Bölüm 181
Çeviri: Animeci_Reyiz
7. Bölüm: Tabu
Ertesi gün, o ucube stratejistin evindeki kütüphane özenle temizlenmişti. Halı yerine serilmiş, kitaplıklar ait oldukları yere dönmüştü. Farklı olan tek şey, rengi solmuş halının yenisiyle değiştirilmiş olmasıydı.
“Efendi Lahan hizmetkârlardan birine etrafı toparlamasını söylemiş,“ diye bildirdi En’en.
“Öyle mi?“ dedi Maomao rahatlayarak. Önceki gün yaşananlardan hemen sonra ayrılmış, odayı eski hâline getirme işini Yao ve En’en’e bıraktığı için kendini kötü hissetmişti.
“Gerçekten de öyle yaptım ve en azından minnettar olabilirdin, Küçük Kız Kardeşim,“ dedi, minnettar olmak isteyeceği en son kişi. Şu an bir sandalyede oturuyordu.
“Senin burada ne işin var acaba?“ diye sordu Maomao.
“O nasıl laf öyle! Saygıdeğer babam yokken bu evin sorumlusu benim.“
“Başka bir deyişle, bolca boş vaktin var. Babam geliyor mu, gelmiyor mu?“
“Maomao, ses tonuna dikkat et,“ dedi En’en. Yao çoktan oturmuş, hevesle bekliyordu.
Bastonunun yerdeki tıkırtısıyla gelişini haber veren Luomen içeri girdi. Kütüphaneye adım atarken kendisine yardım eden hizmetkâra teşekkür etti.
En’en kapıyı kapattı. Pencereler de kapalıydı; aydınlatma için mumlar yakılmıştı ve odayı sadece ışıkla değil, aynı zamanda tatlı bir bal kokusuyla doldurmuştu.
Kütüphanede ateş kullanmaya pek sıcak bakmıyorum... Maomao bu konuşma biter bitmez mumları söndürüp odanın havasını değiştireceğinden emin olacaktı.
Luomen için bir sandalye çekti. “Teşekkür ederim,“ dedi babası ama sıkıntılı görünüyordu. Muhtemelen masanın üzerinde duran kitapla bir ilgisi vardı.
“Burada olmamın senin için bir sakıncası yok, değil mi Büyük amca?“ diye sordu Lahan.
“Burnunu soktuğun yerleri tekrar gözden geçirmek isteyebilirsin, Lahan,“ dedi Luomen.
“Ne demek istediğini anlıyorum ama evimde neler olup bittiğini bilmek isterim. Bilmiyordum diyerek sorumluluktan kaçmak benim tarzım değildir.“
Bazı açılardan Lahan’ın kişiliği Maomao’nunkinin tam zıttıydı. Belki de bu yaklaşımından doğacak her türlü sorunun üstesinden gelebileceğine güveniyordu.
“Haklı mıyız? Kada’nın Kitabı bu mu?“ diye sordu Yao, ayağa kalkıp koyun derisi cildi havaya kaldırarak.
“Evet... Batıda eğitim görürken derlemiştim.“
Yao’nun yüzü gerildi. En’en ifadesizliğini korurken, Lahan düpedüz meraklanmış görünüyordu.
“Peki bu çizimleri de siz mi yaptınız, Efendi Luomen?“ diye sordu Yao. Sayfaları çevirerek yarılmış insan bedenlerinin tasvirlerini gösterdi.
“Ben yaptım. O çizimleri ben çizdim ve diseksiyonları da ben yaptım.“
Diseksiyon(Diseksiyon, en basit tanımıyla dokuların veya damar duvarı katmanlarının birbirinden ayrılması veya yırtılarak açılması anlamına gelir.) kelimesini duyan Yao’nun yüzü daha da katılaştı. İnsan diseksiyonu pek çok kişinin hoş karşılayacağı bir şey değildi. Ölü bir bedene saygısızlık etmek ahlaksızlık olarak görülür ve yasaklanırdı.
“Onlar... suçlu muydu?“ diye sordu Yao.
Luomen hüzünle başını iki yana salladı. Ayağa kalktı ve kitabın son sayfasına, bir kadın resminin olduğu yere çevirdi. Yabancı birine benziyordu; saçları dalgalanıyor, açık ten rengi zarif fırça darbeleriyle resmedilmişti. İç organları gerçekçi bir şekilde çizilmişti ama yüzünde bir bodhisattvanın o stilize, dingin ifadesi vardı. Şurada burada mürekkep lekeleri vardı; bu sayfa diğerlerine göre belirgin şekilde daha kirliydi.
“Batı diyarı bizim bilmediğimiz pek çok şeyi biliyor ve onlardan öğrenebileceğimiz çok şey var. Ama bu, yaptıkları her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Hiçbir suçu olmayan insanlara ceza kestiklerini sık sık gördüm.“ Luomen’in gözlerinde keder vardı; sanki geçmişe bakıyor gibiydi. “Bu kadının cadı olduğu söyleniyordu. Suçlamanın doğru olup olmadığını test etmek için onu bir kayaya bağlayıp suya attılar ve kadın battı.“
Maomao ürperdi.
Luomen, Li sınırlarının ötesinde eğitim görürken geçirdiği zaman hakkında pek konuşmazdı. Konuştuğunda da çoğunlukla karşılaştığı yaralanmalar ve hastalıklarla ilgili hikâyeler paylaşırdı.
“Eğer su yüzüne çıkmasaydı, cadı olmadığını kanıtlamış olacaktı. Çıksaydı, cadı olduğu anlaşılacak ve onu canlı canlı yakacaklardı. Kadının cadı olmadığına karar verdiler ama bu onun ciğerlerine nefesini geri vermedi.“
Yao’nun rengi atmıştı ve elleri titriyordu. Sanki dinlemek zorunda olduğunu hissediyor ama duymak istemiyordu; kulaklarını tıkayıp tıkamamak arasında gidip geliyor gibiydi.
En’en hepimizin aklındaki o soruyu sordu. “Bu cadılar... Onlar suçlu mu?“
“Hayır. Farklı bir inancın mensupları olabilirlerdi. Sözde sapkınlar. Tıp öğrencileri. Bazen gezgin halktan insanlar da cadı muamelesi görürdü. Bu anlamda, belki ben de onlardan biriydim.“ Luomen kitabı kapattı, parmakları kapağın üzerindeki ’’büyücülük’’ kelimesinde gezindi. “Neden onu cadı olmakla suçlayacaklarını anlıyordu. Bana batı tıbbının yollarını öğreten kişi oydu. Öldüğünde diseksiyon için onu kullanmamı bizzat kendisi istedi. Tıbbın ilerlemesi için kendi bedenini feda edecekti...“ Luomen’in sesinde belli belirsiz bir titreme vardı. “Onun sayesinde İmparatoriçe Dul Valide’yi ve çocuğunu kurtarabildim.“
İmparatoriçe Dul Valide çok genç yaşta hamile kalmış ve çocuğunu doğuramamıştı—karnını yarıp açmak zorunda kalmışlardı.
Yao hâlâ titreyen eliyle masaya vurdu. “Yani kendi öğretmeninize sırtınızı mı döndünüz, Efendi Luomen?! Bu korkunç bir şey!“
Havada bir elektriklenme vardı. Luomen bunu inkâr etmedi. En’en de sessiz kaldı.
“Hayır—“ diye söze başladı Maomao ama Lahan’dan başkası tarafından sözü kesilmedi.
“Bence büyük amcam doğru olanı yaptı,“ dedi. “İşin içindeki faktörleri bir düşünün. Eğer kadın kaçsaydı, bu onun cadı olduğu anlamına gelirdi. Kurtarılsaydı, cadı olduğunu gösterirdi. Ve onu kurtaran kişi—onların topraklarına ’öğrenmek’ için gelmiş gezgin bir âlimden ibaret. Şüphesiz tam bir cadı malzemesi. Bu, Büyük amcamın hadım edilmesinden önce bile olsa, tek başına ne yapabilirdi ki? Resimli bir kitaptan fırlamış bir şeyler hayal ediyorsunuz sanırım. Dünyaya karşı tek bir adam, esir prensesi kurtarmak ve kötülük yapanları yenmek için at sürüyor ve hepsi sonsuza dek mutlu yaşıyorlar. Aklınızdaki bu mu? Olacak olan bu değildi. Farklı olacak tek şey, bir yerine iki ceset olmasıydı.“
“Ama... Ama...“ Yao mantıken anlıyordu ama duygusal olarak bunu sindirmesi zordu.
Maomao o son sayfayı tekrar açmaya çalışarak kitaba uzandı ama Luomen elini kapağın üzerinde tutarak kitabın açılmasına izin vermedi. “Doğru,“ dedi, “Güçsüzdüm. Öğretmenim insanları kurtarmak için her şeyi yapardı. Doktorların toplantılarına katılmak, suçluların diseksiyonunda yer almak için erkek kılığına girerdi. Bazı insanlara yardım edebildi ama kurtaramadığı başka hayatlar da oldu. Her zaman daha fazla ne yapabileceğini sorar ve hiçbir cevabı esirgemezdi. Cadı olarak tutuklanmasından bir gün önce, hekim olarak çağrılmıştı. Yaralı bir çocuğa yardım etmek için komşu kasabaya gitti ve oradaki biri yöntemlerinin doğal olmadığını iddia etti. Onu suçlayan kişi, kendisi de cadı olduğundan şüphelenilen bir kadındı. Masumiyetini kanıtlamak için öğretmenimi kurban olarak sundu.“
Hikâye konudan sapmış gibi görünebilirdi ama Maomao, Luomen’in ne söylemeye çalıştığını anlamıştı. Aslında iki şey. Birincisi, diseksiyon lanetlenmiş olabilirdi ama hayat kurtarmanın bir yoluydu. İkincisi, sapkınlık zulüm görecekti.
Babamın bahsettiği Kada’nın Kitabı sapkınca ama kötü değil. Yine de insanlar bu ikisini bir tutmakta ısrar ediyorlar.
Kada’nın Kitabı’nı ellerine almalarını söylerken, içindeki “sapkın“ uygulamaları kabul etmeleri gerektiğini kastetmişti evet, ama aynı zamanda kendilerinin de toplumlarının kabul gören yollarının dışına çıkacaklarını idrak etmeleri gerektiğini de vurguluyordu.
Li’de kadınların pek bir statüsü yoktu. Doktor olamazlardı ve bir şekilde bir diseksiyona dâhil olurlarsa, onlara nasıl muamele edileceği hiç belli olmazdı. Luomen sadece Maomao’nun geleceği için değil, Yao ve En’en’in geleceği için de endişeleniyordu.
En’en’in yüz ifadesini okumak zordu. Yao’nun seçimine uyacağını söylemişti ama Luomen’in hikâyesi onu derinden sarsmış gibi görünüyordu. Yao da bir o kadar sıkıntılıydı. Maomao’ya gelince, o ne yapması gerektiğini zaten biliyordu.
“Pekâlâ! Büyük amca, bir sorum var,“ dedi Lahan, odadaki gerginliği kesecek kadar sert bir şekilde elini havaya kaldırarak. Maomao o gözlükleri ve dağınık saçları oradan kovalayarak çıkarmak isterdi. “Seyahatlerinden dönmenin sebebi bu otopsi miydi?“
“Evet, öyleydi. Mezarını kazıp onu diseke ettim ve onu istirahatgâhına geri koymaya çalıştığımda yakalandım ve neredeyse öldürülüyordum. Eğer bir öğrenci arkadaşım bana yardım etmemiş olsaydı, muhtemelen şu an bir nehrin dibinde olurdum. Arkadaşım bir at çaldı ve beni Li ile bağları olan bir tüccarın malikânesine sağ salim ulaştırdı. Bu şekilde hayatta kaldım.“
Anlaşılan Luomen bazen oldukça cesur olabiliyordu.
“Bu arkadaşınız. Doktor Liu olabilir mi?“ diye sordu En’en.
“İtiraf etmeliyim ki... Yıllar boyunca Doktor Liu’nun başına epey dert açtım.“
Doktor Liu! Maomao hekimin o yorgun yüzünü gözünün önüne getirebiliyordu. Luomen’le akraba olduğu için ona her zaman sert davrandığını biliyordu ve bu anlayışı şimdi daha da pekişmişti.
“Müsaadenizle bir soru daha sormak istiyorum,“ dedi En’en. “Yanılmıyorsam, Li yasaları yalnızca idam edilmiş suçluların diseksiyonuna izin veriyor. Oysa siz Doktor Liu’nun da diseksiyon tecrübesi varmış gibi konuşuyorsunuz.“ Kelimelerini özenle seçiyor gibiydi. Maomao’ya göre, En’en bu konuda zaten büyük ölçüde emindi—ama yine de sormak istemişti.
“Bundan sonra olacaklar hakkında hiçbir şey söyleyemem. Ama size şunu sorayım: Dikiş nakışta yetenekli olmanız, sizden ilk istendiğinde insan derisini de dikebileceğiniz anlamına mı gelir? Mutfakta bir balığı dilimlediğiniz kadar rahat bir şekilde insan etini kesebilir misiniz?“
Cevap elbette hayırdı. En’en belki de bu soruları aptalca bulmuştu; sessizliğe büründü.
Hiçbirinin konuşmadığı uzun bir an yaşandı. Sessizliği bozan Lahan oldu.
“Belki de bir doktor en azından biraz diseksiyon yapmalıdır, hımm? Büyük amcamın bu tür konulardaki tecrübesinin İmparatoriçe Dul Valide’yi ve çocuğunu kurtarmasını sağladığını kesin olarak biliyoruz. Doğal olarak, İmparatorluk ailesinden birinin—hasta ya da yaralı olarak—kendini zor durumda bulduğu son seferin bu olması pek olası değil.“
Maomao ona çenesini kapatması için bağırmak istiyordu ama kendi sormak istediği bir soru olduğu için sessizliğini korudu. Kraliyet ailesinin yaralı bir üyesi, ha? Bu ona hiç hatırlamak istemediği bir şeyi anımsatmıştı.
Luomen yine sıkıntılı görünüyordu. “Sanırım bu başka bir hikâye gerektiriyor,“ dedi. Maomao hikâyelerin bazen dolambaçlı yollara saptığını çok iyi biliyordu. “Çok, çok uzun zaman önce Kada adında bir hekim yaşarmış. Efsanelerdeki Kada değil, eşsiz yeteneklere sahip gerçek bir doktor. Adı hem tıptaki yeteneğinden hem de İmparatorluk soyuyla olan uzak bir bağlantısından geliyormuş.“
Luomen’e bu metne “Kada’nın Kitabı“ deme ilhamını veren şeylerden biri bu muydu acaba?
“Peki ona ne olmuş?“ diye sordu En’en.
“Tıbbın çıkarları uğruna pek çok diseksiyon yapmış, ya da öyle söyleniyor. Çalışmalarını ilerletmek için, ne kadar marjinal olursa olsun, İmparatorluk ailesinin bir üyesi olarak sahip olduğu otoriteyi kullanmaktan çekinmemiş. Kendini sadece suçlularla sınırlamamış; alışılmadık hastalıklardan ölen insanların cesetlerini de toplamış. Yeteneklerine ve yaptığı şeyin doğru olduğuna dair inancına güveniyormuş.“
Luomen devam etti. “Fakat bir hesap hatası yapmış. Topladığı cesetler arasında genç bir prensin—tahttaki hükümdarın oğlunun ve babasının gözbebeğinin—cesedi de varmış. Prens gizemli bir hastalıktan genç yaşta ölmüş.“
Masanın etrafındaki çoğu kişi anlatılanların ne anlama geldiğini çabucak anlamıştı—sadece Yao konuyu takip etmekte zorlanıyor gibiydi.
İmparatorluk ailesi üyelerinin cenazeleri, ölümlerinden sonra bir yıl boyunca anıt mezarda kalmalıydı. İmparator’un, Kada’nın sadece cesedi istirahatgâhından kaçırmakla kalmayıp, bir de onu diseke ettiğini öğrendiğinde küplere bineceği gün gibi ortadaydı.
“Kada kraliyet ailesinden atılmış ve idam edilmiş. Gerçek adı gelecek nesillere aktarılmamış ve efsanevi hekim bile o andan itibaren Genka olarak anılmaya başlanmış. Kada’nın yazdığı her rulo, her not yakılmış ve doktorların diseksiyon yapması yasaklanmış. İmparator’un o zamanki ruh hâli göz önüne alındığında, kimsenin itiraz etmeye cesaret edebildiğini sanmıyorum.“
O günlerde Kada ismini ağza almak bile yasaktı.
“Böylece bu adam tarihten silinmiş—ondan bahsetmeye ve hikâyesini birbirlerine anlatmaya devam eden hekimlerin kendileri hariç. Onun eylemleri pek çok hastanın kurtuluşu olmuş. Ama o ne bir tanrı ne de bir ölümsüzmüş, sadece senin benim gibi bir insanmış.“
Maomao, Luomen’in bu isimsiz doktorun büyük işlerini överken aynı zamanda kibrini de kınadığını görebiliyordu. “Bu durum tıbbi yöntemlerin dramatik bir şekilde daha ilkel hâle gelmesine mi neden oldu?“ diye sordu, En’en’in üzülmemesi için kibar bir ton takınmaya özen göstererek.
“Hem de nasıl. Aksi takdirde, önceki imparatorun saygıdeğer kardeşlerini kurtarabilirdik. İnsanlar önceki imparatoriçe dul validenin onlara suikast düzenlettiğini fısıldıyor ama elimizde bunun aslında verem olduğunu gösteren yazılı kayıtlar var.“
Verem mi? Maomao şaşırmıştı; kardeşlerin sadece bulaşıcı bir hastalıktan öldüğünü duymuştu. Verem kesinlikle ölümcüldü, evet, ama önceki imparatorun tüm kardeşlerini öldürmüş olması için—tedavinin korkunç derecede gecikmiş olması gerekirdi.
Ya ilk hastayı izole etmeyi başaramamışlardı ya da bunun sadece bir soğuk algınlığı olduğunu sanarak yanılmışlardı.
Önceki imparatorun hastalığa yakalanmasını engelleyen şeyin her zaman kan bağıyla ilgili bir mesele olduğunu düşünmüştü ama belki de zamanının çoğunu diğer prenslerden ayrı geçirdiği içindi. Sık sık naip imparatoriçe olarak anılan annesinin, düşük rütbeli cariyelerden biri olduğunu duymuştu.
“Eğitim ihmal edildiğinde, bir disiplinin ne kadar dibe batabileceğinin sınırı yoktur. Batıya eğitim görmeye gittim çünkü önceki imparatoriçe dul valide, sahip olduğumuz tıbbi bilginin yetersizliğinden dehşete düşmüştü.“
*Eminim kendi oğlunun da bir hastalığa yenik düşmemesini umuyordu.*
“Devrim niteliğinde değişiklikler yapmayı ne kadar sevse de, Kada onun diseksiyon yasağını açıkça kaldırmasını imkânsız hâle getirmişti. Sanırım çocuğuna bu kadar büyük bir saygısızlık yapılan bir ebeveynin duygularını anlıyordu.“
Yasaları açıkça değiştiremezdi. Kilit nokta buydu: Kapalı kapılar ardında, gizlice, doktorlar tıbbın ilerlemesi için şu an bile otopsi yapıyorlardı.
“Belki de bu konuşmayı burada sonlandırabiliriz?“ Luomen, sanki gerçekten bir soru soruyormuş gibi her birine baktı.
Yao cevap vermedi.
“Peki efendim,“ dedi En’en, hâlâ rahatsız ama bitkin bir hâlde.
“Pekâlâ,“ dedi Maomao daha kesin bir dille. Hâlâ bilmek istediği çok şey vardı ama Luomen soruları cevaplamayı bitirmiş gibi görünüyordu.
“Hımm. Demek hikâye böyle,“ dedi Lahan. Bu sohbete üçüncü bir tekerlek olarak başlamış ve sonunda da konuya pek dâhil olmamış gibi görünüyordu.
“Eğer bu kararı vermezseniz, bugün burada duyduğunuz her şeyi unutmanızı tavsiye ederim. En çok öyle mutlu olursunuz,“ dedi Luomen, onlara bir çıkış yolu bırakacak kadar vicdanlı davranarak. Yao, En’en ve hatta Lahan’ın bile bu sırrı kendilerine saklayacaklarına güveniyordu. “Ben dönüyorum o zaman. Araba var mı, Lahan?“
“Hemen hazırlatıyorum.“
Luomen kitabı cübbesinin kıvrımları arasına dikkatlice sıkıştırdı. “Bu artık burada kalamaz,“ dedi ve ardından bastonunu yere vurarak kütüphaneden çıkmaya yeltendi. Maomao kendi cübbesinden bir mendil çıkarıp ona uzattı.
“O kadar değerli bir kitabı öylece ortalıkta bırakamazsın. Biri çalar,“ dedi, En’en’in duyamayacağı kadar sessizce.
“Doğru, doğru. Teşekkürler; dikkatli olacağım.“
Bastonunun tıkırtısından başka hiçbir ses duyulmadan gidişini izledi. Arabasına sağ salim binene kadar ona eşlik etmek için izin isteyebilirdi ama Lahan onunla birlikte gittiği için Maomao kalmayı seçti. O an kütüphanedeki diğer ikisi için daha çok endişeleniyordu.
Açım, diye düşündü. Güneş artık gökyüzünde epey yükselmişti ama En’en’in yemek hazırlamaya niyeti yok gibiydi, bu yüzden Maomao biraz yemek yapmaya boyun eğdi.
“Pekâlâ, yemek hazır,“ dedi Maomao. Ana mutfakta çörek yapıyorlardı ve onları bazı malzemeleri kendisiyle paylaşmaya ikna etmişti. Düzgün mantılara dönüşmeleri için içlerine et dolgusu eklemişti—ve kendi deyimiyle hiç de fena bir iş çıkarmamıştı. Orada durabilirdi ama etrafta başka ilginç malzemeler de vardı, bu yüzden bir yemek daha yapmaya karar vermişti.
Şimdi diğer iki kadının—ki ikisinin de pek iştahı yok gibiydi—karşısında, elinde mantılar ve daha önce hiç görmedikleri bir şeyle duruyordu.
İlk tepki veren Yao oldu. “O da ne?“
“Belki ona *basi hongshu*—ipek çeken tatlı patates—diyebiliriz,“ diye yanıtladı Maomao. Başka bir deyişle, üzerinde nişastalı bir sos olan tatlı patatesler. Tatlı patatesleri kabuklarıyla birlikte küp küp doğramış, yağda kızartmış ve ardından nişasta şurubuna bulamıştı.
“Bu evde epey tatlı patates var gibi görünüyor. Buralarda neredeyse temel gıda maddesi olmuş,“ dedi En’en.
“Patates çiftçisi olan bir akrabam var,“ dedi Maomao. Daha spesifik olmak gerekirse, Lahan’ın biyolojik babası.
“Pazarda onlardan çokça gördüğümü düşünmüştüm. Acaba onları piyasaya süren Efendi Lahan mı?“
“Hıh! Basi, öyle mi?“ Yao yemek çubuklarıyla bir parça patates aldı. Patatesin ardından uzayan nişasta şurubu iplikleri onu eğlendirmiş gibi görünüyordu. Anlaşılan Maomao onun dikkatini dağıtmayı başarmıştı.
“Yemezsek soğuyacaklar. Başlamaya ne dersiniz?“ Maomao buharlı tencereden çöreklerden birini alıp büyük bir ısırık aldı.
“Buyurun Leydi Yao, bunu kullanın.“ En’en Yao’ya nemli bir mendil uzattı. Yao mendili alıp ellerini sildi, ardından bir çörek aldı.
“Güzel ama sanki bir şeyler eksik gibi,“ dedi.
“Lütfen benim yemeklerimi En’en’inkilerle kıyaslama.“
“Sıradan biri için oldukça iyi bir çaba, Leydi Yao.“ En’en’in bu yorumu bile, eh, birazcık kabaydı.
Yani, sıradan biri olduğum doğru.
Maomao yemeğin sohbeti biraz yumuşatmasını ummuştu ama beklediği sohbet bir türlü başlamadı; sessizlik içinde yemeklerini yediler. En’en az önceki konuşmadan Yao’dan bile daha fazla sarsılmış görünüyordu.
O çok kıymetli genç hanımı diseksiyon yapmaya kalkarsa ne yapardı acaba?
Maomao, En’en’in her zaman her şeyden önce Yao’yu düşündüğünü biliyordu. Şimdilik yanına yaklaşan her erkeği sinir bozucu bir böcek gibi savuşturuyordu ama bir gün düşünceleri Yao’nun evliliğine yönelecekti.
Şimdiden görebiliyorum.
Eğer En’en’in o zorlu sınavından geçebilecek bir beyzade çıkarsa, Yao muhtemelen ona işi hakkında tamamen dürüst davranırdı—ama çalışan bir kadını kabullenecek kadar aydın görüşlü bir adam bile, onun diseksiyon yaptığı fikrini kabullenmekte zorlanırdı.
Ayrıca hekimlerin sırlarını uluorta anlatmasına da izin veremeyiz.
Ayrıca saray hanımı olarak tıp ofisine daha ne kadar bağlı kalabileceği de ayrı bir sorundu. Yeni açılan pozisyonlar genellikle birkaç yıl içinde tekrar ortadan kaybolurdu.
Önümüzde bir sürü engel var, diye düşündü Maomao. Kendisini de bekleyen zorluklar vardı—ama o, olduğu kişiydi. Tıbbi malzemeleri ve hasta insanlar olduğu sürece, inatla yoluna devam ederdi.
Üçü hâlâ bir şeyler atıştırırken kapı açıldı. “Bensiz atıştırmalık mı yiyorsunuz? Bu hiç adil değil ama.“ Dağınık saçlı gözlüklü geri dönmüştü. Lahan sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi boş sandalyeye kuruldu ve kalan mantılardan birini kaptı.
“Hımm. Bir şeyler eksik gibi.“
“Kendine sakla.“
Buradaki herkes lezzet konusuna neden bu kadar takıntılıydı?
Tatlı patatesler beğenilmiş gibi görünüyordu; kimse onları eleştirmedi. Ancak En’en’in boğazı kurumuş olmalıydı ki çayından bir yudum aldı. Fincanını masaya bırakırken, “Sizin düşünceleriniz nelerdir, Efendi Lahan?“ diye sordu.
“Hangi konudaki düşüncelerim?“
“Efendi Luomen’in bahsettikleri hakkında. Daha açık olmak gerekirse, genç hanımların bir hekiminkine eşdeğer bir eğitim alması hakkında ne düşünüyorsunuz?“
“Benim ne düşündüğümü mü bilmek istiyorsunuz, yoksa insanların ne düşüneceğini mi?“
“Mümkünse ikisini de.“
Lahan tavana bakıp biraz düşündü. “Diseksiyon söz konusu olduğunda, bunun gerekli olduğuna inanıyorum. Eğer ilerlemeyi başaramazsanız, bu tam anlamıyla durgunluk demektir. Akmayan su çürümeye başlar.“ Oldukça ilerici bir bakış açısıydı. “Ancak, şu anda böyle bir uygulamayı halka açık hâle getirmek zulme davetiye çıkarmak olur. İnsanlar alışılmışın dışında olandan korkar ve azınlıklardan nefret ederler. Eğer sakin ve huzurlu bir hayat istiyorsanız, tıbbi personelle içli dışlı olma gibi bu akıl dışı uygulamayı derhal bırakmanızı tavsiye ederim.“
“En azından sizin böyle şeylerin üstünde olduğunuzu düşünmüştüm, Efendi Lahan! Yani kadınların evde oturması gerektiğine inanıyorsunuz, öyle mi?!“ Yao öfkeyle ayağa fırladı. Masa sarsıldı ve Maomao devrilmemeleri için çay fincanlarını tuttu. “İnsanları cinsiyetlerine göre değil, liyakatlerine göre değerlendireceğinizi sanmıştım!“
“Leydi Yao,“ dedi En’en yatıştırıcı bir sesle.
Lahan ise hiç oralı olmadı. “Haklısınız: Bir kadının çalışması bir erkeğe göre daha zordur. Bir erkek çocuk doğuramaz—gerçi onları büyütebilir.“
Malumu ilan ediyor.
Erkekler ve kadınlar biyolojik olarak farklıydı ve üstlendikleri roller de aynı şekilde farklıydı.
“Erkeklerin ve kadınların aynı işi yapması temelden mümkün değildir. Ancak dışarıda olağanüstü yeteneklere sahip pek çok kadın olduğunun da farkındayım.“
“O zaman neden onlara evde oturmalarını söylüyorsunuz?!“
“Söyleyeceklerimin hepsini henüz duymadınız. Lütfen müsaade edin. Sözlerime başlarken, bunun ancak sakin ve huzurlu bir hayat istiyorsanız geçerli olduğunu belirtmiştim sanırım. Erkekler ve kadınlar iş hayatında eşit şartlarda değildir ve olamazlar da—işle ilgili olmayan yükler kaçınılmaz olarak kadınların omuzlarına daha ağır biner. Eğer ikiniz de aynı yolda yürüyecekseniz ve birinizin ayağında prangalar varsa, o zaman aradaki farkı kapatmanıza yardımcı olacak bir şeye ihtiyacınız olacaktır: Çok daha engin bir bilgi birikimi ya da fiziksel güç, herhangi bir şey. Sadece aynı zeminde durabilmek için bile daha fazlasına ihtiyacınız olacak.“
“Doğru.“
“O hâlde zaten anlıyorsunuz. Doktorluk erkekler arasında bile zorlu bir iş olarak görülür. Bir kadının bu alana girebilmesi için çok daha fazla yeteneğe ve inanca ihtiyacı vardır. Yani eğer kararınız benim fikrimle şu ya da bu yöne çekilebiliyorsa, o zaman bence vazgeçip evinize dönmeniz daha iyi olur.“
Lahan kadınların yanında genelde çok nazik olurdu—ama aklındakileri söylemeye karar verdiğinde, kesinlikle lafını esirgemezdi. Yao ve En’en donakalmışlardı.
“Kadınların erkeklerle aynı işi yapabilmesinden yanayım. Ancak her kadın iş hayatına atılamaz ya da atılmamalıdır. Zaten mevcut hâliyle toplumumuz çalışan kadınlara pek de kucak açmıyor. Dışarıda bir sürü beceriksiz erkek var—ve kadın da. Belirli bir grup içinde bile bireysel farklılıklar vardır, bu yüzden zaten prangalıyken herkesin çalışabilmesi imkânsızdır. Eğer kulağa çok zor geliyorsa, üstesinden gelemeyeceğinizi düşünüyorsanız, o zaman hayatınızla yapacak başka bir şey bulmanızı önermek mantıklı değil midir?“
Maomao aslında kendini Lahan’a hak verirken buldu ama Yao oradayken açıkça başını sallamamaya karar verdi.
“Seni dinleyince Yao,“ diye devam etti, “insan çalışmanın tek doğru yol olduğuna ve ev işleriyle ilgilenmenin anlamsız ve önemsiz olduğuna inanabilir. Ama bence asıl hata bu olabilir. İnsan sık sık içkili bir toplantıda çalışkan memurların eşlerini işe yaramaz olarak aşağıladıklarına şahit olur, oysa çoğu zaman aslında hanımlarının avuçlarının içindedirler. Dünyada ne kadar yükselirseniz, o kadar çok klasa ihtiyacınız olur. İnsanı gösteren kıyafetidir derler. Evet, istisnalar vardır. Elbette. Ancak göze çarpan hiçbir yeteneği olmayan bir erkeğin bunun yerine iyi görünmeye ihtiyacı vardır ve yeteneği ne kadar azsa, o kadar iyi görünmesi gerekir. Bu yüzden karısı ona bir kombin hazırlar, ayakkabılarını giydirir ve onu kapıdan dışarı gönderir. Bana sorarsanız, iş hayatına atılamayan ya da atılmayan, evde kalan kadınları biraz fazla küçümsüyor olabilirsiniz.“
İstisnalardan bahsederken tam olarak kimi kastettiğini söylemeyecektik. Yao bir şey söylemek istercesine dudaklarını kıpırdattı ama cevap veremedi.
“Annem, babamın gelini olması için büyükbabam tarafından seçilmişti. Gurur derseniz onda fazlasıyla vardı. Etrafta gördüğünüz zevkli mobilyaların parasını, elinde kalan son maddi kaynaklarla kendi cebinden ödemiştir. Bu evden kovulduğunda onu her şeyden çok üzen şey, artık başkentin o ışıltılı hayatının tadını çıkaramayacak olmasıydı. İlk bakışta hiçbir iyi özelliği olmadığını düşünebilirsiniz ama zevk sahibi bir kadındı. Bu evdeki eşyalar satıldığında, birçoğu neredeyse yenisiyle aynı fiyata alıcı buldu—hatta bazılarının değeri bile artmıştı! Eğer o zamanlar biraz daha zeki olsaydım, annemin kırsala sürülmesine izin vermek yerine onun için başka bir iş kapısı bulabilirdim. La ailesinin sıradan bir adamıyla evlendirilmektense, bir tüccarın karısı olarak—ya da bizzat bir tüccar olarak—çok daha başarılı olurdu. Gerçi dürüst olmak gerekirse, annem ticarete atılamayacak ya da sıradan bir iş adamıyla evlenmeye asla razı olmayacak kadar iradeli bir insandır.“
Lahan oldukça konuşkan bir hâle bürünmüştü ama nedense söylediği hiçbir şey Maomao’nun araya girip alaycı bir laf sokma isteği uyandırmıyordu.
“Tam olarak nereye varmaya çalışıyorsunuz, Efendi Lahan?“ diye sordu En’en.
“Hah, lafı biraz fazla dolandırdım. Demek istediğim şu ki, ben de epey inatçı biri oldum ve yetenekli insanların yeteneklerine uymayan bir yola girmesini görmekten nefret ediyorum. Bu çok verimsiz ve hiç de güzel değil. İkiniz de yeteneklisiniz, bu yüzden ister göz önünde çalışın ister perde arkasından destek olun, eminim başarılı olacaksınız. Ustalığa ulaşıp ulaşamayacağınız ise başka bir soru. Yine de birinin gerçekten istediği şeyin peşinden gittiğini görmek—verimlilik meseleleri bir yana, o tutkunun kendisi bu arayışı güzelleştiriyor.“
Kısacası, Lahan için mesele kendi estetik anlayışına uyup uymadığına dayanıyor gibiydi.
Çayından bir yudum aldı, ardından hâlinden oldukça memnun bir şekilde yerinden kalktı. “Müsaadenizle, ben artık kalkayım.“ Gözlüklerini sildi ve hızla odadan çıktı.
Maomao çenesini ellerine dayayıp onun gidişini izledi. Kimse onu bu kaba saba davranışı yüzünden azarlamadı—En’en yere bakıyordu. Yao ise dosdoğru ileriye bakıyordu; Lahan’ın uzaklaşan silüetine hafifçe başını eğerek selam verdi.
Anlıyorum. Maomao, Lahan’ın aslında hangisine nutuk çektiğini anladığını düşündü. Ne kadar da düşünceli bir hareketti.
Yao veya En’en, Luomen’e ne cevap verirse versin, Maomao ne yapacağını biliyordu. Hangi yolu seçerlerse seçsinler, onların hayatlarına müdahale etmeye hakkı yoktu.
Dokunulmamış duran kalan patates parçasını alıp yedi, ardından çayının son yudumunu içti.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.