Bölüm 32
Blair, gözlerini ondan kaçırarak elbisesini aceleyle üzerine çekti ve yalvarırcasına fısıldadı:
“Herdin... Yatak odasına geçelim. Buraya her an biri girebilir.“
“O hâlde koridorda devam etmek zorunda kalabiliriz... Buna da razı mısın?“
Sözlerini pekiştirircesine Blair’i sıkıca kendine çekti. Aralarındaki kumaş katmanlarına rağmen bedeninden yükselen yakıcı sıcaklık açıkça hissediliyordu.
“O kadar bile bekleyebileceğimi sanmıyorum.“
Blair şaşkınlıkla dudaklarını araladı.
Onu sanki bir sonraki nefeste yutacakmış gibi üzerine kilitlenmiş o bakışlara baktığında bunun boş bir söz olmadığını anladı. Herdin gerçekten de kendini tutamayacak gibiydi.
Herdin, bir kez daha başka bir odaya geçmelerini isteyemeyecek kadar dili tutulmuş Blair’e baktı, belli belirsiz gülümsedi ve dudaklarını yeniden onun dudaklarına indirdi.
Ardından Blair’in toparlamaya çalıştığı elbisenin içine usulca elini kaydırdı; narin bedenini avucunda kavrarken alçak bir sesle mırıldandı:
“İstediğin de buydu, değil mi?“
Benim, sen ne istersen iste, kendi istediğimi yapmam.
Çünkü senin de söylediğin gibi... Ben yalnızca seni isteyen bir adamım. Başka hiçbir şey değil.
Herdin başını eğip Blair’in tenine dişlerini geçirdiği anda genç kadının sırtı istemsizce yay gibi gerildi.
Yumuşak dudaklarıyla onu acımasızca baştan çıkarırken bu kez ayak bileğini yakaladı. Blair’in kendi ön kolundan bile ince olan narin bileğini kavrayan eli ağır ağır yukarı süzüldü ve eteğinin altına girdi.
“Herdin...!“
Blair bacaklarını kapatmaya çalıştıysa da Herdin çoktan aralarına girmişti. Kımıldaması bile mümkün değildi.
Dudaklarının kendiliğinden aralanmaması için alt dudağını sertçe ısırdı.
Tam karşısındaki çalışma odasının kapısı ona korku veriyordu.
Ne var ki o korku bile, kendisini yavaş yavaş içine çeken baş döndürücü hazza engel olamıyordu.
Artık neredeyse tamamen çalışma masasının üzerine uzanmış hâlde, başının üzerindeki pencereden görünen gökyüzüne boş gözlerle baktı.
Tek bir bulutun bile olmadığı kış seması, berrak bir ışıkla parıldıyordu.
O manzaraya dalan mor gözleri ağır ağır kırpıldı.
Ve zihninden tek bir düşünce geçti.
Artık hiçbir önemi yok.
Eğer istediği buysa...
Tam o anda iri bir gölge Blair’in üzerine düştü; ağır bir beden onu tamamen örttü.
Üzerine çöken o ezici duygu seline dayanamayınca elinin tersini dişlerinin arasına aldı.
Fakat Herdin iki elini de tek eliyle yakalayıp başının üzerine sabitledi.
Blair öfkeyle ona baktı; ses çıkarmamak için dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.
Bunu gören Herdin’in kaşları hafifçe çatıldı.
İnatçı kadın...
Bu anlamsız direnişi hem sinir bozucuydu hem de gereksizdi.
Ama bundan nefret etmiyordu.
Aksine...
Tam da Blair’e yakışacak kadar inatçı oluşu, onu tuhaf biçimde sevimli kılıyordu.
Gözleri yaşarmak üzere olduğu hâlde tek bir ses çıkarmamak için direnen Blair’e doğru eğildi.
Alt dudağını usulca dudaklarının arasına alıp bıraktı ve fısıldadı:
“Dudaklarını ısırmayı bırak.“
Blair bir süre nefesini tuttu.
Sonunda sessizce teslim oldu.
Bunu gören Herdin’in içinde tarifsiz bir hoşnutluk yükseldi.
Genç kadının kızarmış yanaklarına, kulak memelerine art arda öpücükler kondurdu.
“Herdin...“
Blair adını fısıldarken iki kolunu onun boynuna doladı.
Herdin, adının o şekilde söylenişini seviyordu.
İncecik...
Titrek...
Ne yapacağını bilemeyen bir sesle...
Ve Blair’in, sanki onu bırakırsa kaybolacakmış gibi bedenine sıkıca sarılışını da seviyordu.
Öylesine seviyordu ki...
Bunca zamandır arzularını bastırmaya çalışmış olmasına acıyacak hâle gelmişti.
Bir süre sonra, az önce türlü türlü seslerle dolup taşan çalışma odası ansızın sessizliğe gömüldü.
Nihayet çöken bu dinginlikte yalnızca ikisinin düzensiz nefes alışverişleri duyuluyordu.
Hâlâ Herdin’in kollarının arasında kalan Blair’in bedeni hafif hafif titriyordu.
Herdin, geriye kalan o sıcak huzurun tadını çıkarırcasına genç kadının yanağına peş peşe öpücükler kondurdu; ancak titremesi tamamen dinerken bedenini onun üzerinden çekti.
Başını kaldırdığında, nefesini toparlamaya çalışan, gözleri yaşla nemlenmiş Blair bakışlarına ilişti.
Çalışma masasının üzerine serilmiş bir baştan çıkarıcı güzellik...
Ve nedense, böylesine dağınık ve günaha davet eden hâli bile insanın nefesini kesecek kadar güzeldi.
Tam o sırada, Johan’ın bir gün önce söyledikleri ansızın aklına üşüştü.
“Pekâlâ... Güzel olduğu inkâr edilemez. O yüzü, o endamı gören hangi erkek etkilenmez ki?“
Çevresindeki bütün erkeklerin bu kadına akıllarını yitirmişçesine ilgi göstermesine bakılırsa, onu arzulamasının da aslında özel bir tarafı yoktu.
Nihayetinde o da yalnızca güzelliğe içgüdüsel olarak kapılan sıradan bir erkekti.
Evet...
Hepsi bu kadının güzelliği yüzündendi.
Bir erkeğin yalnızca elini bir kez olsun tutmak, onunla tek bir kelime konuşabilmek uğruna cesaretini toplamaya çalışacağı kadar güzeldi.
Ve böylesi bir kadın, artık onun sözleşmeli eşiydi.
Üstelik isterse bedenini bile ona sunuyordu.
Belki de bunu yapmasının sebebi hâlâ sevdiği o adamdı.
Bir anlığına o aptala acıdı.
Ama düşünceyi hemen zihninden kovdu.
Sebebini sorgulamanın ne anlamı vardı?
Her hâlükârda bu kadın şimdi tam karşısındaydı.
Kâğıt üzerinde de olsa onun karısıydı.
Mevkisi yüzünden sevdiği kadını başka bir erkeğe kaptıran o zavallı, ilk gecelerini bile onunla paylaşamayacak...
Üstelik onu kendi istediği gibi görme hakkından dahi mahrum kalacaktı.
Sevmediği bir adamın karısı rolünü üstlenmek zorunda kalan bir kadın...
Sevdiği adamla geleceğini koruyabilmek uğruna bunu kabullenen bir kadın...
Doğduğu soyluluk yüzünden sevdiği kadının başka bir adamın kollarına gidişini yalnızca seyretmek zorunda kalan bir adam...
Ve onların aşkının bedelini bambaşka bir şekilde tahsil eden bir adam...
Bunların arasında gerçekten en acınacak olan kimdi?
Tarafsız bakıldığında, o kişi Herdin değildi.
Ne var ki insan denen varlık eninde sonunda bencil yaratılıştaydı.
Bu yüzden canı sıkkındı.
Arzuladığı kadının bedenine kavuşmuş olmasına rağmen, odadaki en acınası kişinin yine kendisi olduğunu hissediyordu.
Bir şeyi eline geçirdiğinde onu başkalarıyla paylaşmaya alışık değildi.
Muhtemelen hiçbir zaman da olmayacaktı.
Çünkü yetiştiriliş biçimi buydu.
Herdin, Blair’i dikkatlice çalışma masasından aşağı indirdi.
Genç kadın yaşadıklarının etkisini hâlâ üzerinden atamamıştı; ayakta duracak hâli olmadığından sendeleyerek onun üzerine yığıldı.
Herdin onu yavaşça çevirip ellerini çalışma masasının üzerine dayamasını sağladı.
“…Herdin?“
Blair ancak o zaman bir tuhaflık olduğunu fark etti.
Kollarının arasından sıyrılmaya çalıştıysa da Herdin onu yeniden kendine çekti.
“Ah...!“
Kollarının arasında titreyen o güçsüz beden, Herdin’in içinde tuhaf bir doyum hissi uyandırıyordu.
Her an yere yığılacakmış gibi duran Blair’i sıkıca tutarken, açıkta kalan sırtının solgun tenine dudaklarını bastırdı.
Bu bir sözleşmeydi.
İkisi de, sona erene dek birbirlerinden istediklerini alacaklardı.
Blair’in ondan ne istediğini bilmiyordu.
Ama genç kadın kendi payına düşeni alacaksa...
O da hiçbir çekince duymadan istediği her şeyi ondan alabilirdi.
Böylesi, kuşkusuz, adil bir alışverişti.
İmparatoriçe Ana’nın sarayının içinde, göz alabildiğine uzanan görkemli bir sera bulunuyordu.
Önceki imparator, delicesine âşık olduğu imparatoriçe Katrina için bu serayı inşa ettirmişti.
Üstelik yalnızca serayı değil...
Bir zamanlar Esmeralda’nın yaşadığı, yangında kül olmuş sarayın yerine yaptırılan bugünkü İmparatoriçe Sarayı’nın tamamı da, aslında Katrina’ya hazırlanmış bir armağandı.
Katrina bu sarayın her köşesini seviyordu.
Tıpkı öz evlatlarını sevdiği kadar.
Çünkü buradaki her taş, her duvar ve her çiçek, uçsuz bucaksız bu imparatorluğun hükümdarı tarafından ne kadar derinden sevildiğinin sessiz bir kanıtıydı.
Bu yüzden dünyanın dört bir yanından getirilen nadide çiçeklerle ve egzotik ağaçlarla dolu bu serada karşıladığı sabahlar da en çok değer verdiği anların başında gelirdi.
Rengârenk kuşların cıvıltıları arasında Katrina, siyah çayını küçük gümüş kaşığıyla usulca karıştırdı.
Zarafet timsali o görüntüsüne bakan hiç kimse, onun bir zamanlar sıradan bir halk ailesinde doğduğunu tahmin bile edemezdi.
Kaşığı fincan tabağına bıraktı ve çayını dudaklarına götürdü.
Tam o sırada, çayın yüzeyine yansıyan sakin ve duygusuz siluetiyle birlikte, birkaç gün önce işittiği bir ses istemsizce zihninde yankılandı.
“Majesteleri... Benden mi korkuyorsunuz?“
...
“Gerçeği öğrenmemden çekiniyormuşsunuz gibi, bunu bana özellikle hissettirmeye çalışıyorsunuz.“
Katrina, fincanı dudaklarına varmadan duraksadı.
O sesi...
Ve o sesin sahibini hatırlayınca dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
“...Ne kadar da küstah bir çocuk.“
Kısa bir sessizliğin ardından, çayından tek yudum almadan fincanını yeniden masaya bıraktı.
Hizmetinde bekleyen Kontes Magrid, bunun ne anlama geldiğini anında kavrayarak bir adım öne çıktı.
“Emredin, Majesteleri.“
“Delmark Hanesi’ne birini yerleştirmek istiyorum.“
Katrina’nın sesi, kızını merak eden şefkatli bir annenin sıcaklığını taşıyordu.
“Benim Blair’imin orada nasıl olduğunu öğrenmek istiyorum.“
“Doğrusu... Biraz da endişeleniyorum.“
~~~
Herdin, Blair’in kuru öksürüğüyle gözlerini açtı.
Kendisini, uzun ve yorucu bir eğitim gününün ardından dinlenmiş kadar zinde hissediyordu.
Hatırladığı son şey, şafağın solgun ışıklarının odaya dolmaya başlamasıydı.
Fakat şimdi pencereden süzülen güneş, günün epey ilerlediğini gösteriyordu.
Yanında birinin varlığını hissedince başını çevirdi.
Blair, hemen yanı başında derin bir uykuya dalmıştı.
Dün öğleden sonra çalışma masasının üzerinde onu defalarca kendine çektikten sonra, Blair’in bitmek bilmeyen yakarışlarına sonunda boyun eğmiş ve yatak odasına geçmişlerdi.
Oraya vardıklarında ise...
Herdin, dizginlerinden boşanmış bir yaban hayvanı gibi davranmıştı.
Yemeği bile yatakta yemişlerdi.
Kendi başına tek lokma yiyemeyecek kadar bitkin düşen kadına önce lokmalarını kendi elleriyle yedirmiş...
Ardından onu yeniden kollarının arasına almıştı.
Bunca zamandır bastırdığı arzu bir kez zincirlerinden kurtulunca artık durdurulması mümkün olmamıştı.
Deniz suyu içmeye benziyordu.
İçtikçe susuzluğu dinmek yerine daha da artıyordu.
Sonunda tükenme noktasına gelen Blair, onu ikna etmeye çalışmış...
Yalvarmış...
Hatta gözyaşlarına bile boğulmuştu.
Ama bunların hiçbiri Herdin’i durdurmak yerine arzusunu daha da körüklemişti.
Gözyaşlarının eşiğindeki o yüzü hatırladığı anda, sanki bütün gece boyunca onunla birlikte olmamış gibi bedeni yeniden tepki verdi.
“...Aklımı kaçırmış olmalıyım.“
Kendi kendine alay edercesine hafifçe homurdandı.
İçinde yeniden yükselmeye başlayan ateşi bastırıp doğruldu.
Yerlere gelişigüzel saçılmış giysiler ayağına takıldı.
Burası Blair’in odasıydı.
Dolayısıyla giyecek başka hiçbir eşyası yoktu.
Alışkanlıkla uzanıp hizmetkâr çağırmak için zilin ipini çekmek istedi.
Fakat eli havada durdu.
Nedense odadaki bu huzurlu sessizliği bozmak istemiyordu.
Pantolonunu ve gömleğini aceleyle üzerine geçirdi.
Sonra şöminenin başına giderek ateşi yaktı.
Odunların yavaş yavaş tutuşmasını dalgın gözlerle seyrederken, alışkanlıkla arka cebinden bir puro çıkarıp ateşledi.
Yanan puronun dumanını içine çekmek üzere dudaklarına götürdüğü anda eli yeniden duraksadı.
Kaşları hafifçe çatıldı.
Derin bir iç çekti.
Ve daha ilk nefesi bile çekmeden, puroyu doğruca şöminenin alevlerinin içine fırlattı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.