Bölüm 121
O gece odasına döndüğünde, onu üzerinde belirgin kan lekeleri bulunan bir yatak karşıladı.
Parlak ışığın altında o izleri gördüğü anda göğsü sıkıştı; iliklerine kadar işleyen buz gibi bir ürperti bedenini sardı.
Yaralarını kontrol etmek için yeniden onun yanına gitmek istedi. Fakat genç kadının, kendisini yalnız bırakması için yalvaran yüzü gözlerinin önüne gelince tek bir adım bile atamadı.
Ne kadar süre öylece, karar veremeden, soğuk ve cansız yatağa bakakalmıştı bilmiyordu. Birden içinde bir şeyleri paramparça etme arzusu kabardı.
Canını her şey sıkıyordu. Kendisine dilediği gibi davranan o kadın… Onun peşinden sürüklenmesine izin veren kendi hâli… Ve dizginleyemediği hararetle yanıp duran, bir türlü sakinleşmeyen bedeni...
Varkas dişlerini sıktı.
O kadın, düşüncesiz ve pervasız tavırlarıyla onu daima tahammülünün sınırına kadar sürüklemişti. Bu gece de diğerlerinden farklı değildi. Kendi kendine böyle söylemeye çalıştı; fakat gerilmiş sinirleri bir türlü yatışmayı reddediyordu.
“Bugün için başka bir planınız var mı?“
Şehrin kapılarına vardıkları sırada, şimdiye dek sessizce arkasından gelen Daren ansızın sordu.
Dalgınlığından sıyrılan Varkas başını kaldırdı. Güneş, kale burçlarının ardına doğru ağır ağır alçalırken kaşlarını çattı.
Normal şartlarda şimdiye kadar Asiller Birliği’nin düzenlediği toplantıya katılmış olması gerekirdi. Fakat gündemin önemli maddeleri büyük ihtimalle çoktan görüşülüp bitmişti. Böyle bir vakitte gitmek, yalnızca anlamsız nezaket gösterileriyle vakit kaybetmekten başka işe yaramayacaktı.
Kararını gecikmeden verdi.
“Bugünlük bu kadar. Kaleye dönüyoruz.“
Bunu söyler söylemez üzengiye bastı, eyerine atladı ve atını ileri sürdü.
Kaleye ulaştığında gökyüzü çoktan soluk mor bir renge bürünmeye başlamıştı.
Başını kaldırınca doğu ufkunda ince bulutların toplandığını gördü ve gözlerini kıstı.
Yine yağmur yağacak olabilir.
Eğer öyle olursa kurtların bıraktığı izler tamamen silinecek, av çok daha güçleşecekti.
Son zamanlarda hiçbir şey yolunda gitmiyor.
Acı bir tebessüm dudaklarına ilişti.
Torque’un sırtından çevik bir hareketle yere indi ve merdivenleri tırmanmaya başladı.
Kaleye girer girmez kapıda bekleyen hizmetkârlar üzerindeki göğüslüğü ve omuzlarına dolanmış pelerini çıkarmaya koyuldular.
Varkas, uzanan elleri kayıtsız bir hareketle geri çevirdi ve geniş salonu ağır adımlarla geçti.
Tam o sırada merdivenlerden, kucağında bir tomar giysi taşıyan cüce kanından gelen genç bir kadın indiğini gördü.
Kendisini görür görmez olduğu yerde donup kalan kadının yanına yürüdü ve hiç vakit kaybetmeden sordu:
“Majesteleri bugün nasıldı?“
Hafifçe irkilen kadın hemen konuşmaya başladı.
“Gündüz biraz meyve ve az miktarda bal şarabı aldı. Akşam yemeğinde ise otlarla hazırlanmış yulaf lapasından birkaç kaşık yiyebildi. Ara öğünde de fermente keçi sütünden yapılmış bir içecek içti. Görünüşe bakılırsa midesi önceye göre epey toparlanmış. İştahı da biraz olsun arttı. Bunların hepsi Büyük Dük Hazretleri’nin gösterdiği ilgi sayesinde.“
Kadının uzun açıklamasını sessizce dinleyen Varkas, bu kez daha temkinli bir sesle sordu:
“Peki... morali nasıldı?“
“Morali...“
Kadının yüzüne mahcup bir ifade yerleşti.
Varkas, kollarındaki giysi yığınına göz attı.
Rengârenk, gösterişli kumaşlar paramparça edilmiş, düzensizce bir araya toplanmıştı.
Anlaşılan karısı bir şeye fazlasıyla öfkelenmiş, hıncını giysilerden çıkarmıştı.
“Duyacaklarıma pek de ihtiyacım yok sanırım.“
“Şey... Majesteleri yalnızca biraz hassas bir dönemden geçiyor. Ama bugün fikrini değiştirdi ve...“
Genç kadın, hanımını savunmaya çalışırken birden sustu.
Bakışlarını kaçırıp mahcup bir hâlde yere indirdi.
Varkas, devam etmesini bekledi; fakat konuşmayacağını anlayınca belli belirsiz iç çekti ve yeniden yürümeye başladı.
İkinci kattaki odasının kapısına vardığında, yüksek pencereden süzülen gün batımı ışığı mermer zemine uzun bir gölge düşürüyordu.
Varkas bakışlarını üçüncü kata çıkan merdivenlere çevirdi.
Bir an için gidip onu kendi gözleriyle görmeyi, hâlini sormayı düşündü. Ancak bu düşünceyi hemen zihninden kovdu. Kapının eşiğinden geri çevrileceğini biliyordu. O günden beri Talia odasının kapısını kilitli tutuyor, ne olursa olsun onunla görüşmeyi reddediyordu.
Ensesindeki tutulmayı ovuşturarak başını yeniden kendi odasına çevirdi.
Tam o sırada burnuna yoğun ve baş döndürücü bir koku çalındı.
Oldukça tanıdık olan bu koku, omurgasından yukarı doğru açıklayamadığı bir ürperti gönderdi.
Ne yaptığını fark etmeden kapı kolunu kavradı ve sertçe aşağı bastırarak kapıyı açtı.
“Beklediğimden erken döndünüz.“
Yatak odasına adımını atar atmaz kulaklarına serin ve yumuşak bir kadın sesi ulaştı.
Bakışlarını yatağa çevirdi.
İnce, koyu lacivert bir elbise giymiş olan Talia, beyaz çarşafların üzerine dalga dalga yayılan eteğinin içinde zarifçe oturuyordu.
Dizlerinin üzerindeki kitabı kenara bıraktıktan sonra kayıtsız bir tavırla konuşmayı sürdürdü.
“Son günlerde resmî işlerle meşgul olduğunuzu duydum. Bu yüzden gece yarısından önce dönmeyeceğinizi sanmıştım.“
“...Demek burada olma sebebin bu.“
Varkas neredeyse içgüdüsel bir hareketle kapıyı arkasından kapattı.
“Beni burada bulamayacağını mı düşündün?“
“Eğer sizinle karşılaşmak istemeseydim, neden boş bir odada bekleyeyim ki?“
Talia hafifçe dudaklarını büktü.
“Demek istediğim... Gelmeniz uzun sürecek sanmıştım.“
Kırmızıya boyalı dudaklarını hafifçe büzerek bunları söyledi.
Varkas onun sakin görünmeye çalıştığını, fakat aslında son derece gergin olduğunu hemen fark etti.
Kollarını göğsünde kavuşturdu.
Odayı dolduran yoğun koku ciğerlerine doldukça zaten diken üstünde olan sinirleri daha da geriliyordu.
Dağılan düşüncelerini toparlayıp temkinli bakışlarla ona baktı.
“Beni bekliyordun?“
“Söyledim ya.“
Talia sabırsız bir ses tonuyla karşılık verdi.
Kuruyan dudaklarını diliyle hafifçe ıslattı, ardından kısa bir an gözlerini ondan kaçırıp pencereye çevirdi.
Varkas alt karnındaki kasların gerildiğini hissetti.
Vücut ısısı yavaş yavaş yükseliyordu.
Kızgın bir aygır gibi yalnızca dişisinin kokusunu aldığı için huzursuzlanmasına öfkelenerek sert bir sesle sordu.
“Neden?“
Sesi, istemeden de olsa onu sorgulayan bir tona bürünmüştü.
Yatağa doğru birkaç adım attı ve tepeden ona baktı.
“Son birkaç gündür benden özellikle kaçmıyor muydun?“
“Ben sadece...“
Talia’nın koyu mavi gözlerinde kaygı belirip kayboldu.
Solgun yanaklarıyla bembeyaz ensesine hafif bir pembelik yayıldı; teninden yükselen koku daha da yoğunlaştı.
Varkas, terle nemlenmiş parmaklarını sımsıkı yumruk yaptı.
“Nasıl bir zamana ihtiyacın vardı?“
Talia eteğinin ucunu gergince kavradı.
“...İyileşmek için.“
Sanki boğazı sıkılıyormuş gibi güçlükle çıkan o sözler, Varkas’ın sertliğini bir anda yumuşattı.
Ciddi bir ifadeyle ona biraz daha yaklaştı.
“O gece çarşaflarda kan vardı.“
Bakışları farkında olmadan yumuşadı.
“Yaran ağır mıydı?“
“Hayır. İyiyim.“
Talia başını hafifçe salladı.
“Bunun... doğal bir süreç olduğunu söylediler.“
Varkas derin bir nefes alarak rahatladı.
Fakat genç kadının ardından söylediği sözler onu yeniden olduğu yere çiviledi.
“Artık yara tamamen iyileşti.“
Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu.
“Bundan sonra birlikte uyumamızın önünde hiçbir engel kalmadı.“
Varkas bir süre hiçbir şey söyleyemeden yüzüne baktı.
Talia aynı kayıtsız ses tonuyla devam etti.
“Bir çocuk sahibi olmak istiyorsak düzenli olarak birlikte olmamız gerekiyor.“
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Bakıcım... Bunun mümkün olduğunca sık olması gerektiğini söyledi.“
Bir an sessizlik çöktü.
Ardından Varkas boğuk ve kuru bir kahkaha attı.
Demek bu kadın, onu gerçekten de yalnızca soyunu sürdürecek bir damızlık erkek olarak görmeye kararlıydı.
Yatağın kenarında duran sabahlığı alıp sessizce Talia’nın üzerine bıraktı.
“Üzgünüm.“
Sesi soğuktu.
“Ama bu gece canım istemiyor.“
Kapıya doğru başıyla işaret etti.
“Lütfen odamdan çık.“
“Size söylemiştim.“
Talia dimdik doğruldu ve sert bakışlarla ona baktı.
“Bunu reddetme hakkınız yok.“
Sesinde kraliçelere yaraşır buyurgan bir vakar vardı.
“Bu sizin göreviniz.“
“İsteseniz de istemeseniz de yerine getirmeniz gereken bir görev.“
Varkas kaşlarını çattı.
Aklı bunun doğru olduğunu söylüyordu.
Bir varis dünyaya getirmek gerçekten de onun göreviydi.
Bugüne kadar bunu zorla istememesinin tek nedeni ise Talia’nın bir erkeğin dokunuşundan bile ne denli tiksindiğini çok iyi bilmesiydi.
Lucas hâlâ bir seçenek olduğu sürece, genç kadının bedenine gereksiz yere yük bindirmeye gerek yoktu.
Ama eğer bu isteği bizzat Talia dile getiriyorsa...
İşler değişirdi.
Derinlerde bir yerde, bir gün bu kadının onu kabul edebileceğine dair umut beslememiş miydi?
Eğer ilk adımı Talia atıyorsa, onu reddetmesi için hiçbir sebep olmaması gerekirdi.
Öyleyse...
Neden içinde böylesine güçlü bir isteksizlik hissediyordu?
“Ben ne istersem onu yapacaksınız, değil mi?“
Talia’nın sesi mağrur ve emrediciydi.
Yine de saklamayı başaramadığı korku, mavi gözlerinin derinliklerinde belli belirsiz titreşiyordu.
Varkas düşünmeden cevap verdi.
“Eğer gerçekten istediğin buysa...“
Talia’nın yüzünde aynı anda hem utanç hem de rahatlama belirdi.
Varkas gözlerini ondan ayırmadan, kararlı bir sesle konuştu.
“Ama bu kez...“
Sözlerini ağır ağır tamamladı.
“Her şey benim istediğim şekilde olacak.“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.