Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 25

Aralarındaki Duvar
Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 2.019


“Neredeydin?“
“…Bir tiyatro oyununa gitmiştim. İçim daralmıştı biraz. Beni mi bekliyordunuz?“
“Uzun zaman sonra birlikte bir yemek yiyebiliriz diye düşünmüştüm ama odanızda yoktunuz.“
Sesi her zamankinden daha alçaktı; taşıdığı ağırlık, odadaki havayı bile bastırıyordu.
İkisinin arasında huzursuzca dikilen Lina’yı yemek yemesi için önden gönderen Blair, ardından Herdin’le birlikte odaya girdi.
“Arabayı ve şövalyeleri yanınıza almadan çıkmışsınız. Endişelendim.“
İlk duyulduğunda bu sözler samimi bir kaygı gibi geliyordu. Ancak bunları söylerken gözlerinde beliren ifade, endişeden çok kuşku taşıyordu.
Blair o bakışla karşılaştığı anda, bir zamanlar duyduğu bir ses kulaklarında yeniden yankılandı.
Ben sana nasıl güvenebilirim ki?
Herdin yine ondan şüphe ediyordu.
Bu gerçeği fark ettiği anda içinde bir şey kabardı.
İki haftadır yüzünü göstermeyen adamın, tek bir dışarı çıkışı yüzünden böylesine açıkça ondan kuşkulanması... Tıpkı geçmişte olduğu gibiydi.
“Asıl mesele bu değil, öyle değil mi? Bana güvenmiyorsunuz.“
Sesindeki sertlik, engel olamadan dışarı döküldü.
Eski Blair olsaydı, onun ruh hâlini dikkatle tartar, onu kızdırmış olmaktan korkardı.
Ama artık o Blair değildi.
Nasıl karşılayacağını umursamadan, soğuk bir sesle devam etti.
“Arkamdan bir işler çevirdiğimi düşünüyorsunuz, değil mi?“
Herdin’in kaşları hafifçe çatıldı.
Onu daha önce hiç böyle görmemişti.
Öfke ve kırgınlıkla dolu o mor gözlere bakarken, kuru ve inançsız bir kahkaha döküldü dudaklarından.
Bunun tam olarak böyle olduğunu gayet iyi biliyor. Yine de böylesine şüpheli davranışlar sergilemeye devam ediyor.
İçinde biriken bütün kuşkular keskin bıçaklara dönüştü ve istemsizce dışarı taştı.
“Madem bunun farkındasınız, bundan sonra nereye giderseniz gidin şövalyelerinizi yanınıza alın. Böylece ben de artık endişelenmek zorunda kalmam.“
Herdin, her kelimeyi dişlerinin arasından ezercesine söylüyordu.
Fakat Blair’in kızarmış gözlerini görünce, söyleyeceği diğer sözleri yuttu.
Derin bir nefes verdi.
Geniş eliyle gözlerini kapatıp bir an bekledi, sonra yavaşça açtı.
Boğazı düğümlenirken kalan duygularını bastırmaya çalıştı.
“Ben—“
Blair’in yeniden sesini yükseltmesine fırsat vermeden, tonunu zorla sakinleştirdi ve arkasını döndü.
“…Üzerinizi değiştirip aşağı inin. Acıkmış olmalısınız.“
Blair, onu durduramadan uzaklaşan sırtını izledi.
Ve o sırtın üzerine, geçmişten bir anı örtüştü.
Herdin hep böyle yapardı.
Sesleri yükselmeye başladığında, bir noktada durur, arkasını döner ve giderdi.
Sanki aralarındaki uçurum daha da derinleşmeden kaçıyormuş gibi.
Oysa hiçbir şey çözülmüş olmazdı.
Blair’in göğsünü sıkan, söyleyemediği onca söz olduğu gibi kalırdı.
Ve Herdin, her uzaklaştığında aralarındaki mesafenin biraz daha büyüdüğünü hiç fark etmezdi.
Blair’in elinden yalnızca onu seyretmek gelirdi.
Uzaklaşan geniş omuzlarını...
Ardından kapanan kapının soğuk kesinliğini...
İşte aralarındaki duvar buydu.
Hiçbir zaman aşamadıkları o duvar.
Gerilemeden önce, Blair o kapıyı açmaya cesaret edememişti.
Kapıyı açıp ona sarılırsa...
Öfkesini ve gözyaşlarını ortaya dökerse...
Bütün o çarpışmanın sonunda ellerinde yalnızca ayrılıklarının kalacağından korkmuştu.
Bu yüzden o kapıyı hiç açamamıştı.
Ama...
Artık öyle yapmayacağım.
Taşmak üzere olan gözyaşlarını güçlükle bastırırken, bakışları sönük şömineye kaydı.
Bir süre ona baktı.
Sonra ağır adımlarla şömineye doğru yürüdü.
[hr]
Blair’den önce yemek salonuna inen Herdin, beklerken aperitifini içiyordu.
Bu, beşinci kadehiydi.
Yanan boğazını ıslatırken az önce yaşananları tekrar tekrar düşündü.
Kızarmış gözler.
Hafifçe titreyen bir beden.
Düzensizleşen nefesler.
En ufak bir dokunuşta yıkılacakmış gibi görünen bir kadın.
Onu biraz daha zorlaması hâlinde kötü bir şey olabileceğini bile bile, duygularını neden açığa vurmuştu?
Aptalca.
Üstelik tüm bunların ortasında, üzerinde başka bir erkeğin kokusu olup olmadığını kontrol etmek istemişti.
Bu düşüncenin saçmalığı karşısında acı bir gülüş döküldü dudaklarından.
Başka bir erkek varsa ne olmuş?
Bu düşünce zihnine yerleştiği anda, damarlarındaki kan buz kesti.
Kadehte kalan içkiyi viski içer gibi bir dikişte bitirdi ve boş bardağı masaya bıraktı.
Fakat her zamanki gibi hemen doldurması gereken Mason yerinden kıpırdamadı.
Herdin, sesine hafif bir hoşnutsuzluk karıştırarak seslendi.
“Mason.“
Ancak o zaman Mason öne çıkıp bardağı ustalıkla yeniden doldurdu.
Ardından kaygılı bir tonda konuştu.
“Aç karnına bu kadar içerseniz midenize zarar verirsiniz.“
Bu hafif azarlama karşısında, Herdin yemek salonuna girdiğinden beri ilk kez belli belirsiz gülümsedi.
“Gözünde hâlâ düşüncesiz on iki yaşındaki bir çocuk muyum?“
“Eğer on iki yaşında olsaydınız içki içmezdiniz. Böylece benim de endişelenmeme gerek kalmazdı.“
“…Ne kadar da şakasız bir ihtiyarsın.“
Herdin, Mason’un şakayı böylesine ciddiye almasını diline doladıysa da sesinde gerçek bir sitem yoktu.
Anne ve babasını on iki yaşında kaybetmiş o çocuğu, bir hanenin başına geçecek kadar büyüten kişinin Mason olduğunu çok iyi biliyordu.
Tam bu düşünceyi bir kenara bırakıp yeniden kadehini kaldırmıştı ki...
Yemek salonunun kapısı ansızın açıldı.
İçeri telaşla Ruth girdi.
“Ekselansları!“
Ruth’un sesi acele doluydu.
Herdin kadehi havada durdurdu.
Kaşları çatılırken içinde kötü bir his yükseldi.
“Düşes... bayıldı.“
Ve içini kemiren huzursuzluk, ne yazık ki doğru çıkmıştı.
[hr]
Lina dışarı kıyafetlerini değiştirmeye gittiği için, yerine Meli Blair’e banyoda yardım etmek üzere bekliyordu.
Blair, elbisesini çıkarmakta yardıma ihtiyacı olmadığını söylemiş, Meli’den banyoda beklemesini istemişti.
Ancak uzun zaman geçmişti.
Blair hâlâ gelmemişti.
Acaba elbisesini çıkarmakta zorlanıyor olabilir mi?
Endişelenen Meli banyodan çıktı ve yatak odasına yöneldi.
Yürürken, Herdin’in az önce Blair’in odasından çıkarkenki yüz ifadesi aklına geldi.
Normal zamanlarda bile Herdin’in yakışıklı yüz hatlarında insanı yaklaşmaktan alıkoyan bir soğukluk vardı.
Fakat biraz önceki hâli...
Soğukluğun da ötesindeydi.
Âdeta buz kesmişti.
Meli, Blair’e yardım etmek için içeri girdiğinde de Blair sırtını dönmüş, yüzünü göstermemişti.
O sırt...
Bir şekilde güçsüz görünmüştü.
Şimdi düşününce, banyoda beklemesini söylerken sesi de hafifçe titremişti.
İçini geç de olsa kaplayan huzursuzluk, adımlarını hızlandırdı.
Meli neredeyse koşarak Blair’in odasına geldi.
Kapıyı çaldı.
Cevap gelmedi.
Daha fazla bekleyemeyerek kapıyı açtı.
İçeri adımını attığı anda sıcak bir hava dalgası tenine çarptı.
Az önce sönük olan şömine, harıl harıl yanıyordu.
Ve onun önünde...
“Aman Tanrım! Leydim!“
Blair, şöminenin önünde baygın hâlde yatıyordu.
[hr]
Haberi alır almaz Herdin yukarı çıktı.
Aile hekimi de onunla birlikte gelmişti.
“Yoğun duygusal sarsıntı nedeniyle kısa süreli bilinç kaybı yaşamış görünüyor. Bunun dışında bir sorun görünmüyor. Biraz dinlenirse iyi olacaktır.“
Hekim muayenesini tamamlayıp ayrıldıktan sonra odaya sessizlik çöktü.
Bu sessizliği bozan tek şey Lina’nın hıçkırıkları oldu.
“Yüce Prenses Hazretleri...“
Lina, Herdin’in Blair’in başucundan ayrılmaması nedeniyle yanlarına kadar yaklaşamıyor, biraz uzakta durarak gözyaşları içinde ağlıyordu.
Ağzından dökülen hitap biçimi, Herdin’in yüzünün sertleşmesine neden oldu.
Blair bir aydan uzun süredir onun karısıydı.
Buna rağmen Lina hâlâ ona “Yüce Prenses Hazretleri“ diyordu.
Üstelik bu hıçkırıklar...
Sinirlerini bozuyordu.
Arkasına bile dönmeden emir verdi.
“…Ruth. Onu dışarı çıkar.“
Ruth, Herdin’in ruh hâlini anlayarak Lina ile Meli’yi hızla odadan çıkardı.
Sonunda odada yalnızca ikisi kaldı.
Belki de ona öyle geliyordu.
Ama Blair’in bembeyaz yüzü, her zamankinden de solgun görünüyordu.
Neredeyse hiç rengi kalmamıştı.
Buna rağmen ifadesi sakindi.
Bütün malikâneyi ayağa kaldırdıktan sonra huzur içinde uyuyan yüzüne bakarken, içinde yeniden öfke yükseldi.
Ateşten bu kadar korkan bir kadın...
Kışın ortasında bile şömineye yaklaşamayan biri...
Neden gidip şöminenin önünde bayılmıştı?
Hiçbir mantığı yoktu.
Yoksa...
Herdin sebebini tahmin etmeye başladığı sırada, Blair’in kirpikleri titredi.
Yavaşça gözlerini açtı.
Bakışları yanında oturan Herdin’e kaydı.
Göz göze geldikleri anda Herdin’in hissettiği ilk şey rahatlama oldu.
Bir an önceye kadar büyütmeye çalıştığı öfke, saçma bir şekilde dağılıp gitmişti.
Blair sessizce ona baktı.
Sonra konuştu.
“…Bayılmış mıyım?“
“Bunun olacağını bile bile bilerek şömineye mi yaklaştınız?“
“Hafızamı geri kazanmak istedim. Sürekli hiçbir şey hatırlamadığımı söyleyip bunu sonsuza dek gömülü bırakamam...“
Hafıza kelimesi dudaklarından çıkar çıkmaz, Herdin’in yüreği ağırlaştı.
Kış ortasında şömineyi yakmaya bile cesaret edemeyen bir kadın...
Kendi elleriyle ateş yakmıştı.
O anı uğruna.
Onun yüzünden.
Onun şüpheleri ve baskısı yüzünden.
Blair’in sesi düzdü.
Ne suçlama vardı ne de kırgınlık.
Belki de az önce yaşadıklarından sonra öfkelenemeyecek kadar yorgundu.
Herdin dişlerini sıktı.
Elini öyle kuvvetli yumdu ki, elinin üzerindeki damarlar belirginleşti.
“Bu, hafızanızı geri kazanmak için böylesine düşüncesizce davranmanız gerektiği anlamına gelmiyor. Bir daha asla böyle bir şey yapmayın.“
Soğuk sesi, Blair’in önceki yaşamından bir anıyla üst üste bindi.
Aynı şey o zaman da yaşanmıştı.
Herdin’in, gerçeği öğrenebilmek için ona âşıkmış gibi davrandığını fark ettiğinde...
Ve bunun işe yaramadığını anlayınca ondan uzaklaştığını gördüğünde...
Blair kendi başına hipnozu denemişti.
Bedeli ağır olmuştu.
Günlerce yataktan kalkamayacak kadar hastalanmıştı.
Uyandığında ise Herdin onu azarlamıştı.
Tıpkı şimdi olduğu gibi.
Başka hiçbir şey yapma. Sessizce otur. Her zamanki gibi.
İşte o gün, Blair onunla çatışmayı bırakmıştı.
Çünkü onunla yaşayacağı sonun neye benzeyeceğinden korkmuştu.
Ama artık öyle davranmayacaktı.
“…Ya hafızam hiç geri gelmezse?“
“Başka bir yol bulunur. Bayan Loreline bunun üzerinde çalışmıyor mu zaten?“
“Benden, on yıldır geri dönmeyen anıların birkaç sohbetle geri geleceğine inanmamı... ve o zamana kadar sizin şüpheleriniz altında yaşamamı mı bekliyorsunuz?“
Blair’in düz sesi, istemsizce yükseldi.
Bununla birlikte nefesi de giderek düzensizleşmeye başladı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi