Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 116

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.624


Lucas, İmparatoriçe’yi dikkatle izliyordu.
Uzun ziyafet masasının baş köşesinde oturan Senevier Taren Guirta, doğulu soylularla rahat bir tavır içinde sohbet ediyordu. İmparatoriçe karşısında temkinli olmaları gereken o soylular ise adeta büyülenmişçesine onun ağzından çıkan her sözü pür dikkat dinliyorlardı.
Bu tuhaf manzara karşısında dudaklarında buruk bir tebessüm beliren Lucas, bakışlarını İmparatoriçe’nin sol yanında oturan kadına çevirdi.
İmparatoriçe göz kamaştırıcı cazibesiyle salondaki herkesi etkisi altına alırken, Talia Roem Shiokan buz gibi bir ifadeyle sessizce şarabını yudumluyordu. Aralarındaki bu keskin tezat, Lucas’ın içine açıklayamadığı bir huzursuzluk düşürmüştü.
“O kadın neden hep bu kadar kasvetli görünüyor?“
İlk bakışta ikisi birbirine öylesine benziyordu ki, görenler onları ikiz sanabilirdi.
Eğer Talia da İmparatoriçe gibi sıcak bir gülümsemeyle insanları kendine çekmeye çalışsaydı, karşı cinsin ona kayıtsız kalabilmesi neredeyse imkânsız olurdu.
Fakat o, aksine herkesi kendinden uzaklaştırmakla meşguldü. Dikenlerini kabartmış bir kirpi misali, kimseyi yakınına yaklaştırmıyordu.
Bir süre önce Büyük Düşes rolünü layıkıyla yerine getirmek için epey çaba göstermiş gibiydi. Ancak son günlerde insanlarla kaynaşmaya çalışıyormuş gibi görünme zahmetine bile girmiyordu. Ona yakınlık gösteren soylular dahi sonunda bıkıp sırt çevirmişlerdi.
“Yoksa sağlığı yeniden mi kötüleşti?“
Bu düşünce aklına gelir gelmez Lucas gözlerini kıstı.
Her zamankinden daha solgun görünen Talia Roem Shiokan, masadaki mum alevine boş bakışlarla dalıp gitmişti.
Gerçekten de hiç iyi görünmüyordu.
Tam içinde belirsiz bir huzursuzluk yükselirken ve oturduğu yerde kıpırdanırken, Varkas ağır adımlarla ziyafet salonuna girdi.
Lucas farkında olmadan gerildi.
Sadece onun salona girişi bile az önce neşeyle dolup taşan havayı bir anda dondurmuş gibiydi.
Belli ki bunu hisseden yalnızca kendisi değildi. Masanın etrafında bulunan herkes gergin ifadelerle İmparatoriçe ile Varkas arasındaki sessiz mücadeleyi izliyordu.
“Sizi görmek öylesine zorlaştı ki... Artık biraz hayal kırıklığına uğramaya başladım.“
Salondaki tuhaf sessizliği ilk bozan kişi Senevier oldu.
Şarap kadehini dudaklarına götürüp hafifçe yudumladıktan sonra kırgınmış gibi yaparak konuştu.
“Eski meslektaşlarınızla uzun zaman sonra hasret gidermeniz elbette güzel. Ama bana ve kızıma da biraz ilgi göstermelisiniz.“
“Size herhangi bir rahatsızlık verdiysem gerçekten özür dilerim.“
Başköşeye ulaşan Varkas, sakince karşılık verdikten sonra yerine oturdu.
“Bu süre zarfında İmparatorluk Sarayı’nda pek çok hadise yaşandı. Çeşitli görüşmeler arasında vakti nasıl geçirdiğimizi fark edemedik. Affınıza sığınıyorum.“
İğneleyici sözlerin ardından İmparatoriçe’nin dudaklarında pürüzsüz, ürpertici bir tebessüm belirdi.
Lucas, onun sarsılmaz tavrı karşısında içinden başını salladı.
İmparatoriçe şu anda fiilen düşman topraklarının tam ortasındaydı. Üstelik kendisine eşlik eden elçilerin yarısı Roem Şövalyeleri’ne mensuptu. Başka bir deyişle, siyasi rakipleri tarafından kuşatılmış durumdaydı.
Buna rağmen nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu?
Hilal gibi kıvrılan gözleriyle İmparatoriçe yumuşak bir sesle konuştu.
“Umarım verimli görüşmeler gerçekleştirmişsinizdir.“
Ziyafet salonunu yeniden ağır bir sessizlik kapladı.
İmparatoriçe, Varkas’ın kendisini durdurmak için çırpındığının gayet farkındaydı.
Varkas da bunu gizleme gereği duymuyordu.
Lucas bakışlarını usulca Talia’ya çevirdi.
Genç kadın sertleşmiş yüzüyle şarap kadehini sıkıca kavramış, alt dudağını ısırıyordu.
Belli ki kocasının bütün gayretini eski nişanlısını kurtarmaya adadığını çoktan öğrenmişti.
Lucas kadehini dudaklarına götürürken ağabeyinin okunması güç yüzüne sertçe baktı.
Babalarının lahdi aile mozolesine defnedildikten sonra resmen Shiokan Büyük Dükü’nün yaveri olarak atanmıştı.
Bu sayede son birkaç hafta içinde yalnızca Doğu’daki değil, İmparatorluk Sarayı’ndaki siyasi dengeleri de ayrıntısıyla kavramıştı.
Doğu ile muhafazakâr soylular arasında giderek derinleşen bir çatlak oluşmaya başlamıştı.
Kuzeyliler ise bu çatlağın arasına sızmaya çalışıyordu.
Üstelik amaçları yalnızca siyasi nüfuzlarını genişletmek değildi.
Son zamanlarda Balto halkı ürkütücü bir hızla askerî güçlerini artırıyor, nüfuzlarını genişletiyordu.
Bununla da kalmamış, çeşitli tüccar loncaları aracılığıyla gizlice savaş hazinesi oluşturduklarına dair kanıtlar da ele geçirilmişti.
Eğer hedefleri Balto’nun bağımsızlığıysa, en kötü ihtimalle Ayla Roem Guirta, imparatorluk ailesine baskı yapmak için bir rehine olarak kullanılabilirdi.
Birinci Prenses’e yapılan yeni evlilik teklifi, imparatorluğu ikiye bölecek bir kıvılcım hâline gelebilecek kadar tehlikeliydi.
İşte bu yüzden Varkas, Büyük Dük olarak yürütmesi gereken işleri bir kenara bırakmış; bütün vaktini Veliaht Prens ile muhafazakâr soyluları ikna etmeye ayırmıştı.
“Ağabeyim en başından Ayla Roem Guirta ile evlenmiş olsaydı, bunların hiçbiri yaşanmazdı, değil mi?“
Lucas içinden homurdandı.
Varkas, İmparator’un baskısına boyun eğmek yerine Veliaht Prens’e olan sadakatini korusaydı, bugün böylesine oradan oraya koşturmak zorunda kalmazdı.
Raedgo Kalesi’nin havası da şimdikinden çok daha huzurlu olurdu.
Belki Raina bile babasının ölümünü daha kolay atlatabilirdi.
Nazik mizacıyla tanınan Ayla Roem Guirta, o çocuğa şüphesiz sevgiyle sahip çıkardı.
Talia da yabancı bir toprakta kendine böylesine acı çektirmek zorunda kalmazdı.
“Hayır... O kadının incinip incinmemesi beni ilgilendirmez.“
Lucas düşüncelerini aceleyle dizginledi.
Onun kaygılanması gereken tek şey Shiokan Hanesi ile Raina’ydı.
İmparatoriçe ve kızı ise Doğu’yu tehdit eden baş belalarından başka bir şey değildi.
Dağılmış düşüncelerini toparlayan Lucas, sessizce ziyafet salonundan ayrıldı.
Soğukkanlı ağabeyi, tilki kadar kurnaz İmparatoriçe ve hayalet kadar solgun görünen yengesine daha fazla bakarsa başının çatlayacağını hissediyordu.
Salon boyunca yürürken boğazını sıkan ceketinin yakasını gevşetti.
Eskiden olduğu gibi hiçbir kaygı taşımadan atına binip ovalarda dolaştığı günleri özlemişti.
Hatta ömrü boyunca bu tür sıkıntılarla uğraşmak zorunda kalan ağabeyine karşı kısa süreliğine de olsa acıma hissetti.
Tutulmuş ensesini ovuştururken koridordaki pencereden arka bahçeye göz attı.
“Turgan’a gidip baksam mı?“
Neredeyse bir haftadır ilgilenemediği sevgili atını düşünerek sertleşen kaslarını gevşetmeye çalışırken, avlunun köşesinde duran iki kişinin siluetini fark etti.
Arka bahçede hizmetkârların dolaşması olağan bir manzaraydı.
Yine de Lucas olduğu yerde durup onları dikkatle izledi.
Yüzü tanıdık gelen bir kadın, elçi olduğu anlaşılan genç bir adamla ciddi bir konuşma yapıyordu.
Kadının, Talia Roem Guirta’nın özel şifacısı olduğunu hatırlaması biraz zaman aldı.
“Yoksa birbirlerini tanıyorlar mı?“
Şaşkınlıkla başını eğdi.
Genç adamın kıyafetlerine bakılırsa İmparatoriçe’nin maiyetinden biriydi.
Şifacının da Taren Hanesi’nden geldiği söyleniyordu. Bu yüzden İmparatoriçe’nin maiyetinde tanıdığı biriyle karşılaşması aslında şaşırtıcı değildi.
Yine de içinde tarif edemediği bir huzursuzluk filizlenmişti.
“Burada ne yapıyorsun?“
Tam o sırada arkasından tok bir ses yükseldi.
Lucas arkasını döndü.
Omuzlarına siyah satenden yapılmış tunikasını gevşekçe atmış olan Tyron, uzun koridorda ağır adımlarla yürüyordu.
Anlaşılan, sessizce salondan ayrılan Lucas’ın peşinden gelmişti.
Az önce gördüğü şeyi anlatmak için ağzını açtı.
Sonra ortada gerçekten şüpheli sayılabilecek bir durum olmadığını fark edince yeniden sustu.
Tekrar pencereye baktığında ise o iki kişi çoktan ortadan kaybolmuştu.
Bahçeyi tedirgin gözlerle bir süre daha tarayan Lucas, sonunda başını iki yana salladı.
“Bir şey değil.“
                                          ~~~

İmparatorluk heyeti tam bir hafta kaldıktan sonra ayrıldı.
Uzaklaşan kafileyi pencere kenarında sessizce seyreden Talia, sonunda perdeyi çekti.
Senevier ayrılmadan hemen önce bile defalarca kendi isteğine uymasını emretmişti.
Talia tek kelime etmemişti.
Ama İmparatoriçe, Talia’nın emrine karşı gelmeye cesaret edemeyeceğinden son derece emindi.
Hayır...
Belki de bundan tamamen emin değildi.
Gitmeden önce sadık hizmetkârının içine yeniden umut tohumları ekmeyi ihmal etmemişti.
“Düğünü bu gece mutlaka tamamlamalısınız.“
Dadı, sandığın içinden İmparatoriçe’nin kendisine “hediye“ olarak verdiği yarı saydam ince kumaşı çıkarırken kararlı bir sesle konuştu.
“Artık cenaze merasimleri de sona erdiğine göre bunu daha fazla ertelemeniz için hiçbir sebep kalmadı.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi