Bölüm 21
Blair, rahibin ardından odaya giren Miela’ya boş gözlerle baktı.
Yoksa… o zamanlar birbirlerini çoktan tanıyorlar mıydı?
Önceki yaşamında ona Herdin’in yaralanmadığı söylenmişti. Fakat belki de yara dışarıdan belli olmayacak kadar hafifti; sessizce tedavi edilmiş ve üstü örtülmüştü.
Bu düşünce, bedenindeki kanın buz kesmesine neden oldu.
“Leydi Miela, mümkünse lütfen Ekselanslarıyla hemen ilgilenin. Ayin birazdan başlayacak.”
Onu içeri getiren rahip rica etti.
Herdin’in bakışları farkında olmadan Miela’ya kaydı. Ona yönelttiği bakış tamamen kayıtsızdı; Miela’nın ona bakışındaki büyülenmiş hayranlığın tam tersiydi.
Miela’nın gözleri, âşık bir kadının gözleriydi.
Genç kadın bir süre yerinden kıpırdamadan Herdin’e bakıp kalınca, rahip şaşkınlıkla seslendi.
“Miela?”
“... Ah! Ş-şey, özür dilerim!”
Miela irkilerek kendine geldi ve aceleyle Herdin’in yanına yürüdü. Ancak sonra duraksadı. Çıplak gövdesine dokunmaya cesaret edemiyor, yüzüne doğru düzgün bakamıyordu.
Nihayet, bütün cesaretini toplamış gibi dudaklarını araladı.
“O hâlde... müsaadenizle, Ekselansları.”
Yüzü imkânsız derecede kızarmıştı. Elini Herdin’in sert karın kaslarının üzerine koydu. Ne karnına bakabiliyor ne de yüzüne; şaşkın ve mahcup bir hâlde ne yapacağını bilemeden duruyordu.
Blair onu izlerken, önceki hayatından bir sahne aniden zihninde canlandı.
Herdin’in Miela’yı kollarında tuttuğu an.
Ve Blair’e bakmaya devam ederken yüzünden eksik olmayan o soğuk ifade.
Bedeni kontrol edemediği bir titremeyle sarsıldı. Kalbi, midesini bulandıracak kadar şiddetle çarpıyordu.
... Hayır.
Blair, yükselen duyguları bastırabilecekmiş gibi yumruğunu göğsüne bastırdı. Sonra da kendi hâline acı bir gülümsemeyle baktı.
Gerçekten gülünçtü.
Adamın ona yaşattığı her şeye rağmen, hâlâ aynı şey yüzünden yeniden yaralanıyordu.
Çünkü Herdin ile Miela arasındaki yakınlıktan etkilenmesi, hâlâ onu sevdiği anlamına geliyordu.
Blair dudağını ısırdı ve bakışlarını ikisinden uzaklaştırdı.
Ondan nefret ediyordu.
Ama daha da çok, onu hâlâ kalbinden söküp atamayan kendisinden nefret ediyordu.
Miela’nın parmak uçlarından yayılan sıcak ışık Herdin’in bedenine nüfuz ederek karnına doğru aktı.
Miela aynı işlemi iki kez daha tekrarladıktan sonra yüzüne bakarak sordu:
“Sanırım bu yeterli olacaktır. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
“Fena değil.”
“Yardımcı olabildiğime çok sevindim.”
Biraz önceki utangaçlığı tamamen unutmuş gibi, Miela Herdin’e ışıl ışıl gülümsedi.
Onları izleyen rahip araya girdi.
“Ayin birazdan başlayacak. Hazırlanmanız iyi olur.”
“Elbette.”
Rahip eğilerek selam verdi ve ilk çıkan o oldu. Miela ise gitmek istemiyormuş gibi bir süre oyalanıp ardından başını Herdin’e eğdi.
“Tanrıça’nın sizi daima koruması için dua edeceğim, Ekselansları.”
Bunu söyledikten sonra o da odadan ayrıldı.
Herdin çıkardığı gömleği yeniden giyerken Blair’in alışılmadık şekilde sessizleştiğini fark edip ona döndü.
Zaten solgun olan yüzü her zamankinden daha beyaz görünüyordu. Sanki bir an sonra yere yığılacaktı.
Herdin ona doğru yürüdü.
“Av sırasında yaralandın mı?”
Gerçekten de bayılacakmış gibi görünüyordu. İçgüdüsel olarak ona uzandı fakat Blair onu itti.
“... İyiyim.”
Herdin bir şey söyleyemeden Blair konuyu değiştirdi.
“Aslında... az önce bana gelecekte ne gördüğümü sormuştun.”
Artık gelecekten ve gördüğü görüntülerden söz etmeyi bırakmalıydı.
Ona her şeyi anlatmaya hiç niyeti yoktu.
Ama biraz önce hâlâ onun yüzünden sarsıldığını fark ettiği anda, bir çizgi çekmesi gerektiğini anlamıştı.
Bu yüzden—
“Az önceki rahibe... gelecekte âşık olacağın kadın o.”
Sözleri Herdin’e yönelikti.
Ama aynı zamanda kendisine de söylemesi gereken bir gerçekti bu.
Onu kalbinden sonsuza dek söküp atabilmek için.
“... Ne?”
“Eminim sana son derece uygun bir eş olacaktır. Ama şimdilik onu metresin yapamazsın. Daha önce de söylediğim gibi, boşandığımızda üzerinde en ufak bir leke bulunmamalı.”
Herdin’den şaşkın ve inanmaz bir kahkaha döküldü.
“Ama söylentileri bastırabilirsek—”
Blair sözünü tamamlayamadan Herdin’in dudakları onun dudaklarını kapattı.
Blair şaşkınlıktan onu itemeden Herdin geri çekildi. Ancak kolu hâlâ belini sıkıca sarmıştı.
Nefesini hissedebileceği kadar yakın bir mesafeden ona baktı.
Buz mavisi gözleri soğuktu.
“Diyelim ki bütün bunlar doğru.”
Sesi sertti.
“Ben neden bir metres edineyim ki?”
“...”
“Karşımda sen varken.”
Belindeki büyük el sırtına doğru yükseldi.
Dokunuşu nazikti.
Ama aynı anda o buz gibi mavi gözlerle karşılaşmak, Blair’in tüylerini diken diken etti.
“Sözleşme sona erene kadar sen benim karımsın.”
Alçak ve soğuk sesi kulağına döküldü.
“Bu tür şeyleri de... daha ötesini de yalnızca seninle yaparım.”
Sözleri kulağına değer değmez dudakları yeniden ona yaklaştı.
Tam o sırada—
“Ekselansları. Ayin başlamak üzere.”
Kapı çalındı ve dışarıdan Ruth’un sesi duyuldu.
Herdin sessizce iç çekti.
Blair’i bıraktı, dış ceketini aldı ve ondan önce odadan çıktı.
Blair ise bir süre olduğu yerde kaldı.
Arkasından karışık duygularla baktı.
Sonra nihayet Herdin’in neden öyle davrandığını anladığını düşündü.
İlk kez gördüğü bir yabancıya gelecekte âşık olacağının söylenmesi, elbette herkesi sarsardı.
İnanmaması doğaldı.
Bunu inkâr etmek istemesi de.
Ama sonunda, tıpkı gerilemeden önce olduğu gibi, bu Herdin de Miela’ya âşık olacaktı.
Artık var olmayan bir geleceğin anılarını ve yaralarını hatırlayan tek kişi Blair’di.
Dolayısıyla onu değiştirebilecek tek kişi de oydu.
Ama Blair’in Herdin’in geleceğini değiştirmeye hiç niyeti yoktu.
Geleceği değişse ve sonunda başka birini sevse bile... o kişi ben olmayacağım.
Bu kez onun hayatından kaybolacaktı.
İkisi için de en doğrusu buydu.
Kendini toparlayıp ardından çıkmak üzereyken ayağına bir şey takıldı.
Durup aşağı baktı.
Herdin’in kravatiydi.
───
Ek binadan çıkan Herdin doğruca ana tapınak binasına yöneldi.
Ruth, ona verdiği bir işi yerine getirmek için önden gitmişti. Blair ise birkaç adım geriden onu takip ediyordu.
Arkasındaki varlığını hisseden Herdin, biraz önce söylediklerini yeniden düşündü.
Az önceki rahibe... gelecekte âşık olacağın kadın o.
Blair’in gördüğünü iddia ettiği gelecek zaten yeterince saçmaydı.
Ama onu asıl öfkelendiren, bunu söylerken yüzündeki ifadeydi.
Sakin.
Dingin.
Sanki onun başka bir kadına âşık olması umurunda değilmiş gibi.
Sanki bu hikâye kendisiyle ilgili değilmiş gibi.
Sesi de aynıydı.
Üstelik şu an metres edinmesine karşı çıkmasının tek nedeni de boşanmanın temiz gerçekleşmesini istemesiydi.
Ki başından beri anlaştıkları şey buydu.
O hâlde neden bu kadar canını sıkıyordu?
“Herdin.”
Blair’in sesi arkasından geldi.
Uzun adımlarına yetişmeye çalıştığı için nefesi düzensizdi.
Herdin yorgun bir iç çekişi içine gömdü ve parmaklarını saçlarının arasından geçirdi.
Adımlarını yavaşlatmaya başladı.
Blair nihayet yanına ulaştığında elindeki kravatı uzattı.
Hâlâ nefes nefeseydi.
“Bunu düşürmüşsün.”
Herdin, küçük elindeki kravata bir süre baktı.
Sonra hafifçe ona doğru eğildi.
“Benim için bağla.”
Beklenmedik istek karşısında Blair gözlerini kırpıştırdı.
Ardından bakışları Herdin’in sağ elindeki dış cekete kaydı ve ne demek istediğini anladı.
Bir kocanın kravatını bağlamak, evlilik öncesi gelinlik derslerinde öğrenilen şeylerden biriydi.
Kocasının dışarıdaki günlük işleri için hazırlanmasına yardım etmek, bir eşin görevleri arasında sayılırdı.
Blair bunu bu hayatta ders almadan önce de biliyordu.
Çünkü önceki yaşamında onun kravatını sayısız kez bağlamıştı.
Herdin bunu sık sık isterdi.
Yoğun sabahlarda onu yanına çekip kollarında tutmak için bahane olarak kullanırdı.
... Gerçi bunların hepsi de yalandı.
Artık onun isteklerinin hiçbir anlam taşımadığını biliyordu.
Ama biraz önce yaşananlardan sonra ona bu kadar yaklaşmak kolay değildi.
Öte yandan, “Kendin bağla,” demek de rahatsız hissettiriyordu.
Kısa bir tereddüdün ardından Blair ona yaklaştı.
Neredeyse kollarını boynuna dolayacak kadar.
Aralarındaki mesafe kapanırken, topladığı saçlarının altından görünen solgun boynu da gözlerinin önüne geldi.
Aynı anda kendine özgü tatlı kokusu ona ulaştı.
Birdenbire düğün gecelerine ait anılar zihnini işgal etti.
Dudaklarının o yumuşak boyna değdiği an.
Kollarında titreyen bedeni.
Ve...
Kendisine bakan o güzel yüz.
... Aklımı kaçırmış olmalıyım.
Neden ondan kravatını bağlamasını istemişti?
Şimdiden pişman olmuştu.
Bastırmaya çalıştığı arzu boğazını yakarak aşağı süzüldü.
Yine de gözleri ondan ayrılmıyordu.
Blair ise onun zihninden geçenlerden tamamen habersizdi.
Tüm dikkati kravattaydı.
Kaşları hafifçe çatılmış, dudakları odaklanmış bir ifadeyle sıkılmıştı.
Parmak uçları kazara boynuna her değdiğinde yüzündeki sertlik biraz yumuşuyordu.
“Tamam oldu.”
Kravatı son kez düzeltti ve geri çekildi.
Tam o anda Herdin onun elini yakaladı.
Şaşkınlıkla gözlerini kaldıran Blair, onun bakışlarıyla karşılaştı.
Ancak o an Herdin, eline düşünmeden uzandığını fark etti.
Kaşları hafifçe çatıldı.
Ama yalnızca bir anlığına.
Bir sonraki kalp atışında, o mavi gözlerin içi tamamen Blair’le dolmuştu.
Sanki onu her an bütünüyle yutabilecekmiş gibi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.