Bölüm 182
Çeviri: Animeci_Reyiz
8. Bölüm: Gizli Dersler
Maomao, Sazen’i kontrol etmek için zevk mahallesine, Jinshi’yle ilgilenmek için de villasına gitti ve tatili sona erdi. Luomen’e kararlılığının sürdüğünü ve şifa sanatları hakkında daha fazla şey öğrenmek istediğini belirten bir mektup yazdı. Tatil, bir cevap alamadan bitti.
Tıp ofisine döndüğünde onu bekleyen dağ gibi bir çamaşır yığınıyla karşılaştı. Uzun bir tatil boyunca birikmiş işten daha kötü bir şey olamazdı.
“Çamaşırları yıka. Hemen, zahmet olmazsa,“ dedi Doktor Liu. Kulağa çok basit geliyordu ama kışın çamaşır yıkamak dondurucu bir işti. Elleri hissizleşecekti. Ona şöyle okkalı bir bakış atmak isterdi ama gençlik yıllarında Luomen’in onun başına ne kadar dert açtığını bildiği için, “Peki efendim,“ demekten başka bir şey söyleyemedi.
Yapılacak tek bir şey vardı: Kendisine söyleneni yapmak. Çamaşır yığını, Maomao ve diğer hanımlar tatildeyken hekimlerin çalışmaya devam ettiğini gösteriyordu.
“Başlasam iyi olacak,“ dedi Maomao.
Çamaşırların büyük bir kısmı dezenfekte edilmesi gereken sargı bezlerinden oluşuyordu. İlk adım, onları nispeten temiz olanlar ile kan veya vücut sıvılarıyla kirlenmiş olanlar olarak ayırmaktı. En kirliler çöpe atılacak, daha temiz olanların ise lekeli kısımları kesilip yeniden kullanılacaktı. Sargı bezleri sarf malzemesiydi; yeterince kullanıldıktan sonra atılmaları beklenirdi. Maomao özellikle üzerinde kan olan hiçbir şeyi kullanmak istemiyordu—insan kanı bir bulaş kaynağı olabilirdi.
“Bu da ne?“ dedi Yao, endişeyle başparmağını kemirerek. Birinin beyaz önlüğüne bakıyordu. Ağır yaralı bir hastayı tedavi etmiş olmalıydılar çünkü önlük kan içindeydi. Muhtemelen dezenfekte etme çabasından kaynaklanan hafif bir alkol kokusu vardı.
“Doktorların önlüklerini bu yığına atmalarına izin veremeyiz. Kimin bu?“ dedi En’en. Astara baktı—tüm doktorların kıyafetleri birbirine benzediği için isimleri iç kısımlarına işlenirdi. Hiçbir şey söylemedi ama kaşları çatıldı.
Maomao onun omzunun üzerinden bakınca Tianyu adını gördü. Genç doktorlardan biriydi, oldukça... başına buyruk bir adamdı. En’en’e birkaç kez çıkma teklif etmeye çalışmış ama En’en onu her defasında görmezden gelmişti.
Öylece bir kenara fırlattı...
En’en hiçbir şey olmamış gibi sargı bezlerini ayırmaya devam etti.
İkisi de Luomen’le yaptıkları konuşmadan dolayı sıkıntılıydı ama Maomao’nun görebildiği kadarıyla En’en tatilin geri kalanında kendini toparlamış gibi görünüyordu. Yine de ona ne cevap verdiklerini bilmiyorum.
Luomen henüz ona bile cevap vermemişti; En’en ve Yao’ya cevap verdiğinden şüpheliydi.
“Nasıl olsa çamaşır yıkıyoruz En’en, neden onun için de yıkamıyoruz?“ dedi Yao.
“Leydi Yao, doktor da olsalar bu insanları şımartmamalısınız. Kurallar kurallardır.“
Daha spesifik olmak gerekirse, söz konusu kural hekimlerin kendi tıbbi kıyafetlerini kendilerinin yıkaması gerektiğiydi.
“Ama biz tatildeyken onlar çalışıyordu...“
En’en hiç de alışık olmadığı, bastırılmış bir öfke ifadesine büründü. Yao’nun Tianyu’ya hak verdiğini duymaktan hiç hoşnut olmadığı kesindi.
“Yine de kan lekelerini nasıl çıkaracağımı bilmiyorum,“ dedi Yao.
En’en bu sorunu çözmek için hiçbir hamle yapmayınca Maomao öne çıktı. “Onu bir saniyeliğine bana ver,“ dedi. Solmuş kan lekelerine baktı. Aradan o kadar zaman geçmişti ki koyu kırmızı bir renk almışlardı. Maomao çıkacaklarından emin değildi ama yine de bir kovayı soğuk suyla doldurup önlüğü içine bastırdı.
“Planın ne? Kül mü kullanacaksın?“ diye sordu Yao. Bu, çamaşırlardaki kiri çıkarmak için yaygın bir taktikti. Genç hanım, çamaşır yıkadığı aylar boyunca bir iki şey öğrenmişti. Ancak burada başka bir şeye ihtiyaç vardı.
“Gidip biraz malzeme getireceğim,“ dedi Maomao. Ofise geri dönüp tıbbi malzeme stoklarını karıştırmaya başladı.
“Ne arıyorsun?“ diye sordu odada bulunan Doktor Liu.
“Lekeleri çıkarmaya yardımcı olması için turp düşünmüştüm.“
O devasa turpun aynı zamanda öksürük ilacı olarak kullanıldığını da biliyordu. Sadece lezzetli bir sebze değil, aynı zamanda şifalı bir ilaçtı.
“Lekeler mi? Ah, kanı kastediyorsun.“ Doktor Liu, elbette turp lafını duyar duymaz noktaları birleştirmekte gecikmemişti. “Nasıl olsa onu yapıyorsun, o zaman bunları da yıka.“ Ona kan lekeli bir beyaz ceket daha uzattı—sonra bir tane daha, ve bir tane daha. Çok geçmeden elinde beş altı tane olmuştu.
Maomao hiçbir şey söylemedi.
“Bir sorun mu var?“
“Asla efendim, aklımın ucundan bile geçmez.“
Ne gaddar bir adamdı bu doktor—sesindeki iğnelemeyi duyabiliyordu. Yüzünün o güçlü hatları gençliğinde onu oldukça popüler biri yapmış olmalıydı ama yaşlandıkça onu sadece sert görünüşlü yaşlı bir adama dönüştürmüştü.
Yine de Luomen’e nasıl yardım ettiğini duymuştu ve sırf bunun için bile buna katlanırdı.
“Büyük bir ameliyat mı oldu?“ diye sordu.
“Eh.“
Bu muğlak cevapla birlikte Doktor Liu günlük rapor üzerinde çalışmaya geri döndü.
Bu kadar çok ceketi kirletmek için ameliyata ihtiyacı olan birkaç kişi—ya da ameliyata çok ama çok acil ihtiyacı olan tek bir kişi olmalıydı.
Önlükleri giyiyorlar mıydı acaba? diye merak etti Maomao. Kanın gerçek miktarı o kadar da fazla değildi ama bazı lekeler onu rahatsız etmişti. Bir de o koku. Kış boyunca çamaşır yıkama hizmetinin kapalı olduğunu biliyordu ama keşke doktorlar bunları bu kadar uzun süre bekletmeseydi.
Ceketleri çamaşır sepetine koydu ve biraz turp rendeledi.
“Hepsini al gitsin. Etrafta yarım bir turpun beklemesine gerek yok,“ dedi Doktor Liu.
“Peki efendim... Bunu tüm lekeleri çıkarmamız gerektiği şeklinde mi yorumlamalıyım?“
Bu üstünden gelen doğrudan bir emirdi, bu yüzden itaat etmekten başka çare yoktu—ama Maomao’yu sadece içeri girip turpu alıp çıkmadığı için pişman etmişti.
Yao, Maomao’nun taşıdığı yeni işleri gördüğünde yüzünü ekşitti.
Özür dilerim...
Maomao beyaz önlükleri suya bastırdı, ardından lekelerin altına bir bez yerleştirdi. Sonra lekeleri bir bez topla—içi rendelenmiş turpla dolu bir pamuk parçasıyla—dövmeye başladı.
“Ve bu lekeleri çıkaracak mı?“ diye sordu Yao, eğilip ona bakarak.
“Evet. Turpun içinde kanı parçalayan besinler vardır. Yatağı ıslattığınızda ya da yumurta döktüğünüzde de işe yarar.“
“Hıh! Bunu hiç bilmiyordum.“
Maomao, açıkça etkilenen Yao’nun görebileceğinden emin olarak önlüklerin altına koyduğu bezi çıkardı. Kan lekeleri beyaz ceketlerden solmuş ve alttaki beze geçmişti. Asıl soru, aradan geçen onca zamana rağmen lekeleri tamamen çıkarıp çıkaramayacaklarıydı.
“Nasıl işe yaradığını gördün mü? Eğer mantıklı geldiyse, zahmet olmazsa yardım et. Bunu turp tazeyken yapmalıyız.“
“T-Tabii ki.“
En’en de onlara katıldı ve kirlenmiş giysilere rendelenmiş turp dövmeye başladılar.
“Benimki bitti!“ dedi Yao.
“O zaman yıkayalım. Kan lekelerini turp lekeleriyle değiştirirsek hiçbir anlamı kalmaz.“
“Doğru!“
Yao çabuk öğrenen biriydi. Birinin neyi neden yaptığını anladığı sürece uyum sağlamaktan çekinmezdi—gerçi aynı şekilde, eğer herhangi bir şüphesi olursa inatla ayak direyip her şeyi durdurabilirdi.
Yıkama işini bitirip sargı bezlerini kurumaları için astıklarında genç bir doktor yanlarından geçti. Çırak hekim Tianyu’ydu bu.
“Affedersiniz?“ dedi Maomao. En’en, Tianyu’ya pek sıcak bakmıyordu ve kimse onun Yao’yla konuşmaya başlamasını istemiyordu, bu yüzden eleme yöntemiyle grubun sözcüsü Maomao olmuştu. “Kusura bakmayın ama sanırım ceketiniz bizim çamaşırların arasına karışmış.“
“Ah, şey, evet. Kusura bakmayın. Benim için yıkayabilir misiniz?“ Cevabı yeterince hafifti ama Tianyu her zamanki hâline kıyasla durgun görünüyordu.
“Bir ameliyata yardım etmeniz mi gerekti?“ diye sordu Maomao.
“Evet... Yani, sanırım.“
Bu muğlak cevap Maomao’nun içini kemirdi. Önce kan lekeli önlük, şimdi de bariz bir şekilde yorgun olan Tianyu.
“Çok yorgun görünüyorsunuz. Lütfen gelecekte önlüğünüzü yıkamayacağımızı anlayışla karşılayın. Bugüne gelince, şurada asılı. Kuruduğunda alırsınız zahmet olmazsa.“
“Evet. Tabii,“ dedi Tianyu asgari bir hevesle ve sonra bir yerlere doğru uzaklaştı.
“Hayatımda bu kadar halsiz bir doktor görmedim!“ dedi Yao, kullandıkları kovayı öfkeyle temizlerken. Ceketler kurumaya bırakılmıştı ama sargı bezlerinin dezenfekte edilmesi için hâlâ kaynatılması gerekiyordu. Hijyen açısından ceketleri de kaynatmak iyi bir fikir olabilirdi ama bu kumaşa zarar verirdi ve onlar sarf malzemesi değildi. Ütülemek daha iyi bir seçenekti ama Maomao o kadar çaba sarf edecek havada değildi.
Of, İyi. Kuruduklarında en azından tıp ofisindeki karyolaların altına koyardı.
Onca çamaşırı yıkamaktan bitap düşmüştü ve biraz mola vermek istiyordu. “Nasıl olsa bir şeyleri kaynatacağız, biraz da patates pişirmeye ne dersiniz?“
“Patates!“ dedi Yao hevesle. O ve En’en, Lahan’dan kucak dolusu patatesle yatakhaneye dönmüşlerdi. O kadar çoktu ki, bir kısmını tıp ofisine erzak olarak getirmişlerdi.
Sanırım bu yıl hasat epey bereketli geçmiş diye düşündü Maomao. Tatlı patates pirinçten daha fazla hasat verirdi ama o kadar iyi depolanamazdı. ’’Basi hongxiu’’(Çin’in Shandong eyaletine özgü, tatlı patates dilimlerinin çıtır karamel ile kaplandığı popüler bir tatlıdır) yapmak için kullandığı nişasta şurubu da tatlı patatesten yapılmıştı—tatlı patatesleri toz hâline getirmek de dâhil olmak üzere her türlü kullanım alanını bulan mutfak hizmetkârı ona böyle söylemişti.
Ama onları yapmak hem kolay hem de lezzetli. Bu düşünce Maomao’nun adımlarına biraz olsun canlılık kattı. Yao’nun gözleri parlıyordu.
“Bana ayak uydursan iyi edersin, Maomao!“
“Geliyorum!“
Kucağı sırılsıklam sargı bezleriyle dolu olan Maomao, Yao ve En’en’in peşinden gitti.
Sargı bezlerini dezenfekte edip kurumaları için astıklarında güneş çoktan gökyüzünde alçalmaya başlamıştı.
“Hiçbir şey yapmaya fırsatım olmadı...“
Zamanın bir kısmı çamaşırların çokluğuna, bir kısmı da patates pişirmeye gitmişti. Üçü atıştırmalıklarının tadını çıkarırken, diğer hekimlerden oluşan bir geçit töreni belirmiş ve kendileri için de biraz patates istemişlerdi.
Keşke biraz ilaç karıştırabilseydim, diye düşündü Maomao. Tıp ofisinde olduğu sürece deneyler yapmak istiyordu. Ne yazık ki hava kararır kararmaz hanımlar evlerine gönderilecekti. Sargı bezleri kurur kurumaz gece donmamaları için içeri alınmaları gerektiğinden bahsetmiyordu bile.
Maomao çamaşır alanının bir kenarında kuruyan beyaz önlüklere baktı. Öncekine göre bir tane eksikti—biri gelip kıyafetini almış olmalıydı. Geri kalanları da yanına alsa ölür müydü acaba? diye düşündü.
Hangi ceketlerin hâlâ orada olduğunu merak ederek astarlarını kontrol etti. Doktor Liu’nun ceketini buldu. Bu pek şaşırtıcı değildi—ama diğer ceketlerdeki isimler durup düşünmesine neden oldu.
Ameliyat hakkında bir şeyler söylemişti, değil mi? Büyük bir ameliyat geniş bir doktor ekibi gerektirirdi—ama neden tüm grup arasındaki tek tecrübeli hekim Doktor Liu’ydu? Diğer tüm ceketlerdeki isimler, Maomao’nun hatırlayabildiği kadarıyla, çırak hekimlere aitti.
“Bana sakın...“
Doktorlar bir diseksiyon yapmış olabilir miydi? Çıraklar işe alışmaya başlamıştı; bir sonraki adıma geçmeleri mantıklı olurdu.
Eğer yaptıkları şey buysa, Maomao kesinlikle bunun bir parçası olmalıydı. Acaba babamın Doktor Liu ile iletişime geçmiş olma ihtimali var mı? Maomao biraz endişeyle beyaz ceketleri tıp ofisine geri götürdü.
Orada sadece Tianyu vardı. Kendi aldığı ceketini ütülüyordu. Başkalarınınkini ütülemek zahmetine katlanamadı mı acaba? diye düşündü Maomao ama içindeki zehrin ağzından kaçmamasına özen gösterdi. Bunun yerine, “Bunları buraya bırakıyorum,“ dedi.
“Tabii. Tamam,“ diye yanıtladı Tianyu; ütü yaparken de en az daha önce yanlarından geçerken olduğu kadar yorgun görünüyordu. Ütü yapmaya pek hevesli olmayabilirdi ama üniforması kırışık olursa Doktor Liu onu bir güzel fırçalardı ve muhtemelen ütüyü burada kullanmak evde bir tane bulmaktan daha kolaydı.
Maomao’ya dönüp bakmadı bile—o kadar mı odaklanmıştı, yoksa başını kaldırıp bakacak kadar bile umursamıyor muydu? Her iki durumda da Maomao’yu rahatsız etmedi, Doktor Liu’nun ceketini masasının yanına koydu. Hâlâ biraz nemliydi ama bu konuda yapabileceği bir şey yoktu.
Hımm?
Masanın üzerinde yazmakta olduğu günlük rapor vardı. Maomao raporu eline alıp sayfalarını karıştırdı. Şüphe uyandıracak hiçbir şey yoktu. Ancak sonra geçtiğimiz birkaç günün kayıtlarına dönüp baktı.
Hiçbir şey yok...
Eğer Doktor Liu’nun sözlerini olduğu gibi kabul edecekse, adeta bir doktor ordusunun dikkatini gerektiren bir ameliyat gerçekleşmişti. Raporda en azından bu konuda bir kelime olmasını beklerdi. Oysa son günlerin kayıtlarında sadece şu yazıyordu: Olağandışı bir durum yok.
Kesinlikle bir şeyler saklıyor olmalı, diye düşündü Tianyu’ya bakarak.
“O ameliyat tam bir kâbus olmuş olmalı, ha Tianyu?“ dedi.
Bir anlık duraksamanın ardından, “Kesinlikle öyleydi. Hayatımda hiç bu kadar çok çalışmamıştım,“ dedi. O hafif gecikme ütü yaptığı için miydi, yoksa bir anlık kafa karışıklığı veya tereddüt müydü?
“Ne tür bir ameliyattı?“ diye sordu Maomao ceketleri katlarken.
“Ne önemi var ki? Kimse ameliyat yapmayı sevmez,“ dedi Tianyu, tepkisi hâlâ belirsizdi.
Acaba çenesini kapalı tutması için ona bir şey mi yaptılar? diye merak etti Maomao. Tianyu’nun En’en’e karşı tutumu onu laftan anlamaz bir ahmak gibi gösteriyordu ama en azından tıp sınavını geçecek kadar zekiydi—ve diğer çırak hekimlerden daha çok konuşuyordu. Gerekirse bir iki yalan uydurabilirdi muhtemelen.
Belki de başka biriyle konuşmalıydım, diye düşündü Maomao—ya da en azından Tianyu’ya ulaşmak için En’en’i kullanmalıydı. İçinde bir pişmanlık duygusuyla katlanmış ceketlere hafifçe vurdu. Diğer çıraklardan birini denerim.
Karanlığın çökmeye başladığı dışarıya baktı, ardından kurumakta olan sargı bezlerini toplamaya gitti.
Maomao bundan emindi: Doktorlar gizlice, etraflarındaki herkesin tabu olarak gördüğü bir şey yapıyorlardı. Ancak bu kesinliğe rağmen, tam olarak neler döndüğünü henüz öğrenememişti. Çıraklardan birinin yanına gidip “Diseksiyon mu yapıyorsunuz?“ diyemezdi ya. Çoğunun Tianyu kadar girişken olmaması, aksine sessiz ve içine kapanık olması da işini zorlaştırıyordu. Bir de Maomao ile konuşmanın o ucube stratejistin öfkesini çekebileceğine dair söylentiler vardı, bu yüzden çoğu insan onunla baş başa konuşmaya pek yanaşmıyordu.
Belki Yao ve En’en’den bir şekilde bana yardım etmelerini isteyebilirim?
Hayır. Luomen’e ne cevap verdiklerini bilmeden onları bu işe bulaştıramazdı. Babası, eğer bu yoldan gitmemeyi seçerlerse konuyu tamamen unutmalarını söylemişti.
Böylece zaman, boşa harcanmış ve anlamsız bir şekilde geçip gitti.
Batı başkentine ne zaman gideceğiz? Jinshi iki ay demişti—Maomao baskıyı hissetmeye başlamıştı. Ancak bunun günlük görevlerini engellemesine izin veremezdi. Bugün çamaşırları Yao ve En’en yıkıyor, Maomao ise tıp ofisine göz kulak olmak için içeride kalıyordu.
Hıh? Ofisin bir köşesinin aniden oldukça boş göründüğünü fark etti. Bir zamanlar çıraklardan birinin kullandığı ekipman, kitap ve diğer malzemelerle dolu olan köşe, şimdi eskisinden çok daha düzenli, tertipli ve çok daha az kalabalıktı.
“Biri temizlik yapmaya mı karar verdi?“ diye sordu.
“Tayini çıktı,“ dedi Doktor Liu.
“Çıraklığını mı bitirdi?“
“Aşağı yukarı,“ diye yanıtladı Doktor Liu, bir kitaba notlar alırken.
Aslına bakılırsa, askerî kampın yakınındaki tıp ofisi doktorların çalışması için en ideal yerdi. Her zaman bolca yaralanma vakası olur, bu da onlara becerilerini geliştirme şansı verirdi. Bu yüzden çıraklar bol pratiğin meyvelerini toplamak için önce buraya gönderilir, birkaç aylık çıraklığın ardından da başka bir tıp ofisine tayin edilirlerdi. Bir hekim ne kadar yetenekliyse, o kadar yoğun bir yere atanmayı bekleyebilirdi. Merak ediyorsanız, Maomao’nun babasının—yani Luomen’in—askerî kampın yakınında görevlendirilmemesinin sebebi o ucube stratejistin müdahalesiydi.
Ben de buradan kurtulmak isterdim doğrusu...
Tek gözlüklü moruk, Maomao’nun buraya atanmasından bu yana neredeyse her gün ortaya çıkmıştı. Son zamanlarda, belki de Jinshi’yle oynadığı Go maçı sayesinde, daha az göründüğünü memnuniyetle fark etmişti. Öte yandan, turnuvadan beri bir şeylerle epey meşgul görünüyordu. Ne olduğu umurunda bile değildi; sadece onu görmediği için mutluydu.
Çok şükür!
Gerektiğinde minnettar olmayı bilirdi.
Temizliği bitirdi, azalan bazı merhemleri yeniledi ve yatak çarşaflarını değiştirdi. “Yapacak başka işim kalmadı, ocağı kullanabilir miyim?“ diye sordu.
“Bir şeyler mi kaynatmayı planlıyorsun?“
“Alkolünü çıkarmak için biraz şarap ısıtmak istiyorum.“ Jinshi’nin üzerinde kullanmak için yeterli miktarda alkole ihtiyacı vardı.
“Çok uzun zaman önce Luomen’in de aklına aynı fikir gelmişti,“ dedi Doktor Liu, yüzündeki o bıkkınlık ve acı karışımı ifade acıklı bir hikâyenin habercisiydi. “Ama sonra tuvalete gitmek için dışarı çıktı ve aptalın teki elinde yanan bir pipoyla odaya girdi.“
“Eyvah! Eminim o aptal sonrasında epey kavrulmuştur.“
Bunun tek bir sonucu olabileceğini herkes bilirdi: Güm! Kelimeler o kendini tutamadan ağzından dökülüvermişti ama Doktor Liu kaşlarını çattı. “Uyarı asmadığı için Luomen’in suçu!“ Sıkıntısı, o aptalın kim olduğunu açıkça belli ediyordu. Maomao bu kez en azından çenesini kapalı tutacak kadar akıllı davrandı.
Bu arada, tıp ofisinde sigara içmeyi yasaklayan belirgin bir tabela asılıydı.
Maomao, babasını bu kadar uzun zamandır tanıyan ve onunla birlikte çalışan başka bir hekimin lütfuyla, babasının geçmişine dair yakaladığı bu ufak tefek anlardan memnundu. Acaba batıda geçirdikleri zaman hakkında ona bir şeyler anlatabilir miydi diye merak etmeye başladı.
Keşke konuyu ona açabilseydim... Ancak konuyu yanlış bir şekilde açarsa, istediğinin tam tersi bir etki yaratabileceğini biliyordu. Bekleyip olayların biraz daha gelişmesine izin vermek en iyisiydi.
“Her neyse, ocağı kullanmamak daha iyi. İşten kaytarıp fosur fosur sigara içen bir aptalın ne zaman içeri gireceği belli olmaz. Al, bu mangalı kullan. Diğer odaya götür.“
“Yeterince ısınacağını sanmıyorum efendim...“
“O kadar da sıcak olmasına gerek yok. Ayrıca seni tanıyorum. Vakit geçirmek için karıştırabileceğin bir şeyler olup olmadığını merak ediyorsun.“
Tam isabet...
Luomen’le birlikte eğitim görmüş birinden bekleneceği üzere zekiydi.
“Ayrıca şaraptan bir kadeh aşırsan kimsenin fark etmeyeceğini de düşünüyor olabilirsin.“
Neden bu kadar zeki olmak zorundaydı ki?
Maomao irice bir mangal aldı; ayrıca bir çaydanlık, içinden bir boru çıkan bir damıtma cihazı, biraz dezenfektan ispirto ve bir kova soğuk su aldı.
“Ah. Bunları da al,“ dedi Doktor Liu, eline makas, ilaç paketleri ve birkaç toz yığarak. “Yüz tane paket hazırla.“
“Peki efendim...“
Onun için uydurulmuş bir işti. Belli ki ona hiç boş vakit bırakmamaya kararlıydı.
Maomao mangala biraz kömür ekledi ve damıtıcıyı üzerine yerleştirdi. Yeşim Yeşili Köşk’te elindeki malzemelerle derme çatma yaptığı damıtma cihazının aksine, bu oldukça seçkin bir ekipmandı. Biri üstte diğeri altta olmak üzere, üzerlerine baş aşağı çaydanlık ağızları takılmış iki tencereye benzeyen şeyler vardı. Şarap alttakine konur, buharlaşması için ısıtılır ve sonra üstteki tencerede soğuyarak damıtılmış alkol üretilirdi.
Keşke yatakhanede de bunlardan bir tane olsaydı, diye düşündü. Oldukça özel bir aletti, bu yüzden bir tane yaptırmak epey paraya mal olurdu. Önündeki cihaz seramikten yapılmıştı; metalden yapılmış bir tane bulmak maliyeti daha da artırırdı. Belki eskiyip de artık ihtiyaçları kalmadığında bunu bana verirler?
Eh, hayal kurmak güzeldi. İlaçları paketlere doldururken düşüncelerinin zihninde gezinmesine izin verdi. Yılın bu zamanında kaçınılmaz olarak soğuk algınlığıyla gelen memurlara verilecekti. İlaç da tıpkı yiyecek gibi hemen kullanılmazsa bozulurdu ama bu paketlerin kısa sürede tükeneceğini tahmin ediyordu.
Maomao harıl harıl küçük zarfları doldururken, yan odaya birinin geldiğini duyduğunu sandı. Belki de yaralı biridir! Geri dönmeye yeltendi ama Doktor Liu kapıda dikiliyordu; onu sert bir “Orada kal ve işini yap,“ ile karşıladı. Sonra devam etti, “Bir ziyaretçimiz var ama çaya ihtiyacımız olmayacak. Bizim için hiçbir şey hazırlamana gerek yok.“
Pek görmek istemediği biri mi acaba?
Ya da belki de çayı ziyan etmek istemediği biri? Maomao’nun kafası karışmıştı ama zarfları doldurmaya geri döndü... tam olarak Doktor Liu arkasını dönene kadar.
Umarım o ucube stratejist değildir, diye düşünerek kulağını kapıya dayadı. Doktor Liu’nun konuştuğunu duyabiliyordu, gerçi sesi alışılmadık derecede saygılı ve kibar geliyordu. Bu da kendisinden daha önemli biriyle konuştuğuna işaret ediyordu.
“Yetenekli bir hekim daha mı istiyorsunuz efendim? Korkarım beni gerçekten kurutuyorsunuz...“
Kiminle konuşuyor olabilir ki? diye merak etti Maomao. Sorusu çok geçmeden cevap buldu.
“Çok şey istediğimin farkındayım. Ancak aslına bakarsanız, iki hekime daha ihtiyacım var.“
Kapının ardından bile o muhteşem sesi tanımıştı. Arka saraydaki kadar ballı değildi ama balın yerini, insanları kendine çeken tarif edilemez bir nitelik almıştı.
Cennetlik bir periden ziyade cennetlik bir ölümsüz, ha?
Gelen, söylemeye gerek yok ki Jinshi’ydi.
“Çırak hekimlere tam da istediğiniz gibi elimden gelen en iyi eğitimi veriyorum ama yine de en iyi ihtimalle tam yetkinliğin ancak yarısındalar. Dayanıklılıkları var ama becerileri yok, ya da becerileri var ama zekâları yok. Beceriyi ve zekâyı geliştirmek zaman alır, söylememe müsaade ederseniz.“
*Güç, zekâ ve beceri mi?* Bunlar bir doktor olmak için gereken meşhur malzemelerdi...
“Onların, şey, pratik deneyim yoluyla öğrenmelerine izin vermek mümkün değil mi?“
“Hah! Pratik deneyim mi? Lütfen efendim, üzerinde öğrenecekleri hastaları da bir düşünün! Tıp uygulayıcılarının insanları kurtarmaya çalıştığı doğru ama ne yazık ki başarı garantimiz yok. Bazen başarısız oluruz ve o zaman hastalar—ya da yakınları—bazen bize karşı çok kaba sözler sarf edebilirler. Eğer olağanüstü derecede güçlü bir kalbiniz yoksa, bu tür anlar sizi kısa sürede kırıp geçirir.“
Jinshi bir hekim istiyordu ama Doktor Liu yeterince adamları olmadığını iddia ederek ona taş koyuyordu. Mesleklerini öğrenen taze genç doktorlar vardı ama bu bir gecede olacak iş değildi.
Bu, onunla birlikte batı başkentine gidecek insanları bulmakla mı ilgili? Anlaşılan Jinshi meseleyi kendi ellerine alma ihtiyacı hissetmişti. Zirvede olmak kolay değildi.
“Güçlü kalpli insanlar mı? Elinizin altında onlardan birkaç tane olduğunu düşünürdüm,“ dedi Jinshi, neredeyse neşeli bir sesle. Maomao, daha fazla tıbbi personel talebinin Doktor Liu’nun onu Jinshi’yle birlikte göndermesini sağlamak için bir bahane olduğundan şüphelenmeye başladı.
Doktor Liu normalde İmparatorluk ailesiyle ilgilenir, diye hatırladı Maomao. Jinshi onu çağırmayı aniden bırakırsa, bir şeylerden şüphelenmeye başlayabilirdi. Ne kadar keskin görüşlü olduğunu biliyordu; onu bu kadar çetin ceviz yapan da buydu.
“Eğer seçme şansım olsaydı, başkentle çok fazla bağı olmayan birini seçerdim,“ dedi Doktor Liu. “Diyelim ki aşırı korumacı bir ebeveynleri varsa, bu işleri daha da karmaşıklaştırabilir. Üstelik kimse o kadar uzağa gitmeye can atmaz.“
Sözleri oldukça... iğneleyici başlamıştı. Hatta aklında çok spesifik biri var gibi görünüyordu. Batı başkentine yapılacak yolculuk için personelden bahsediyorlardı. Belki de Maomao’yu kafileye dâhil etmek, etrafta daha fazla doktor bulundurmanın tek nedeni değildi—ne de olsa bu, öncekinden çok daha büyük çaplı bir yolculuktu.
Geçen seferki neredeyse gizli bir görevdi. Maomao ne olup bittiğini bile anlamadan kendini kafilenin içinde bulmuştu. Grup küçük sayılmazdı ama Jinshi’nin İmparatorluk ailesinin bir üyesi olduğu düşünüldüğünde, eh, çok da büyük değildi.
Shaoh batıdaydı, Hokuaren ise kuzeyde. Li, Hokuaren’den birkaç li yüksekliğinde, neredeyse geçilmez olduğu söylenen büyük bir sıradağla ayrılıyordu. Kuzeyden gelen orduların büyük çoğunluğu aslında dağların bittiği yer olan kuzeybatıdan ortaya çıkardı. En azından saray hanımlarının sınavındaki okuma parçalarından birinin iddiası buydu.
Kısacası, eğer Hokuaren bir hamle yapacak olursa, batı başkentinin kuzeyinde ortaya çıkarlardı.
Bunu hâlâ hatırladığıma inanamıyorum. Sanırım o yaşlı cadıya teşekkür edebilirim. Madam, Maomao’nun her şeyi tek bir gecede ezberlemeye çalışmasına kesinlikle izin vermemişti.
Maomao konuşulanlara kulak misafiri olmaya o kadar dalmıştı ki, damıtıcının boşaldığını ve tuhaf bir duman çıkarmaya başladığını fark etmedi. Ta ki havayı koklayıp yavaşça, korkuyla arkasına bakana kadar. Dumanı gördüğü an koşup ateşi söndürmek için mangalın üzerine su döktü. Tepkileri hızlıydı ama yan odadakilerin o gürültülü su sıçramasını duymamasına imkân yoktu.
“Neler oluyor burada?“ diye sordu bıkkın ziyaretçi—Maomao’nun tahmin ettiği gibi, Jinshi’ydi.
“Şey, ateş nöbetindeyken biraz uyuyakalmışım,“ dedi Maomao, kasvetli bir hâlde mendiliyle suyu silerken.
“İlginç! Ateş nöbeti kapıya yaslanmayı da kapsıyor mu? Çünkü yanağında bariz bir kapı izi görebiliyorum,“ dedi Doktor Liu. Maomao elini hızla sağ yanağına kapattı ama artık çok geçti.
Maomao hiçbir şey söylemedi.
Onlar da hiçbir şey söylemedi.
Kulak misafiri olurken suçüstü yakalanmıştı—ya da belki de yanaküstü. Bakışlarını Doktor Liu’dan kaçırdı ama adam gözlerini ondan ayırmayı reddediyordu. Bunun yerine onu yakalayıp boyunduruk altına aldı.
Ah ah ah!
Zar zor dizlerinin üzerine doğruldu. Duyulmaktan o kadar da endişe etmiyor olmalılardı, yoksa onu hemen yan odada bırakmazlardı. Belli ki bu bir prensip meselesiydi.
Jinshi kahkahayı basmak üzereymiş gibi görünüyordu ve kendini tutmak için epey çaba sarf ediyordu. Basen ve Maomao’nun muhafız olduğunu tahmin ettiği iki adam daha yanında dikiliyordu. Anlaşılan yakışıklı olmak kolay değildi.
Jinshi neşesini bastırmayı başardı ve en ciddi tavrıyla öksürdü. “Doktor Liu. Size bir şey sorabilir miyim?“
“Evet efendim?“
“Bana çırak hekimlerin hâlâ tam olarak hazır olmadığını söylemiştiniz ama yeni açılan pozisyondakiler hakkında ne düşünüyorsunuz? Ofisinize atanan saray hanımları hakkında?“
“Ne demek istediğinizi tam anlayamadım. Onlar... şey, onlar saray hanımları efendim.“
“Evet ama duyduğum kadarıyla yaptıkları iş çırak hekimlerinkiyle neredeyse aynı. Yani bahsettiğiniz o zekâya, beceriye ve güce sahip olsalardı, pekâlâ onların da hekimliğe terfi ettirilmeleri düşünülebilirdi, değil mi?“
Jinshi’nin etrafındakiler ona şaşkınlıkla baktılar.
Saray hanımlarının doktorluğa terfi etmesi mi? Teorik olarak bile mümkün değildi. Doktor Liu’nun orada dikilip birinin—İmparator’un küçük kardeşi bile olsa—ona böyle şeyler dikte etmesine izin vermesine imkân yoktu. Ancak konunun üzerine gitmek sadece Maomao’nun işini zorlaştırırdı, bu yüzden sessiz kaldı.
Jinshi ile olan tanışıklığı boyunca onun nasıl düşündüğünü epey iyi kavramıştı. Yaptığı her şey ona mantıklı gelmiyordu ama burada ne söylemeye çalıştığını anlamıştı.
Ne yapmalıydı? Nasıl yardım edebilirdi?
“Böyle bir hanım tam burada efendim. Eğer kabul ederseniz,“ dedi.
“Hoh. Peki, kalbi ne kadar güçlü?“ Jinshi Maomao’ya sinsi sinsi baktı; bu dostça değil, muzip bir gülümsemeydi.
Seni gidi...! Arkasını toplamak zorunda kalması kimin suçuydu acaba? Aslında, belki de kıçındaki deri mükemmel bir çözüm olabilir...
Ona yüksek sesle karşılık vermemek için kendini tuttu.
“Bizim Maomao cüretkârdır, hepsi bu,“ dedi Doktor Liu. “Her şeyden önce o bir kadın. Asla bir doktor olamaz.“
Orada haklı, diye düşündü Maomao. Zaten özellikle doktor olmak gibi bir derdi yoktu—sadece bir doktorun becerilerine ihtiyaç duyacak kadar köşeye sıkışmıştı. Ben bir eczacıyım! Luomen onu böyle yetiştirmişti. Daha fazla insanı kurtarabilmek için cerrahi eğitimi almak istiyordu ama bu onu asıl mesleğinden alıkoymayacaktı.
Öte yandan, bir eczacı olarak da gururu vardı. “İlaç karıştırma konusunda bazı çırak hekimlerden bile daha iyi olduğumu söylediğinizi duymamış mıydım, Doktor Liu?“ diye sordu.
Adam ona öldürücü bir bakış attı. Maomao, bunun ona karşılık verebileceği bir durum olmadığını—sadece bu fırtınayı atlatması gerektiğini bilmenin verdiği hayal kırıklığıyla titredi.
“Bu seferlik gerçek bir hekime ihtiyacım yok. Eşdeğer becerilere sahip oldukları sürece, kasabanın kırık çıkıkçısı ya da bir eczacı olması umurumda değil. Onlara özel izin verebilirim. Bu şartlar altında bana en az iki kişi daha bulamayacağınıza emin misiniz?“ dedi Jinshi. Açıkça ifade ettiğinden çok daha fazlasını kastettiği belliydi. Maomao bu ses tonuna oldukça aşinaydı; arka saraydayken bu ton her zaman en can sıkıcı isteklerinin habercisi olurdu.
Bu, ondan şimdiye kadar yapmasını istediği her şey kadar baş belası bir iş olacaktı ama aynı zamanda Maomao’nun entelektüel merakını tatmin etmeyi de vaat ediyordu. Bir daha böyle bir şans eline geçmezdi. Eğer Doktor Liu’yu ikna edebilirlerse, tamamen yeni bir şey öğrenme fırsatı yakalayacaktı. Kalbinin hızla çarpmaya başladığını hissetti; buna hoş bir heyecan ve kesinlikle daha az hoş olan soğuk bir ter eşlik ediyordu.
Yumruklarını sıktı. Doktor Liu ona uzun ve sert bir bakış attı; bu bakış ona açıkça reddetmesini söylüyordu.
Bunu yapamam, diye düşündü. Bunun yerine Jinshi’nin önünde tek dizinin üzerine çöktü. “Ben bir eczacıyım efendim, eğer beni gerçekten kabul ederseniz.“
Jinshi’nin dudaklarının kenarları yukarı kıvrıldı. “Onu duydunuz. Sizin profesyonel görüşünüz nedir, Doktor Liu?“
Doktor Liu bir an için Maomao’ya sessizce ve ters ters baktı. Oysa Maomao, çıraklarla ve diğer asistanlarla karşılaştırıldığında onun işine hakkını vereceğini ummuştu. Kadın olması gerçekten bu kadar büyük bir sorun muydu?
En sonunda, “Dediği gibi, o bir eczacı. Ancak otlarla tedavi edilemeyecek bazı sorunlar vardır,“ dedi.
“Bu konuda bir şeyler yapmak onun tıbbi amirinin işi değil mi? Eğer otlardan daha fazlasını bilmesi gerekiyorsa, ona öğretilemez mi?“
Maomao saygıyla eğildiği için Doktor Liu’yu göremiyordu ama o an dişlerini sıktığını ve öfkesini bastırmaya çalıştığını biliyordu.
“Gerekeni yapacağınızdan eminim doktor,“ dedi Jinshi ve ardından odadan çıktı. Basen itaatkâr bir şekilde onu takip etti ama Doktor Liu’ya sempatik bir bakış atmayı da ihmal etmedi.
Jinshi’nin gidişiyle birlikte o sessiz bakış daha da yoğunlaştı. Maomao’nun sunabileceği tek şey zayıf bir gülümsemeydi.
“Uzat kafanı. Bir kere vuracağım ve ödeşeceğiz.“
“Peki efendim...“
Adamın eklemi kafatasına sertçe çarptı. Aslında epey acıtmıştı—yaşlı madama bile taş çıkartabilirdi.
“Bununla kurtulduğuna dua et. Argh! Lanet olsun o Luomen’e. Başıma tam bir bela sardı!“ Doktor Liu sandalyesine yığıldı ve öfkeyle piposunu tüttürmeye başladı. Demek hikâyeyi Luomen’den duymuştu!
Belki de aptala yatmayı planlıyordu.
O hâlde bir bakıma Jinshi’nin gelmesi çok büyük bir şanstı.
Doktor Liu hâlâ açıkça sinirli bir hâlde piposunu tüttürmeye devam ediyordu.
“Sigara içmeniz doğru mu efendim?“ diye sordu Maomao, tabelayı işaret ederek.
“Şu an mı? Evet! Bu seferlik görmezden gelme nezaketini göster. Yan odada temizlemen gereken şeyler yok muydu senin?“
Uf, şu asabiyete bak.
Yine de Maomao onu daha fazla kışkırtmamak gerektiğini biliyordu. Yan odaya geçti, sular altında kalmış mangala ve kırık damıtıcıya baktı ve başını ellerinin arasına aldı.
Sadece damıtıcı bile onun altı aylık maaşına bedeldi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.