselen pürüzlü bir fısıltı gibiydi.
Ama söylediği sözlere rağmen geri durmadı.
Blair’in bilinci giderek bulanıklaşırken, içgüdüsel olarak ona tutundu.
Kendisine eziyet eden şeytanın Herdin olduğunu biliyordu.
Yine de yapabildiği tek şey ona sarılmak olmuştu.
O an dünyada yalnızca ikisi vardı.
Herdin sonunda kendine geldiğinde, bedenindeki harareti yatıştırmaya çalışarak kollarında yatan kadına baktı.
Onu bütünüyle kabul etmiş olan kadın...
Güzeldi.
Zaten inkâr edilemeyecek kadar güzel bir yüzü vardı.
Herdin bunu hiçbir zaman inkâr etmemişti.
Ama şimdiye kadar bu gerçek onu hiç etkilememişti.
Şimdi ise farklıydı.
Ay ışığından yontulmuş gibi görünen kar beyazı teni...
Nemli menekşe rengi gözleri...
Öpücükleriyle kızarmış dudakları...
Adını fısıldayan sesi...
Hepsi güzeldi.
...Kahretsin.
Öylesine güzeldi ki, bir anlığına kimin kızı olduğunu bile unutmuştu.
Bu düşünceyle kendinden tiksindi.
Ama buna rağmen kadına duyduğu susuzluk dinmiyordu.
Duramıyordu.
Bu yalnızca geçici bir arzuydu.
Gece boyunca onu yanında tutarsa, zihnini dolduran bu saçmalıklar da sabahın ışıklarıyla eriyip gidecekti.
En azından kendine böyle söyledi.
Ve Blair’i tekrar kollarına çekti.
“...Herdin?”
Blair buğulu gözlerle olup biteni fark edip kıpırdandı.
Ama kaçış yoktu.
Herdin, kadının yeniden ona sığınmasından tuhaf bir memnuniyet duydu.
Sert ve iri bedeni bir kafes gibi etrafını sardı.
Açlıktan kudurmuş bir canavarın avını içine hapsetmesi gibi.
Uzun kış gecesi boyunca...
Durmaksızın.
Ve Blair, o sonu gelmeyen sarhoşluk hissinin içinde boğulurken aynı düşünceyi tekrar edip durdu.
Unutma, Blair.
O seni sevmiyor.
───
“Mm...”
Göz kapaklarına vuran güneş ışığını hisseden Blair ağır ağır gözlerini açtı.
Bulanık görüşü netleşirken karşısındaki manzara seçilmeye başladı.
Burası Delmark Düşesi’nin yatak odasıydı.
Geçmişe dönmeden önce yaşadığı oda.
Bir anlığına her şeyin geçmişe dönüşüne dair bir rüya olduğunu sandı.
Fakat eskiden çocuğuna ait oyuncaklar ve küçük eşyalarla dolu olan odanın şimdi boş olduğunu görünce gerçekle yüzleşti.
Üstelik tüm bedenine yayılan o donuk sızı da bunu doğruluyordu.
Geçmişe döndükten sonra yaşadığı o ikinci ilk gece...
Bir rüya değildi.
‘Anılarım yerinde duruyor ama bedenim geçmişe döndü. Böyle hissetmem normal.’
İlk gecelerinde olduğu gibi...
Hayır, bu kez bedeni çok daha ağır ve yorgun hissediyordu.
Bitmek bilmeyen, baş döndürücü yakınlığın ardından güçsüz düşüp kısa süreliğine uyuyakalmış olsa bile Herdin onu bırakmamıştı.
Sanki kendine ait olduğunu düşündüğü bir şeyi geri alırcasına davranmıştı.
Blair’in son hatırladığı şey, şafak sökmeden hemen önceki silik ışıkta odadan çıkan geniş sırtıydı.
Onu geride bırakıp uzaklaşan o sırtı.
Ve işte ancak o an anlamıştı.
‘Demek gerçekten böyle hissediyordun.’
Geçmiş yaşamında sabaha kadar yanında kalan Herdin...
Gerçeği öğrenmek için ne kadar çaresizce uğraşmıştı?
Ve kendisi, ona inanacak kadar ne kadar saf olmuştu?
Ancak mucize gibi gerçekleşen bu dönüşten sonra adamın gerçek duygularıyla yüzleşebilmişti.
Ve onlar düşündüğünden çok daha soğuk, çok daha acıydı.
Ama aslında bu bir bakıma rahatlatıcıydı.
Böylece onu kendi amaçları için kullanırken vicdan azabı çekmesine gerek kalmayacaktı.
Duygularını toparlayan Blair, ağrıyan bedenini güçlükle doğrulttu ve hizmetkârları çağırmak için yatağın yanındaki zile uzandı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.