Bölüm...
Drama,History,Mystery,Seinen,Slice of life

Bölüm 187

Cilt 9 Bölüm 13 - Gyoku-ou
Yazar: Animecireyiz6325 Grup: 8bit no Sekai Okuma süresi: 15 dk Kelime: 3.743

Çeviri: Animeci_Reyiz

13. Bölüm: Gyoku-ou

Rikuson’un elindeki tüy kalem parşömenin üzerinde hızla kayıyordu. Hızlı yazmaya bu kadar elverişli olan bu sıkıştırılmış formdaki imzalardan şimdiye kadar kaç tane atmıştı acaba? Kendi versiyonunun değişmediğinden emin olmak için ara sıra orijinaliyle karşılaştırıyordu.

Başkentteyken tek yapması gereken bir kâğıt parçasına mühür basmaktı; bu yöntem elini böyle yormuyordu. Bileğini sallamak için bir an durdu ve kâğıda baktı.

“Efendi Rikuson. Bunlarla da ilgilenebilir misiniz acaba?“ Bir memur daha fazla evrakla geldi. Buraya gelen beşinci bürokrattı; hafif aksanından Rikuson onun Kaou Eyaleti’nden geldiğini tahmin etti. Kulak memeleri biraz büyüktü, geleneksel olarak bereketle ilişkilendirilen bir şekildi bu. Sol omzu da sağa göre biraz daha aşağıdaydı; belki de her şeyi sağ tarafında taşıma gibi bir alışkanlığı vardı.

“Teşekkürler. Şuraya koyabilirsiniz,“ dedi Rikuson.

“Peki efendim.“

Bu yeni şeyler, eh, angaryaydı. Ya da en azından vali bunları böyle görüyordu.

Isei Eyaleti nüfusunun büyük bir kısmı, doğu ile batıyı birbirine bağlayan ticaret yolları üzerindeki şehirlerde toplanmıştı. Bu “angarya“, ana ticaret yollarından uzak kırsal kesimlerde yaşayan köylülerin dilekçelerini içeriyordu. Şehirlerde değil, köylerde. Mezralarda. Çoğu bir tür çiftçiydi; hayvan yetiştiricisi ya da üzüm yetiştiricisi—kurak iklime dayanabilecek şeyler. Bazıları sulama kanalları inşa edilmesini istiyor, diğerleri giderek sıklaşan gece haydut saldırıları yüzünden hayvanlarını kaybettiklerinden şikâyet ediyordu. Buğday hasadı son zamanlarda berbattı ve birinin gelip bakmasını isteyen birkaç dilekçe vardı.

“Ha ha ha!“ Rikuson ne olduğunu anlamadan kahkahayı basmıştı, bu da uzaklaşan bürokratın ona güvensiz bir bakış atmasına neden oldu.

İmparatorluk şehrinden buraya geleli altı aydan fazla olmuş olmalıydı.

İddiaya göre, başkentin siyasetini anlayan birini istedikleri için buraya gönderilmişti ama ona verilen tek şey bunun gibi angarya işlerdi. Bunca zaman içinde değişen tek şey, Rikuson’un bu işte daha iyi ve daha hızlı hâle gelmesiydi, bu da sadece ona yapması için giderek daha fazla iş verildiği anlamına geliyordu.

“Bana güvenmedikleri hissine kapılıyorum,“ diye homurdandı kendisine tahsis edilen boş ofise. Sağ elini tekrar çalıştırdı—tendinitin yaklaşmakta olduğunu hissetmeye başlamıştı—ve kâğıtlara bir kez daha göz attı. Her gün bakması için yeterince evrak verildiğinde o bile kalıpları fark edebiliyordu. Ne de olsa (öyle düşünmeyi seviyordu) sadece fotografik bir hafızadan daha fazla yeteneğe sahipti.

“Ona her şeyi rapor ettiğimden emin oluyorum ama yine de geldiğimiz nokta bu.“

Bütün bu işleri ona gönderen Gyoku-ou idi. Eğer Rikuson bir şeyi fark eder ama rapor etmezse, daha sonra bir şeylerin temizlenmesi gerektiğinde pekâlâ gözden çıkarılabilirdi. Aslında buraya çağrılmasının asıl sebebinin bu olduğuna dair belirgin bir his vardı içinde.

Gyoku-ou, görünüşte geçici de olsa, batı başkentinin şu anki yöneticisiydi. Merkezî bölgeye gitmiş olan Gyokuen geri dönmemeye karar verirse, yerine en büyük oğlu—Gyoku-ou—geçecekti. Gyokuen’in başka çocukları da vardı ama hiçbiri Gyoku-ou kadar iradeli değildi.

“Affedersiniz.“ Başka bir bürokrat daha fazla evrakla belirdi. Daha fazla dilekçe değil, Rikuson’un üstlerine gönderdiği ve geri gönderilen kâğıtlardı. Bu bürokrat doğrudan Gyoku-ou’nun emrinde çalışıyordu ve Rikuson onu daha önce sadece iki kez görmüştü. İlki geçen yıl batı başkentine yaptıkları seyahat sırasındaydı, ikincisi ise Rikuson Gyoku-ou’ya resmî selamlarını sunmaya gittiğinde—o ve bu adam ayaküstü karşılaşmışlardı. “Bunlar iade ediliyor,“ dedi adam.

Kâğıtların üzerinde hiçbir şey yazmıyordu; ne bir imza, ne bir mühür.

“Bunu iznin reddedildiği şeklinde mi yorumlamalıyım?“ diye sordu Rikuson.

“Evet. Gerekli olabilir ama çok daha önemli işler var. Önceliklerimizi belirlemeliyiz.“

Pekâlâ. Bundan daha açık olamazdı. Rikuson’un dudaklarının kenarları yukarı kıvrıldı ve kâğıtları bir çekmeceye koydu.

“Bir şey daha var,“ dedi adam.

“Evet?“

“Efendi Gyoku-ou sizi soruyor. Hemen değil—sabahki görevlerinizi bitirdiğinizde çay içmek için bir araya gelmeyi öneriyor. Zahmet olmazsa?“

Bir davet olarak ifade edilmiş olsa da Rikuson’un reddetme lüksü yoktu. Bunun yerine, “Elbette. Öğleden sonra çanı çalmadan önce orta avludaki açık hava köşküne gelmeliyim, değil mi?“ dedi.

“Aynen öyle.“

Ardından bürokrat, açıkça başka bir ilgi göstermeden ofisten ayrıldı.

Köşk, Gyoku-ou’nun her zaman çay içmeyi sevdiği yerdi. Vahanın hemen yanındaki en serin yerdi. Rikuson tahmin edebilirdi: Ne zaman çay içilecek olsa, bütün sabah orada böcek kovucu tütsü yakılırdı.

Bu adam Gyoku-ou kesinlikle beceriksiz biri değildi. Nüfuzlu bir adamın oğluna yakışır bir eğitim almıştı ve Rikuson bile onda—belki de tüccar babasından miras kalan—batı başkentini daha müreffeh bir yer hâline getirmeye yönelik samimi bir arzu seziyordu. Gyoku-ou neredeyse dizginlenemez bir hırsa sahipti; gençliğinde gözlerinde olan bu hırs, şimdi de oradaydı.

Böylesi bir hırs, beraberinde bir tehlike unsuru da getirirdi.

“Bu da mı benim yetki alanıma giriyor?“ diye sordu Rikuson boş ofise. Çoğu zaman orada yalnız kalırdı ve kendi kendine konuşmaya başladığını fark etmişti. “Birkaç tanıdık daha edinmekten memnuniyet duysam da...“

İnsanların yüzlerini hatırlamak sadece Rikuson’un sahip olduğu eşsiz bir yetenek değil, aynı zamanda onun hobisiydi. Gördüğü her yüz için kusursuz bir hafızaya sahip olmak, aynı insanları tekrar tekrar görmenin sıkıcı hâle gelmesi demekti.

Evrakların arasında ipek, mücevher ve diğer lüks aksesuarlara ait faturalar buldu. Bunlar bir ticaret merkezinde İmparatorluk başkentinde olduğundan çok daha ucuzdu ama yine de fiyatlara bakarken gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu kaynakların ne için kullanıldığını çok iyi biliyordu. Rikuson batıya vardıktan hemen sonra genç bir kadınla karşılaşmıştı. Belki on beş on altı yaşlarındaydı ve İmparatoriçe Gyokuyou’ya çok benziyordu.

Rikuson ona etrafı gezdiren bürokrata sorduğunda, kızın Gyoku-ou’nun kızı olduğunu öğrenmişti. Bürokrat mırıldanarak birbirlerine pek benzemediklerini eklemişti—ama konuyu orada bırakacak kadar akıllıydı.

“Hırslı... Evet, öyle.“

Rikuson artık genç kadını hiçbir yerde görmüyordu. Muhtemelen günlerdir başkente doğru yoldaydı.

Dudaklarının kenarlarının tekrar yukarı kıvrıldığını hissetti ve ardından işine geri döndü, tüy kalem bir kez daha sayfaların üzerinde hızla kaymaya başladı.

Rikuson’un karşısındaki saygıdeğer şahsiyet, yanık teni dışında batı başkentinden birine pek benzemiyordu. Gür, koyu renkli bir sakalı vardı ve alışılmadık derecede derin birkaç kırışıklık dışında, Li’den gelme sıradan biri gibi görünebilirdi. Düz saçları yuvarlak bir yüzü çevreliyordu; batı başkentinin ortalama bir sakinine göre daha zayıftı ama sıkı ve kaslı bir vücudu vardı.

Bu kişi, söylemeye gerek yok ki Gyoku-ou idi. Baba Gyokuen cana yakın bir tüccara benziyorsa, oğul bir savaşçıya benziyordu. Kırklı yaşlarındaydı ama göbek bağlamanın çok kolay olduğu batı başkenti sakinleri arasında en az on yaş daha genç gösteriyordu. Kusursuz, beyaz dişleri muhtemelen iyi bir izlenim bırakmasına yardımcı oluyordu.

Rikuson, Gyoku-ou’nun düzgün ön dişlerine baktı, ardından gözlerini kaçırdı. “Davetinizle beni onurlandırdınız,“ dedi uzun ve yavaşça eğilerek.

“Ah, yerlere kadar eğilmene gerek yok. Otur.“

Bir erkek hizmetkâr hasır bir sandalye çekti ve Rikuson oturdu. Masada bardaklar dolusu meyve suyu vardı.

“Çayı mı tercih ederdin?“ diye sordu Gyoku-ou.

“Hayır efendim. Masa başı işi insanın canının tatlı bir şeyler çekmesine neden oluyor.“

Bardakların üzerinde buğu vardı; Rikuson yeraltı suyuyla soğutulup soğutulmadıklarını merak etti.

“Yine saygılı davranmaya çalışıyorsun. Ne o, burada gizli bir niyetim olduğunu mu düşünüyorsun?“

“Ha ha ha! Hayır ama gerginim.“ Rikuson kıkırdadı ve meyve suyundan bir yudum aldı. “İtiraf etmeliyim ki, başkentin gönderebileceği en iyi kişinin ben olmamdan dolayı hayal kırıklığına uğradığınızdan endişe ediyorum. Sizin makamınıza hiç uygun değilim.“

“Ha ha ha. Babam asla yanlış adamı seçmez, seni temin ederim. Sir Lakan’ın emrinde çalıştın, değil mi? Sadece bunun bile yetkinliğinin bir kanıtı olduğunu söyleyebilirim.“

Sir Lakan, öyle mi? Rikuson bardağını masaya bıraktı. Masanın üzerinde çeşit çeşit meyve suyu vardı.

“Sormamın sakıncası yoksa,“ dedi Gyoku-ou, ayağa kalkıp arkasını dönerek. Bakışları bir grup tüccarın üzerinde sabitlendi. “Şu grupta tanıdığın biri var mı?“

Rikuson bir saniye sonra, “Üç kişi efendim,“ dedi. “İkisi her yıl başkente gelen kervanları yönetiyor. Diğeri ise ticaretini daha çok deniz yoluyla yapıyor.“

Erkek hizmetkâr yeniden belirdi ve Rikuson’un önüne yazı gereçleri koydu. İsimlerini yazdı.

“Sadece ikisinin adını biliyorum. Ve o gruptaki diğer herkes benim için yeni.“

“Anlaşıldı. İsimleri kayıtlarımızla karşılaştırtacağım.“ Belki Gyoku-ou içlerinden birinden şüpheleniyordu—ya da belki de sadece Rikuson’un hatırlama gücünü test etmek istiyordu.

Kısa bir süre sonra bir bürokrat geldi ve Gyoku-ou’nun kulağına bir şeyler fısıldadı.

“Hımm,“ dedi Gyoku-ou memnun bir sesle. Sakalını sıvazladı. “Etkileyici. İki konuda da haklıydın.“

“Sadece tesadüfen tanıdım,“ dedi Rikuson yine alçakgönüllü bir şekilde eğilerek.

“Ne tuhaf. Her gün onlarca, yüzlerce yüz görüyor olmalısın ama yine de onları hatırlıyorsun. Biliyor musun, başkentte La klanı üyelerinin hepsinin oldukça sıra dışı yeteneklerle donatıldığını iddia ederler. Onlardan biri olmadığına emin misin? Sir Lakan’a neden hizmet ettiğini açıklayabilir.“

“N-Ne münasebet efendim!“ Rikuson o gün ilk kez yürekten güldü. Batıya geldiğinden beri duyduğu en komik şey olabilirdi bu. Hiçbir gezgin komedyen, Rikuson’un damarlarında La kanı akabileceği şakasından daha komik bir şaka yapamazdı. “O klan... kalıpları yıkan insanlarla dolu, öyle diyelim. Bana gelince... Hımm. Benim yaptığım daha çok bir alışkanlık.“

“Alışkanlık mı?“

“Evet efendim. Annem bana insanların yüzlerini asla unutmamam gerektiğini söylerdi.“

“Ah, evet. Tüccar bir aileden geldiğini hatırlıyorum sanki, değil mi?“

“Öyle efendim ve bir müşterinin yüzünü unutmak, hayati bir iş ilişkisini riske atmak demektir. Annem bana hatırlamanın yaşamak demek olduğu konusunda uyarırdı.“ Rikuson’un kahkahası korkusunu eritmiş gibiydi, zira artık rahatça konuşuyordu.

“Görünüşe göre sıkı bir terbiye almışsın.“

“Evet efendim.“

Rikuson sessizliğin anın tadını çıkarmasına izin verdi; meyve suyundan bir yudum aldı. Tam da saygıdeğer stratejistin meyve suyu içme alışkanlığını anımsıyordu ki Gyoku-ou beklenmedik bir şey söyledi.

“Sence Sir Lakan bu meyve suyunu sever mi?“

“Efendi Lakan’ın ağzına içki sürmediğini biliyorsunuz?“

“Kim bilmez ki?“

Rikuson bu hikâyenin çok iyi bilindiğinin farkındaydı. Ne de olsa o adam bir yerden geçtiğinde sanki bir tayfun esmiş gibi olurdu—ve fırtınadan sonra ortalığı temizlemek Rikuson’a düşerdi.

“Batı başkentine geldiğinde bu meyve suyundan biraz bulunduracağımdan emin olabilirsin,“ dedi Gyoku-ou.

“Buraya geldiğinde mi efendim?“ diye tekrarladı Rikuson, gafil avlanmıştı. Aniden ince bir ter tabakasıyla kaplandığını fark etti.

“Ah, yine gerildin. Evet, sanırım bunu ilk kez duyuyorsun. Sana küçük bir sır vereyim.“ Anlaşılan nihayet Gyoku-ou’nun tartışmak istediği konunun kalbine gelmişlerdi. “Sir Lakan şehrimize geliyor—yanında İmparatorluk ailesinin küçük kardeşiyle birlikte.“

Neredeyse İmparatorluk ailesi üyesinin sadece bir teferruat olduğunu ima eder gibi bir tonu vardı.

Rikuson dudaklarının kenarlarını zorla bir gülümsemeye dönüştürdü ama içinden derin bir iç çekti.

Soru: 300.000 kişi bir yılda ne kadar yemek yer?

Cevap: Ne yediklerine bağlı.

Cevap o kadar saçmaydı ki Rikuson öfkeyi aşıp düpedüz bir inançsızlığa ulaştı.

Bu ani çay partisinden sonra birkaç kişiyle konuşma fırsatı bulmuştu—hepsi de ticarete aşina kişilerdi. Ona daha mantıklı cevaplar verebileceklerini ummuştu.

“Kesin bir şey söylemek imkânsız. Batı bölgeleri Kae Eyaleti kadar verimli değildir. Pirinç burada merkezî bölgeye kıyasla çok daha büyük bir lükstür.“

Bu gerekçeyi duymuştu. Hem de defalarca.

Pirinç yoksa buğday. Buğday yoksa karabuğday. Olası ikame yiyecekler arıyor, her birinden ne kadar tedarik edebileceklerini bilmek istiyordu. Hesaplamaları defalarca yapmıştı ama o bir matematikçi değildi; cevabı bulamıyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, batı başkentindeki bürokratların hiçbiri Rikuson için o kadar zahmete girmeyecekti. Sadece başından savılıyor, bir yabancı muamelesi görüyordu; ya da zincirin daha yukarısındaki birinin onları durdurduğunu iddia ediyorlardı; ya da çok meşgul olduklarını ve vakit ayıramayacaklarını söylüyorlardı.

“Sanırım Ay Prensi hep böyle hissediyordu,“ dedi Rikuson, iç çekmesine engel olamayarak. O kadar genç bir adam olmasına rağmen, Lakan’ın müdahalelerinin sık sık kurbanı olan o asilzade çok sıkı çalışıyordu. Ne yazık ki çok çalışmak yeterli değildi. İmparatorluk ailesinin bir parçası olmak, takdir ve kabul görmek için herkesten daha parlak bir şekilde ışıldamanız gerektiği anlamına geliyordu.

Rikuson ofisine doğru koşar adım geri döndüğünde dışarıda bekleyen bir ulak buldu. “Kae Eyaleti’nden bir mektup efendim,“ dedi adam.

Rikuson’a küçük bir kutu verdi—Rikuson’un gözünde pek de mektup sayılmazdı. Kutu, dekoratif bir fiyonk şeklinde bağlanmış bir iple kapalı tutuluyordu. Başkentteyken sık sık böyle mektuplar alırdı. İpin nasıl bağlanacağını belirleyen bir dizi ezoterik kural vardı ve bir kez çözüldüğünde kolayca tekrar bağlanamazdı.

Bu fiyonkları çözmenin bir püf noktası vardı ve Rikuson bunu biliyordu ama dürüst olmak gerekirse o an böyle şeylere ayıracak pek enerjisi yoktu. Bunun yerine bir bıçak alıp düğümü kesiverdi.

Destenin en üstünde, Lahan’ın yazışmalarına eklemeyi sevdiği o oyuncu küçük dokunuş olan, çılgınca stilize edilmiş bir L harfi taşıyan bir sayfa vardı.

Lahan, Lakan’ın yeğeniydi, bu yüzden genellikle aynı amaçlar doğrultusunda çalışırlardı. Rikuson, Lahan’ı bir meslektaştan çok bir arkadaş olarak görmüştü ama sonunda, diye düşündü buruk bir şekilde, her zaman sadece iş hakkında konuşmuşlardı.

“En azından ne yaptığını biliyor.“ Lahan bir sayı adamıydı ve Rikuson’a tam olarak istediği verileri sağlamıştı.

Pirinç için her tan yaklaşık 150 kilogram ürün verirdi, bu da kabaca bir kişiyi bir yıl boyunca doyurmaya yeterdi. Elbette pirinç diğer gıda maddeleriyle karıştırılırsa bu süre uzatılabilirdi. Buğday, soya ya da patates eklediklerinde verimin nasıl etkileneceğine dair detaylı hesaplamalar vardı. Dahası Lahan, her birinin ne kadar kolay muhafaza edilebileceğini, çeşitli mahsullerin likiditesini ve hatta mevcut piyasa fiyatlarını bile belirtmişti.
“Bize sadece patateslerini kakalamaya çalışacağından korkmuştum. Sanırım ona bir özür borçluyum.“

Lahan’ın babası patates yetiştiriyordu ama patatesler pirinç ya da buğday kadar iyi dayanmıyordu ve Lahan’ın ailesi şu sıralar patateslerin daha uzun süre dayanmasını sağlamanın ya da başka şekillerde işlemenin yollarını geliştirmeye çalışıyordu.

Kıvrımlı sayı sütunları Rikuson’un başını döndürdü. Lahan’ın onları düzgünce organize ettiğinden hiç şüphesi yoktu ama bir yığın sayıya bakıp işin gerçeğini algılayabilen insan nadir bulunurdu. Rikuson zorunluluktan sayılara aşina olmuştu ama çoğu insan için dükkândaki fiyatları ayrıştırabilme yeteneği ihtiyaç duydukları tüm matematik bilgisiydi.

Rikuson sayfaları dalgın dalgın çevirdi. Çoğu salt veriden ibaretti ama bir sayfada bir not vardı: *Yakında ilginç şeyler olacak.*

“Sanırım haberi var,“ dedi Rikuson.

Lakan batı başkentine gelecekti. Lahan muhtemelen Rikuson’a küçük bir şok yaşatmak umuduyla bu notu karalamıştı ama ne yazık ki Gyoku-ou onun sürprizinin altından halıyı çoktan çekmişti.

Rikuson gülümseyerek mektubu kutusuna geri koydu. Sonra kestiği bağı eline aldı.

“Hımm.“ Şimdi keşke kesmeseydim diyordu. Çekmecelerini karıştırdı, yerine koyabileceği bir şey bulmayı umarak ve kutunun etrafına bağladığı bir parça kenevir ipi buldu. Nasıl düğümlediğini hatırladığı sürece, birinin onu açıp tekrar bağlamaya çalışıp çalışmadığını anında anlardı.

Kutuyu en alt raftaki bir sandığa yerleştirdi ve iyice bir gerindi. “Sanırım küçük bir yürüyüşün vakti geldi.“

Evet, son günlerde kendi kendine çok daha fazla konuşuyordu. Masa başı iş yüzünden psikolojik olarak tükendikleri için işi bırakan memurlar olduğunu duymuştu; belki de kendisi de aynı yoldan gidiyordu.

Önce bir çay partisi, şimdi de bir yürüyüş. Dışarıdan bakan birine işini savsaklıyormuş gibi görünebilirdi ama normalde o kadar çalışkandı ki. Buna katlanmak zorundaydılar.

“Acaba bugünlerde dışarıda teftişe çıkmama izin verirler mi?“ Bu da annesinin ona söylediği başka bir şeydi: Sahada neler olup bittiğini bilmeyen bir tüccar hiçbir şey satamaz. Bu sözleri duyalı çok uzun zaman olmuştu ama hâlâ hatırlıyordu.

Belki de bir dilekçe için olduğunu iddia ederek onu çiftçi köylerini görmeye göndermelerini sağlayabilirdi. Avluda bir tur atarken, seferini onaylamaları için durumu nasıl açıklayabileceğini düşündü.

Yürürken bağırışlar duydu. Seslere doğru yönelerek yolunu değiştirdi ve seslerin iri yarı adamlara ait olduğunu keşfetti. Kavga ediyor gibiydiler; bir grup adam bir çember oluşturmuştu ve ortada ikisi birbiriyle boğuşuyordu. Ah: Güreşiyorlardı.

Bağıran adamların hepsi gülümsüyor ve kahkaha atıyordu; eğleniyorlardı. Rikuson hepsinin asker olduğunu hatırladı. Başlarındaki mendillerin hepsi aynı renkti, mavinin bir tonu. Kuşaklarının renklerinden hepsinin farklı rütbelerde olduğuna karar verdi.

Rikuson maça daha yakından bakmak için adamların arasına daldı. Maç bittiğinde, galibin yakından tanıdığı biri olduğu ortaya çıktı: Gyoku-ou idi. Az önce onunla çay yudumlayan adam şimdi bir güreş maçını kazanıyordu.

Birlikleriyle birlikte terleyip gülerek orada dikilirken, koca bir şehrin hükümdarı gibi görünmüyordu. Etrafındakilere, astlarının duygularını paylaşan biri gibi görünmüş olmalıydı.

Rikuson yutkunmadan edemedi. Gyoku-ou’nun adamlarıyla sadece gözlerine girmek için güreştiğini sanmıyordu. O da en az onlar kadar bundan keyif alıyordu.

Rikuson, Gyoku-ou’nun onu fark etmesini istemedi. Eğer vali onu güreşmeye davet ederse, ikiye katlanmaktan korkuyordu. Sadece biraz mola vermek istediği için yürüyüşe çıkmış olmanın verdiği suçluluk duygusu onu katılmaya mecbur bırakırdı.

Topuklarının üzerinde dönüp ofisine geri dönmeye karar verdi. Biraz temiz hava almaya çalışmaktansa kendini işine vermek birden daha iyi bir fikir gibi görünmüştü. Ne de olsa batı başkentine, Gyoku-ou’nun tek başına altından kalkamadığı fazla işlerin halledilmesine yardım etmek için gönderilmişti. Rikuson’un üzerindeki yük ağırdı, evet, ama valinin de yapması gereken kendi işleri yok değildi. Askerleriyle geçirdiği bu dostane an bile, onların kalplerini ve zihinlerini kazanmanın etkili bir yolu olarak iki kat işe yarıyordu.

Rikuson uzun zaman önce izlediği bir oyunu hatırladı. Oyunda bir general, her an kılıçtan geçirilebilecekleri savaş meydanıyla yüzleşmeden önceki o kısacık keyif anında, bütün geceyi birlikleriyle içki içerek geçiriyordu. Gyoku-ou da o generale çok benziyordu. Bu dünyada başroller ve figüranlar vardı. Rikuson, kendisinin ilk gruptan olmadığını biliyordu.

Savaşta olan bir ülkede, onun rolü kayda değer hiçbir şey yapmadan ölmek olurdu. Barışın hüküm sürdüğü bu dünyada ise ufak tefek işler ve ıvır zıvır görevler yapmaktı.

Gyoku-ou farklıydı. O bir başroldü, aksiyonun tam kalbindeydi.

Rikuson gibi değildi.

Rikuson bir kez daha derin bir iç çekti.

“Sanırım batı başkentinin ona ihtiyacı var.“

Gyoku-ou savaşta olduğu kadar barışta da sahneyi çalabilirdi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi