Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 117

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 9 dk Kelime: 2.359


 Talia, ellerindeki giysilere buz gibi bir bakışla baktı.
“Ne zamandan beri pezevenklik yapmaya başladın?“
Alay dolu sesi duyulur duyulmaz, dadının yüzü çirkin bir ifadeyle buruştu.
Talia ise ona aldırış etmeden pencerenin önünden indi ve yatağa doğru yürüdü. Fakat dadı geri çekilmeye niyetli değildi.
“Gerçek şu ki, siz ikiniz evliliğinizi bile gerektiği gibi tamamlayamadınız. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Yüce Büyük Dük Hazretleri dilerse bu evliliğin iptalini istediği an talep edebilir!“
Önünü kesen kadına soğuk gözlerle bakan Talia, ansızın elbisesinin geniş eteklerini kaldırdı.
Terden sırılsıklam olmuş giysilerini başının üzerinden çıkarıp attığında, eğrilmiş bacaklarıyla acınacak kadar zayıflamış çıplak bedeni gözler önüne serildi.
Dadı hemen bakışlarını yere indirdi.
Bunu gören Talia kuru bir kahkaha attı.
“Yüzüme doğru dürüst bakmaya bile cesaret edemiyorsun; buna rağmen bu iğrenç bedenle kendimi bir erkeğin kollarına atmamı mı söylüyorsun?“
“...Yine de denemelisiniz.“
Dadı, gözlerini yerden ayırmadan güçlükle konuştu.
“Görünüşe bakılırsa Büyük Dük Hazretleri size tamamen kayıtsız değil. Bayıldığınızda size nasıl özen gösterdiğini gördünüz. Cenaze işleriyle ve unvanın devriyle boğuşmasına rağmen yemeğinizi yiyip yemediğinizi, ilaçlarınızı alıp almadığınızı sürekli kontrol ettiriyor. Eminim siz isterseniz sizi geri çevirmez.“
Az önceye kadar alaycı biçimde burnundan soluyan Talia’nın yüzündeki tebessüm bir anda silindi.
“Yani bana yalvarmamı mı söylüyorsun?“
“Bunu böyle küçümseyerek söylemeyin. Bu aynı zamanda sizin iyiliğiniz için de. Bir çocuğunuz olursa Büyük Düşes olarak konumunuz...“
Bu kadar hesapçı sözler sabrını bir anda tüketti.
Talia sertçe masaya vurdu.
Kaseler, tabaklar ve porselen eşyalar yere savruldu; odanın içinde paramparça olan camların sesi yankılandı.
Sıçrayan birkaç cam parçası ayaklarının üzerine saplandı.
Hiç aldırış etmeden şöminenin yanındaki şamdanı kaptı ve bütün gücüyle duvara fırlattı.
“Defol buradan!“
Dadı, bir an gecikmeyle çığlık attı ve kapıya doğru can havliyle kaçtı.
Talia, kadının yere attığı elbiseyi kavrayıp iki yana sertçe çekti.
Kumaş yırtılırken çıkan ses odada yankılandı.
Parçalanan elbiseyi umursamazca bir kenara fırlattı, yatağa gidip yorganı başına çekti.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu.
Sonunda, temkinli bir kapı tıklatmasının ardından yumuşak bir kadın sesi duyuldu.
“Ekselansları, ayağınızı yaraladığınızı duydum. Yaranızı tedavi etmek için geldim.“
Talia cevap vermedi.
Sessizliğini izin olarak yorumlamış olmalıydı; kapının açıldığını ve hafif ayak seslerinin yaklaştığını duydu.
“İzninizle yaranıza bakayım.“
Kadın yorganı kaldırınca, kana bulanmış ayağı ve bacağı ortaya çıktı.
Daha önce üzerine iyileştirme büyüsü uygulayan şifacı, temiz bir sargı bezi çıkarıp bacağını dikkatle sardı.
“Ağrınız nasıl?“
“...“
“Eğer isterseniz ağrı kesici...“
“Annem sana bunun dışında özel olarak başka bir şey söyledi mi?“
Ani soru üzerine kadın sustu.
Talia, onun katılaşan yüzünü dikkatle izledi.
Uzun süren tereddüdün ardından kadın, sanki bir sırrını itiraf ediyormuş gibi konuştu.
“...Büyük Düşes Hazretleri’nin sağlığını yakından takip etmemi emretti.“
“Çocuğu sağ salim dünyaya getirebileyim diye mi?“
Talia’nın alaycı sözleri üzerine kadının dudakları sıkıca birbirine kenetlendi.
Onu soğuk gözlerle süzen Talia başını çevirdi ve isteksizce mırıldandı.
“Artık gidebilirsin.“
“Ekselansları...“
Tam o sırada kadının yatağın yanına diz çöktüğünü hissetti.
Elinin üzerine yayılan yabancı sıcaklık karşısında irkilerek başını çevirdi.
Şifacı, ciddi kahverengi gözleriyle ona bakarak sakince konuştu.
“Ekselansları... İstemediğiniz hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsiniz.“
Talia gözlerini kırpıştırdı.
Buna haddini aşan bir müdahale diyerek alay etmesi gerekirdi.
Sıradan bir şifacı ne bilebilirdi ki?
Saçmalamayı bırakmasını ve kendi işine bakmasını söylemesi gerekirken, nedense tek kelime edemedi.
“Ben...“
Farkına varmadan aralanan dudaklarının arasından dili kendiliğinden kıpırdadı.
Bundan nefret ediyorum.
Varkas’ın bu zavallı bedenimi görmesini istemiyorum.
Annemin yerine konulan bir kukla olmaktan bıktım.
Beni asla sevmeyecek insanlar yüzünden acı çekmek istemiyorum.
Boğazına kadar yükselen sözleri büyük bir güçlükle içine gömdü.
Zayıflığını gösterirse ezilecekti.
Artık hiç kimsenin onu incitmesini istemiyordu.
Talia, elini sertçe şifacının avucundan çekti.
“Saçmalamayı bırak ve hizmetçileri çağır.“
Şifacı onu düşünceli gözlerle bir süre izledi, ardından ağır ağır ayağa kalktı.
Talia, sessizce geri çekilen kadına bakarken ansızın aklına gelen bir şeyi sordu.
“Düşündüm de... Adın ne demiştin?“
Kadının gözleri hafifçe büyüdü.
“Adım Marisen.“
Talia ismi kendi kendine tekrar etti.
Ardından kayıtsızca elini sallayarak kadını uğurladı.
Kısa bir süre sonra hizmetçiler odaya doluşarak etrafa saçılmış kırıkları temizlemeye koyuldular. Ardından Talia’nın emri üzerine onu hazırlamaya başladılar.
Talia, imparatorluk sarayından gönderilen gelin çeyizi arasındaki en göz alıcı elbiseyi seçip giydi. Saçlarını özenle ördürdü, inci işlemelerle süslettirdi.
Kurumuş kanla çatlamış dudaklarına kalınca kırmızı boya sürdükten sonra mücevher kutusunu çıkardı.
Kadife kaplı kutunun içinde Roem Şövalyeleri Tarikatı’nın armasını taşıyan küçük bir düğme, gümüşi mavi bir ay taşı, itinayla katlanmış bir mendil ve yakut bir broş duruyordu.
Talia, binlerce kez vazgeçmeye yemin ettiği hâlde bir türlü kopamadığı o eski bağların sessiz hatıralarına uzun uzun baktı.
Sonunda broşu eline aldı ve sol göğsüne iliştirdi.
Aynanın karşısına geçtiğinde, karşısında solgun yüzünü ve zayıflığını büyük bir çabayla gizlemeye çalışan bir kadın duruyordu.
O kadına sessizce sordu.
“Ne yapmaya çalışıyorsun?“
“Hâlâ karar vermedim.“
Titreyen gözbebeklerine uzun süre baktıktan sonra hizmetçileri dışarı çıkardı ve odadan ayrıldı.
Koridor pencerelerinden görünen gökyüzü her geçen dakika biraz daha kararıyordu.
Varkas muhtemelen henüz dönmemişti.
Önceki Büyük Dük’ün ölümünden beri neredeyse bütün vaktini şatonun dışında geçiriyordu. Doğu Tarikatı’nın düzenlediği neredeyse tüm dinî törenlere katılıyor; huzursuz halkı yatıştırmak ve orduyu yeniden düzenlemekle de durmaksızın meşgul oluyordu.
“Üstelik Gareth’in ardından kalan bütün yükü de sırtlandı... Böyle bir işi yetiştirebilmek için insanın on bedeni olması gerek.“
Acı bir tebessüm dudaklarına yerleşirken Talia, sessiz ve soğuk koridorda geniş merdivenlerden aşağı indi.
Artık Varkas’a ait olan Büyük Dük’ün yatak odasına ulaştığında, kapıda nöbet tutan görevliler onu görünce şaşkınlıkla gözlerini açtılar.
Kapıyı açmalarını emretmek yerine, Talia kendi eliyle kapı kolunu çevirdi.
Kapı gıcırdayarak açıldı ve aydınlık, geniş odanın içi gözler önüne serildi.
İçeride uzanan uzun gölgeyi görür görmez Talia’nın sırtı gerildi.
Varkas hâlâ askerî üniforması üzerindeydi. Ceketin düğmelerini yeni çözüyordu; belli ki daha az önce dönmüştü.
“...Bir şey mi oldu?“
Omzunun üzerinden onu baştan ayağa dikkatle süzen Varkas, gözlerini hafifçe kısarak sordu.
Bu tepki, Talia’nın hazırlanmak için harcadığı saatleri bir anda anlamsız kılmıştı.
Hayal kırıklığını içine gömerek odaya girdi ve kapıyı arkasından kapattı.
“Konuşmak istediğim bir mesele var.“
Varkas ifadesiz yüzüyle ona baktı, ardından şöminenin önündeki koltuğu çenesiyle işaret etti.
“Lütfen oturun.“
Talia ağırlaşmış bacaklarını sürükleyerek koltuğa oturdu.
Bu sırada Varkas ceketini çıkarıp duvara astı. Ardından bir kadehe elma şarabı doldurarak ona uzattı.
“Son günlerde yine iştahınızın azaldığını duydum. Yanınızda olup sizinle bizzat ilgilenemiyor olabilirim ama öğünlerinizi ihmal etmeyin. İyi beslenmeniz gerekiyor.“
Talia, dudaklarını sıkıca kapatarak elindeki kadehe boş gözlerle baktı.
Kollarını göğsünde bağlayan Varkas, uzayan sessizliği bozdu.
“Söylemek istediğiniz nedir?“
“Ben...“
Talia şaşkın bir ifadeyle başını kaldırdı.
Ne söyleyecekti?
Buraya neden geldiğini kendisi bile bilmiyordu.
Teslim olmak mı?
Direnmek mi?
Kesin olan tek şey, bir yol ayrımında durduğuydu.
Ve bu seçimi Varkas’ın yapmasına izin vermeye kararlıydı.
Titreyen sesini güçlükle toparladı.
“Ayla’nın evliliğine karşı çıktığınız doğru mu?“
Sanki kavga çıkarmaya hazırmış gibi gözlerinin içine baktı.
Varkas’ın dudak kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Son birkaç gündür gözlerimin içine bile bakmamanızın sebebi bu muydu?“
Alnına düşen saçlarını geriye itti ve kuru bir kahkaha attı.
“Ben yalnızca siyasî riskler yüzünden karşı çıktım.“
“Ama imparatorluk sarayında hâlâ Ayla’ya karşı duygular beslediğinize dair söylentiler dolaşıyor.“
Konuştukça, huysuzluk eden şımarık bir çocuk gibi davrandığını hissediyordu.
Yine de kendini durdurmadı.
“Evliliğimiz hakkındaki dedikoduları bastıracağınızı söylememiş miydiniz? İnsanların böylesine saçma söylentiler yaymasına izin vermek sizin ’dedikoduları bastırmak’ dediğiniz şey mi?“
“Bu, ikinizin güvenliğiyle ilgili bir meseleydi.“
Yorgunluğu sesine açıkça yansıyordu.
“Önceliğim Veliaht Prens Hazretleri’nin düşüncesizce hareket etmesini engellemekti. O iki kişiyi korumak benim görevim.“
Bunları söylerken sesi biraz daha sertleşmişti.
Talia sert bakışlarla ona baktı.
Varkas derin bir nefes verdi, hafifçe eğilerek bu kez çok daha yumuşak bir sesle konuştu.
“Yakın zamanda Birinci Prenses için daha uygun bir evlilik teklif edeceğim. O gerçekleştiktan sonra söylentiler de kendiliğinden sona erecektir.“
Talia sessizce ona baktı.
Sonra içi boş bir kahkaha attı.
Bu adam söylediklerinin farkında bile miydi?
Ayla’yı koruyacağını söylerken, aynı zamanda kalbine hançer saplamaktan böylesine rahat söz edebilmesi...
Garip bir şekilde içinde tarifsiz bir umutsuzluk büyüttü.
Annesi haklıydı.
Duygular söz konusu olduğunda bu adam gerçekten kördü.
Varkas için insanların kalbi önem taşımıyordu.
Onun gözünde yalnızca görevler vardı.
Ve o uzun görev listesinin en başında da muhtemelen ikizleri korumak bulunuyordu.
Büyük Düşes olarak Talia’nın yeri elbette küçümsenecek kadar değersiz değildi.
Ama hiçbir zaman Varkas’ın en önemli önceliği olmayacaktı.
İmparatorluğa karşı görevleri...
Ailesine karşı görevleri...
Hiçbir şey onların önüne geçemezdi.
“Gerçekten... son derece sadık bir insansınız.“
Varkas gözlerini hafifçe kıstı.
Bunun bir övgü olmadığını anlamıştı.
Talia yüzündeki gülümsemeyi tamamen sildi.
Zihni giderek berraklaşıyor, artık ne yapması gerektiğini açıkça görüyordu.
Gareth imparator olduktan sonra, Doğu ile savaşmayı göze alarak onun canını istediği gün...
Varkas’ın hangi tercihi yapacağı apaçık ortadaydı.
Asıl mesele, Talia’nın o kaderi hiçbir direnç göstermeden kabullenip kabullenemeyeceğiydi.
Gözlerinin önünde kendi ölümünü canlandırdı.
Sefil bir hâlde can verdiği o görüntü, çok geçmeden eski Büyük Dük’ün yüzüne dönüştü.
O adam ölümden ve ölümün ardından gelecek o bilinmezlikten korkmuştu.
Peki ya ben?
Cevap hiç tereddüt etmeden zihninde yankılandı.
Ben de ölümden korkuyorum.
Bu kadar umutsuzca çırpınmamın sebebi de buydu zaten. Çünkü çok iyi biliyordum... Kendimi koruyabilecek tek kişi yine bendim.
Bu kez de aynı.
Hayatta kalmak istiyorsam, bunu yine kendi gücümle başarmalıyım.
Bu, annesinin sözlerine boyun eğmek değildi.
Sadece...
Yaşamak istediği için savaşmaya karar vermişti.
Zihninde üst üste yığdığı sayısız bahanenin ardından Talia sonunda başını kaldırdı ve gözlerini doğrudan Varkas’ın gözlerine dikti.
“Yani... sadece görevinizi yerine getirdiğinizi söylüyorsunuz, öyle mi?“
Varkas’ın buz gibi bakışları en ufak bir kıpırtı göstermeden ona çevrildi.
Talia, her kelimeyi o soğuk gözlere kazır gibi tane tane konuştu.
“Öyleyse ben de... kocam olarak üzerinize düşen görevi yerine getirmenizi talep ediyorum.“
İlk kez...
Şimdiye dek tek bir duygu kırıntısı bile göstermeyen yüzünde belirgin bir çatlak oluştu.
Talia, o çatlağı daha da derinleştirircesine, hiçbir dolambaçlı söze başvurmadan açıkça söyledi.
“Bu gece...“
Derin bir nefes aldı.
“Yatağınıza geleceğim.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi