Bölüm 18
Sese doğru ilerlediğinde, Herdin’i bahçenin bir köşesinde çömelmiş hâlde kusarken gördü.
Blair telaşla yanına koştu.
“İyi mis—”
Fakat sırtını sıvazlamak için elini uzattığı anda Herdin onu sertçe itti.
“Defol git!”
Yoğun duyguların körüklediği o itişin şiddetiyle Blair geriye savrulup yere düştü.
Düşerken kuyruk sokumu sızlamıştı ama onu asıl sarsan şey acı değil, yaşananın kendisiydi. Daha önce hiç kimse ona böylesine açık bir düşmanlık göstermemişti.
Şaşkınlığını üzerinden atamamıştı ama yine de Herdin için duyduğu endişe her şeyden önce geliyordu. Birkaç kez afallamış şekilde göz kırptıktan sonra aceleyle ayağa kalktı.
“İyi misin?”
Blair’i yerde görünce Herdin’in gözlerinde bir anlığına bir şeyler titredi. Fakat hemen ardından bakışları yeniden buz kesti ve onu daha da sert bir şekilde uzaklaştırdı.
“Duymadın mı? Defol git dedim.”
Bir süredir ona bir prensese gösterilmesi gereken nezaketi göstermeyi bırakmıştı.
Herdin tehditkâr bir adımla Blair’e yaklaştı ve kelimeleri dişlerinin arasından ezercesine çıkardı.
“Ölmek istemiyorsan buradan git.”
Sesinden taşan öldürme niyeti son derece açıktı.
Blair hayatında ilk kez böyle bir şey hissediyordu. İçgüdüsel olarak geri çekildi ama Herdin’in gözlerine baktığı anda kaçması imkânsız hâle geldi.
Hayır...
Kaçmak istemiyordu.
Söyledikleri korkunçtu ama o donuklaşmış mavi gözler dayanılmayacak kadar yalnız görünüyordu.
Birdenbire Esmeralda’nın bir gün önce söyledikleri aklına geldi.
“Doğrusu, Herdin pek sıcak kanlı bir çocuk değildir. İçinde taşıdığı acılar çok ağır olduğu için insanlarla birlikte olmakta zorlanır.”
Esmeralda’nın dediği gibi Herdin gerçekten de sıcak biri değildi.
Ve Blair’in iddia ettiği gibi iyi bir insan da değildi.
Ama...
Kötü biri de değildi.
O sadece taşıyabileceğinden çok daha fazla keder yüklenmiş bir çocuktu.
“Bir dakika bekle!”
Herdin’e uzun süre baktıktan sonra Blair’in aklına bir şey geldi. Birden arkasını dönüp ziyafet salonuna doğru koşmaya başladı.
İhtiyacı olan şeyi alıp tekrar dışarı çıktı.
Genç hanımefendilerin böyle koşturması uygun değildi ama umrunda değildi. Tıpkı arka bahçeye gelen sokak kedisine yiyecek götürürken olduğu gibi.
“Hah... hah...”
Bahçeye geri döndüğünde Herdin ortalıkta görünmüyordu.
Bir süre etrafta dolaştıktan sonra onu aynı duvarın diğer tarafında buldu. Dizlerini karnına çekmiş, yüzünü onlara gömmüş şekilde oturuyordu.
Gerçekten çok mu kötü hissediyor?
Az önce onu kusarken gördüğünü hatırlayan Blair, belki de ilaç getirmesi gerektiğini düşünerek yanına yaklaştı.
Tam o sırada Herdin, yüzü hâlâ dizlerine gömülü hâlde iç çekti ve ergenlik çağındaki erkek çocuklarına özgü çatallı sesiyle konuştu.
“...Bu sefer ne istiyorsun?”
Sesinden açıkça bıkkın olduğu anlaşılıyordu ama en azından bu kez kibar olmaya çalışıyordu.
Herdin onu yeniden kovamadan Blair getirdiği şeyi hızla onun dizinin üzerindeki eline tutuşturdu.
“Bunu sana ödünç veriyorum.”
Ancak o zaman Herdin elindeki şeye baktı.
Bir çift kürklü kulaklık.
“Tavşan kürkünden yapılmış. Takarsan pek fazla şey duyamazsın.”
Böylece o fısıldaşmaların en azından bir kısmı kulağına ulaşmayacaktı. Üstelik hava da oldukça soğuktu; kimse birinin kulaklık takmasını garipsemezdi.
“Ve çok sıcak tutuyorlar. Ayrıca yumuşacıklar.”
Tavşan kürkünden yapılmış kulaklıklar kabarık ve pofuduktu.
İnsan dokunmayı bırakmak istemiyordu.
Blair ne zaman parmaklarını o yumuşak kürkün üzerinde gezdirse kendini daha iyi hissederdi.
O hâlde dükün de moralini düzeltmeliydi, değil mi?
Herdin kulaklıklarla Blair’in ışıl ışıl parlayan gözleri arasında gidip geliyor, yüzünde açık bir şaşkınlık ifadesi taşıyordu. Tam ağzını açacakken—
“Prenses! Burada mısınız?”
Bu, Blair’in hizmetçilerinden birinin sesiydi.
Yaklaşan ayak seslerini duyan Blair hemen ayağa sıçradı.
Birisi Herdin’in burada saklandığını görürse, bu geceyi atlatabilmek için gösterdiği tüm çaba boşa gidecekti.
“Bu gece hakkında kimseye tek kelime etmeyeceğim.”
Blair onu olduğu yerde bırakıp hizmetçiyi karşılamak üzere köşeyi döndü.
Kulaklıklar artık elinde olmadığı için eli tuhaf biçimde boş hissediyordu.
Ama kalbi hafiflemişti.
───
O gece uyumadan önce her zamanki dileklerini tuttu.
Lütfen annem beni sevsin.
Lütfen annemle Majesteleri iyi anlaşsın.
Her gece tekrarladığı bu dileklere bu kez bir yenisini daha ekledi.
Başka biri için.
Majestelerinin ilgisini çalmasından pek hoşlanmasa da...
Lütfen Delmark Dükü mutlu olsun.
───
“Yani sizi ve dükü ilk kez bir araya getiren kişi önceki İmparatoriçe miydi?”
Agnes, kendisiyle hiçbir ilgisi olmayan bu hikâyeyi büyük bir ilgiyle dinliyordu.
Blair ona Yeni Yıl Festivali’nden önceki gece Herdin’le iskambil oynadığını ve onun ziyafete katıldığını anlatmıştı.
Fakat hikâyeyi orada kesmişti.
O gece Herdin’in ziyafetten kaçıp gitmesinden söz etmemişti.
Üzerinden uzun yıllar geçmişti ve artık birileri onun o gece kaçtığını öğrense bile Herdin’le alay etmeye cesaret edebilecek kimse yoktu.
Şimdi o, imparatorluğun en büyük şövalyesi ve bir savaş kahramanıydı.
Ama o geceye dair sır artık önemini yitirmiş olsa bile, yaralarını başkalarının dedikodu malzemesi yapmaya gönlü razı gelmiyordu.
“Çocuklukta başlayan bir bağın sonunda evlilikle sonuçlanması... Ne kadar romantik bir hikâye.”
“Öyle mi?”
“Elbette. Her genç kızın bir dönem hayalini kurduğu türden bir hikâye. Üstelik karşı tarafın dük olması da cabası... Ama asıl romantik olan şey sizin sevginiz.”
Blair ne demek istediğini anlamamış gibi baktı.
“Bu hatıraya tutunan sizsiniz. O Yeni Yıl Festivali’nde yaşanmış başka pek çok anı olmalı ama siz en çok dükle ilgili olanı hatırlıyorsunuz, değil mi?”
Agnes’in sözleri Blair’i şaşkınlığa uğrattı.
Bu olaya hiç o açıdan bakmamıştı.
Agnes gülümseyerek devam etti.
“Dükü gerçekten çok sevmiş olmalısınız.”
Blair uzun süre düşündü ve ardından buruk bir tebessüm etti.
Evet.
Onu sevmişti.
Belki de Agnes’in dediği gibi, Herdin’e karşı hissettiği çekim gerçekten o Yeni Yıl Festivali’nde başlamıştı.
Ama artık değil.
Yine de bir yabancıya kocasını sevmediğini söyleyemezdi.
Fakat kesin olarak söyleyebileceği bir şey vardı.
“...O günleri seviyordum.”
Seni böylesine saf bir şekilde sevdiğim günleri.
O duygunun günah olmadığı zamanları.
Agnes başını salladı.
“Güzel anıların hatırası bazen bir insanı bütün hayatı boyunca ayakta tutabilir. Umarım bu yılki Yeni Yıl Festivali de size böyle güç verecek anılar bırakır.”
Bu yılki Yeni Yıl Festivali...
Blair’in bir kez daha yaşayacağı bir olaydı bu.
Düşündüm de... Bu yılki festivalde ne olmuştu?
Anılarını yoklamaya başladı ve bir anda duraksadı.
Tam da bu zamanlarda, gerilemeden önce yaşanmış bir olay zihninde beliriverdi.
O yılki Yeni Yıl Festivali’nde bir hadise çıkmıştı.
Hanedan reislerinin ve eşlerinin tanrılara sunulacak kurbanı avlamak için gittikleri imparatorluk av sahasında canavarlar ortaya çıkmıştı.
Blair bunu hemen hatırlayamamıştı çünkü o gün hastaydı.
Soğuk algınlığı yüzünden av sahasına gidememişti.
Ertesi sabah ateşi düştükten sonra haberi Lina’dan duymuştu.
O sırada orada bulunan Herdin canavarların hepsini bizzat öldürmüştü.
Onun sayesinde yaralananlar olmuş ama kimse ölmemişti.
Baştan aşağı canavar kanına bulanmış şekilde geri dönmüştü ama kendisi en ufak yara almamıştı.
Ne yapmalıyım...?
Her şey eskisi gibi gerçekleşirse büyük bir sorun çıkmayacaktı.
Ama ya onun burada olması olayları değiştirirse?
Ya da müdahale etmeye çalışıp işleri daha da kötüleştirirse?
Sayısız ihtimal Blair’in zihninde dönüp durdu.
Hangisinin doğru seçim olduğunu bilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Onu en çok tereddütte bırakan şey ise elindeki bilgiyi nasıl açıklayacağını bilememesiydi.
Gerileme yaşadığını söylemek dışında.
Gelecekten geri döndüğünü anlatan böylesine akıl almaz bir hikâyeye Herdin gerçekten inanır mıydı?
Ama Lina konusunda bana inanmıştı.
Ne kanıt istemişti ne de sorguya çekmişti.
Onun tarafını tutmuş ve hizmetçileri cezalandırmıştı.
Belki...
Sadece belki...
Bu kez de inanabilirdi.
Her ne kadar bu mesele Lina’nınkinden çok daha büyük olsa da.
Yine de ona söylemek zorundaydı.
En azından neyle karşılaşacağını önceden bilmek, tamamen hazırlıksız yakalanmaktan iyiydi.
Herdin şimdiye kadar eve dönmüş olmalı.
Bir süre daha düşündükten sonra Blair, Herdin’in odasına doğru yürüdü.
Fakat ne kadar kapıyı çalsa da içeriden cevap gelmedi.
Acaba erkenden mi uyudu?
Normalde bu kadar erken yatmazdı ama yarınki programı düşünülürse imkânsız da değildi.
Tam geri dönüp kendi odasına gitmeyi düşünüyordu ki—
“Bu saatte burada ne işin var?”
Blair sesin geldiği yöne döndü.
Kollarını göğsünde kavuşturmuş, duvara yaslanmış şekilde onu izleyen Herdin’le göz göze geldi.
Az önce banyodan çıkmış gibiydi.
Üzerinde bol bir gece giysisi vardı.
Koridorun yarı karanlığında göz göze geldikleri anda Blair kendini, avını sessizce izleyen bir yırtıcıyla karşılaşmış gibi hissetti.
“...Size mutlaka söylemem gereken bir şey var.”
Sesi ciddi çıkmıştı ama beyaz yanakları koridorun soğuğundan pembeleşmişti.
Herdin onu birkaç saniye süzdükten sonra odaya girdi.
Blair de peşinden içeri geçti.
Yatak odasının sıcaklığı bedenine işlemiş soğuğu yavaşça eritiyordu.
Herdin uzun adımlarla masaya yürüdü, bir yudum viski içerek boğazını ıslattı ve ardından ona döndü.
“Öyleyse söyle bakalım. Bana ne anlatmak istiyordun?”
“Yarın av sahasında canavarlar ortaya çıkacak. Av başlamadan önce bölgenin araştırılması ve önlem alınması gerektiğini düşünüyorum.”
Bu tuhaf iddia karşısında Herdin’in kaşları çatıldı.
“Bunu nereden duydun?”
Tam da beklediği tepkiydi.
Blair kısa bir tereddütten sonra dikkatlice konuşmaya başladı.
“Ben... geleceği görebiliyorum.”
Herdin, böylesine saçma bir hikâyeyi ciddi ciddi anlatan Blair’e birkaç saniye baktı.
Sonra inanmaz bir kahkaha attı.
Birkaç gece önce Ruth’un söyledikleri aklına geldi.
Blair’in gece vakti loncaya yaptığı ziyaret...
Neden gecenin bir yarısı gelip ona böyle saçmalıklar anlatıyordu?
O berrak ve masum yüzünün ardında aslında ne saklıyordu?
Dudaklarının köşesindeki alaycı tebessüm kayboldu.
Yerini yalnızca buz gibi bir bakış aldı.
“Buna inanmamı mı bekliyorsun?”
“Bunun kulağa tamamen saçma geldiğini biliyorum ama yine de ihtimale karşı biraz önlem almanın kimseye zararı olmaz...”
Blair sözünü yarıda kesti.
Çünkü Herdin’in çoktan önüne kadar geldiğini fark etmişti.
Üzerindeki hava baştan sona soğuktu ve içgüdüleri onu bir adım geri çekilmeye zorladı.
Fakat Herdin, geri kaçmasını engellemek istercesine kolunu beline doladı.
“Herd—”
Blair onu itmeye fırsat bulamadan Herdin dudaklarını ona doğru eğdi.
Dudakları o kadar yakına geldi ki Blair en ufak bir hareketle ona değebilirdi.
Herdin o mesafede durdu ve fısıldadı.
“O hâlde söyle bakalım.”
Buz mavisi gözleri bir hançer gibi gözlerine saplandı.
“Şimdi ne yapacağımı da tahmin et.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.