Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 75

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 1.920


“...Herdin.“
Adını haykırarak yere yığılışını görmek, önce ona derin bir rahatlama vermişti.
Ama o rahatlamanın hemen ardından, bambaşka bir huzursuzluk çökmüştü içine.
Ya o sesi bir daha hiç duyamazsa?
Eğer bütün bunların amacı, onun yüreğini paramparça etmek idiyse...
Başarmışlardı.
Çünkü Blair şimdi gözlerinin önünde nefes alıyor, yaşıyor olmasına rağmen o huzursuzluk bir türlü dinmiyordu.
Arabacı, Blair’in İmparatoriçe’nin sarayına gittiğini söylemişti.
Oradan elinde bir şeyle çıktığını da...
O saatte neden tek başına saraya gitmişti?
Yanında getirdiği şey neydi?
Ona sormak istediği sayısız soru vardı.
Bu yüzden...
Lütfen gözlerini aç.
Tam o an, sanki düşüncelerini duymuş gibi Blair’in kirpikleri hafifçe titredi.
Ardından gözlerini araladı.
Herdin, dalgın bakışlarla Blair’in puslu gözlerine yavaş yavaş yeniden canlılığın gelişini izledi.
Bir an gecikmeyle konuşacakken, önce Blair’in sesi duyuldu.
“...Herdin.“
Zorlukla kıpırdayan dudaklarından, ona has o sakin ses döküldü.
Herdin, devamını bekledi.
“Sen haklıymışsın.“
“Neyde haklıydım? Ne demek istiyorsun...?“
“O gün Majesteleri... intihar etmedi.“
“Öldürüldü.“
Blair’e sabitlenmiş gözleri sarsılır gibi oldu.
Geri dönen anıların ağırlığı altında Blair, boğazına düğümlenen o günün duygularını güçlükle bastırarak konuşmayı sürdürdü.
“...Ve beni öldürmeye çalışmıyordu.“
“Beni korumaya çalışıyordu.“
“...“
“Özür dilerim.“
“Bunu fark etmem çok uzun sürdü...“
On yıl boyunca gerçeğe gözlerini kapatmış olmanın suçluluğu...
Ve üzerine, Esmeralda’yı kurtaramamış olmanın vicdan azabı...
Hepsi göğsüne ağır bir yük gibi çökmüştü.
Yorgun gözlerinde artık dökecek yaş kalmamıştı.
Ama sesi, saklayamadığı bir titremeyle yankılanıyordu.
“Demek o gece saraya gitmenin sebebi, o anıydı?“
Herdin’in sorusu üzerine Blair kısa bir an duraksadı.
Sonra usulca itiraf etti.
“...Aslında dün Madam Loreline ile hipnoz denedim.“
Herdin, Blair’in kendisinden habersiz hipnoza girdiğini duyduğu anda yüzündeki ifade sertleşti.
Fakat Blair bitkin olduğu için bunu fark etmedi ve anlatmaya devam etti.
“Hipnoz sırasında hiçbir şey hatırlayamadım.“
“Ama o gece bir rüya gördüm.“
“Kazanın yaşandığı güne ait değildi.“
“Majestelerinin yatak odasında bir şey sakladığını gördüğüm bir anıydı.“
“Bu yüzden o gece gidip onu almaya mı çalıştın?“
“Evet.“
“Annem öğrenmeden önce almam gerektiğini düşündüm.“
“Sonra da...“
“Yanan köşkün içinde, o güne ait bütün anılar geri geldi.“
“...“
“...Ama sonunda belgeleri kaybettim.“
Blair başını eğmişti.
Yorgun bakışları kendisini suçladığını açıkça belli ediyordu.
Başkası olsaydı, bütün bunları bu hâle getirdiği için onu suçlayabilirdi.
Ama Herdin bunu yapamazdı.
Tek bir hipnoz seansından sonra günlerce yatağa düşebilecek kadar narin olan bu kadını, bütün bunları yapmaya iten kişinin kim olduğunu herkesten iyi biliyordu.
“Hava hâlâ karanlıktı.“
“Belgelerin yalnızca ilk sayfasına göz atabildim.“
“Ama gördüğüm kadarı bile...“
“Blair.“
Herdin, sanki görünmez bir şey tarafından kovalanıyormuş gibi konuşmaya devam eden Blair’in sözünü yumuşakça kesti.
Onu, az önce ölümün kıyısından dönmüş bir kadından, içeriğini bile bilmediği belgeleri anlatmasını istemek için sıkıştırmamıştı.
Şu an için...
Bu kadarı yeterliydi.
Blair’in nefes alıyor olması...
Tam karşısında oturup onunla konuşabiliyor olması...
Bundan başka hiçbir şey istemiyordu.
Yüzündeki suçluluğu...
Kendisine yönelttiği özrü...
Ve bütün bunların ardına gizleyemediği o derin yorgunluğu gören Herdin, elini usulca Blair’in yüzüne koydu.
“Biraz uyu.“
“Belgeleri ben bulurum.“
Yüzünü örten sıcak eli hisseden Blair ağır ağır göz kırptı.
Sonra sonunda ağırlaşan gözkapaklarını kapattı.
Bitkin bedeni neredeyse aynı anda uykuya teslim oldu.
Herdin, düzenli nefes alışlarını dinleyerek bir süre onu seyretti.
Kaza gününe ait anılar geri dönmüştü.
Son on yıldır peşinden koştuğu gerçeğe ulaşmak için büyük bir adım atmışlardı.
Ama...
Neden rahatlamak yerine içi daha da huzursuz oluyordu?
Bir süre daha Blair’in başucunda bekledikten sonra sessizce ayağa kalktı ve odadan çıktı.
Koridorda bekleyen Ruth hemen yanına geldi.
“Onlar?“
“Yeraltındaki hücrelerdeler, Ekselansları.“
İkisi birlikte malikânenin dışındaki yeraltı zindanına yöneldi.
Girişte bekleyen şövalye komutanı onları görünce resmî bir selam verdi.
Herdin yalnızca bakışlarıyla selamı karşılık verdi ve merdivenlerden aşağı indi.
Ruth da ona deri eldivenlerini uzattı.
Eldivenlerini giyen Herdin doğruca hücreye girdi.
İçeride Blair’i kaçıran adam zincire vurulmuştu.
Kolay yakalanmadığı belliydi.
Vücudunun her yanında irili ufaklı kesikler ve morluklar vardı.
Adam, Herdin’i görür görmez korkuyla irkildi.
Zincirler şiddetle şıngırdadı.
Korkması gayet doğaldı.
Çünkü karşısındaki adam yalnızca bakışlarıyla bile bir insanı öldürecek kadar korkutucu görünüyordu.
“Merhaba.“
Keskin dişlerinin arasından dökülen sesi son derece sakindi.
Ama insanın içini ürpertecek kadar...
Herdin elinin tersiyle alnına düşen saçlarını geriye itti.
Cebinden bir puro çıkarıp yaktı.
Dumanı ağır ağır dışarı üfledikten sonra konuştu.
“Şu an keyfim gerçekten berbat.“
“...“
“O yüzden sana ilk sorduğumda cevap vermeni tercih ederim.“
Adam istemsizce yutkundu.
Karşısındaki adamın blöf yapmadığını içgüdüleri söylüyordu.
“Kim?“
Tek kelimelik bir soruydu.
Ama neyi kastettiği son derece açıktı.
Adam cevap vermeye cesaret edemedi.
Herdin, dumanların arasından ona soğuk gözlerle baktı.
Ardından purosunu yere attı ve ayağıyla ezdi.
“Demek tırnaklarından birkaçını sökmek sana ancak gıdıklanmak gibi gelir.“
Arkasında bekleyen şövalye komutanını yanına çağırdı.
Ne olacağını anlayan adamın yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
“B-Bilmiyorum!“
“Gerçekten bilmiyorum!“
“Hâlâ doğru düzgün cevap vermeye niyetin yok demek.“
“Gerçekten bilmiyorum!“
“Bize sadece para veriyorlar.“
“Söyleneni yapıyoruz.“
Herdin adamın gözlerine birkaç saniye baktı.
Yalan söyleyip söylemediğini tarttı.
Sonra şövalye komutanına geri çekilmesini işaret etti.
Ardından adama biraz daha yaklaşıp sordu.
“Sana ne yapman söylendi?“
Artık emrin Blair’i öldürmek olmadığını biliyordu.
Öyle olsaydı o aptallar, Blair kaçtı diye bütün ormanda telaşla onu aramazdı.
Adam yine cevap vermekte gecikince gözleri endişeyle etrafa kaydı.
Herdin’in bakışları yeniden şövalye komutanına yönelince adam hemen konuştu.
“Ha... hafızası.“
“Düşes’in hafızasını silmemiz emredildi.“
“Hangi hafızasını?“
“Küçükken yaşadığı anıları...“
“Peki bunu nasıl yapacaktınız?“
“Kara büyüyle...“
Söz ağzından çıkar çıkmaz geç kaldığını fark edip sustu.
Ama “kara büyü“ demişti bir kere.
Herdin, adamın söylemediği şeyleri de okurcasına gözlerini kıstı.
“Sen kara büyücüye benzemiyorsun.“
“Demek başka biri daha var.“
“Y-yanımızda sayılmaz.“
“Daha çok...“
“Ortak gibi...“
“Başka bir grup.“
“Ortak.“
Herdin kısa ve alaycı bir kahkaha attı.
Böylesine pis işlerle uğraşan insanların birbirine “ortak“ demesi gerçekten gülünçtü.
Adam bunu tehdit sanmış olacak ki bildiği her şeyi anlatmaya başladı.
“Ama biz de onların kim olduğunu bilmiyoruz.“
“Bize sadece Düşes’i takip etmemiz...“
“Kaçırmamız...“
“Sonra da onlara haber vermemiz söylendi.“
“Nereye haber verecektiniz?“
Adam kendisine verilen adresi söyledi.
Adresi duyan şövalye komutanı hemen hücreden ayrıldı.
Muhtemelen hiçbir şey bulamayacaktı.
Adamın anlattıklarına göre bu insanlar, ortaklarının bile birbirinin kimliğini bilmeyeceği kadar temkinliydi.
Büyük ihtimalle köşke yaklaşmış...
Bir terslik olduğunu anlamış...
Ve çoktan iz bırakmadan ortadan kaybolmuşlardı.
Herdin son sorusunu sordu.
“Karımın yanında bazı belgeler varmış.“
“Gördün mü?“
Adam bir süre düşündü.
Sonra başını iki yana salladı.
“Pek hatırlamıyorum...“
“Düşes’i kaçırırken eşyalarını da almıştık.“
“Muhtemelen hâlâ köşktedir.“
Bu cevap üzerine Herdin’in kaşları çatıldı.
Köşk neredeyse tamamen yanmıştı.
Yani belgeler de büyük ihtimalle kül olmuştu.
Sorgu burada sona erdi.
Herdin hücreden çıktı.
İsteseydi bu kaçıranları hemen öldürürdü.
Sonuçta kazara da olsa Blair’in yanarak ölmesine ramak kalmıştı.
Ama şimdilik hâlâ işlerine yarayabilirlerdi.
Dışarı çıkan Ruth’a emirlerini verdi.
“Yarın sabah onları serbest bırak.“
“Peşlerine adam tak.“
“Bu işin arkasındaki kişi...“
“Kara büyücü...“
“İçlerinden biri yeniden onlarla temas kurabilir.“
“Emredersiniz.“
“Bugünkü olay da...“
“Malikânenin içinde de dışında da gizli kalacak.“
“Anlaşıldı.“
Aslında bütün bunların arkasında kimin olduğunu büyük ölçüde tahmin ediyordu.
Hatta buna tahmin demek bile doğru olmazdı.
Olayın yaşandığı ilk andan itibaren aklına gelen tek kişi vardı.
...İmparatoriçe Valide.
Blair’in yangın gecesine ait anıları geri kazanmaya çalıştığını fark etmişti.
Üstelik hipnozu bırakmasını da bizzat söylemişti.
Fakat bunların hepsi yalnızca dolaylı kanıtlardı.
Eğer sıradan bir kaçırılma olayı olsaydı, suçlunun adını herkesin önünde açıklamaktan çekinmezdi.
Delmark Hanesi’ne dokunmanın bedelini herkese gösterecek bir ceza verirdi.
Ama bu olay öyle değildi.
Eğer bu kaçırılma on yıl önce yaşanan olaylarla bağlantılıysa...
Kesin delil olmadan bunu açığa çıkarmak mümkün değildi.
Hırsı uğruna öz kızını feda eden acımasız bir anne...
Ya da...
Kocasının baskısıyla öz annesine ihanet eden bir kız...
Hangisi anlatılırsa anlatılsın...
İnsanlar bunu diledikleri gibi çekiştirecekti.
Ve bundan en büyük zararı...
Büyük ölçekte Delmark Hanesi ile imparatorluk ailesi...
Küçük ölçekte ise Katrina ile Blair görecekti.
Blair zaten öz annesinin kendi hayatını kullandığı gerçeğinin yükünü taşımakta zorlanıyordu.
Herdin’in onu dedikoduların ortasına atmaya hiç niyeti yoktu.
Bugün Delmark şövalyelerinin büyük çapta harekete geçtiğini gören çok kişi olmuştu.
Bu yüzden kaçırılma söylentilerinin yayılmasını engellemek mümkün değildi.
Ama Delmark Hanesi bunu resmen duyurmadığı sürece...
Bütün bunlar yalnızca doğrulanmamış söylentiler olarak kalacaktı.
Bu mesele...
Kesin kanıtlar elde edilene kadar sessizce çözülmeliydi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi