Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 36

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 9 dk Kelime: 2.153


Herdin, ağzındaki purosunu çıkarıp bir kenara aldı.
“O gün yaşananların telaşına öylesine kapılmıştım ki onu doğru dürüst kontrol edemedim. Bu da içimde ukde kaldı...“
“Rahibe.“
“Evet?“
“Endişeniz için minnettarım. Fakat bunun uzun uzun sohbet etmenin uygun zamanı olduğunu sanmıyorum.“
Herdin bakışlarını, bugünkü olayda yaralananların toplandığı tarafa çevirdi. Miela’nın yüzünden mahcup bir ifade geçti.
“Ah... Haklısınız. Affedin beni. Sizi yeniden görünce kendimi kaptırdım...“
Miela hemen ayrılmadı. Bir an tereddüt ettikten sonra hafifçe eğilip selam verdi.
“Umarım en kısa zamanda yeniden görüşebiliriz.“
Son ana kadar gözlerini Herdin’den ayıramadı. Ardından isteksizce arkasını dönüp uzaklaştı.
Ruth, onun ardından neredeyse acıma dolu gözlerle baktı. Herdin’in yaveri olarak bu manzaraya sayısız kez tanık olmuştu.
Diğerlerinden farklı olarak buna biraz üzülmemin tek sebebi...
Kadının kutsal güce sahip bir rahibe olmasıydı.
Kutsal güç taşıyan insanlar son derece nadirdi. Böyle birini yakınlarında tutabilmek büyük fayda sağlardı.
Ne var ki efendisi, böylesine değerli birine tek bir kez olsun ilgi göstermemişti.
“Yine de sizi iyileştiren oydu. Biraz daha nazik davransanız ne olurdu sanki?“
“Tam da bu yüzden, üstleri tembellik ettiği gerekçesiyle yakasına yapışmadan önce ona yapacak bir iş verdim.“
Herdin’in umursamaz cevabı karşısında Ruth’un söyleyecek sözü kalmadı.
“Peki, peki... Her zamanki gibi ne kadar da ince düşüncelisiniz.“
Ruth’u kısa cevabıyla baş başa bırakan Herdin, bağlı duran atına doğru yürüdü.
Malikanede onu bekleyen kadına duyduğu özlem, sabrını çoktan tüketmişti. Temizlik ve düzenleme işlerinin bitmesini bekleyecek hâli kalmamıştı.
                                 ~~~
Herdin’in çalışma odasından ayrıldıktan sonra Blair odasına döndü ve Mihail’in mektubunu Lina’ya uzattı.
“Lina, bunu benim için yak.“
“Elbette, Leydim.“
Lina mumu yakarken Blair pencerenin önüne yürüdü. Dışarıdaki manzaraya dalmışken menekşe rengi gözleri huzursuzca titredi.

İncelememizi istediğiniz arma hakkında bilgiye ulaştık.
Söz konusu arma, savaş sona erdikten sonra Dük Hazretleri—eşiniz—tarafından, birlikte omuz omuza savaşmış ve ölüm kalım mücadelesini paylaşmış bazı şövalyelere armağan edilen hançerlerin üzerine işlenmiştir.

Demek beni öldüren adam... Delmark şövalyelerinden biriydi.
Üstelik sıradan biri de değil... Herdin’in doğrudan emrindeki şövalyelerden biri...
Blair, düğünden kısa süre sonrasını hatırladı.
Şövalyelerin yüzlerini görmek için talim alanına gittiği günü...
Fakat o gün gördüğü hiçbirinin burnunun üzerinde yara izi yoktu.
Yoksa onu gözden mi kaçırdım?
Huzursuzca odada volta atan Blair saate baktıktan sonra doğruca aşağı indi.
Bu saatte şövalyeler öğle taliminde olmalıydı.
Konağın hanımının şövalyeleriyle yakından ilgilenen biri olduğu söylenemezdi ama onları ara sıra denetlemeye gitmesi de kimseye garip gelmezdi.
Blair merdivenlerden inip konağın arka tarafına yöneldiği sırada ön girişten yükselen bir hareketlilik duydu.
Herdin geri mi döndü?
Tam bunu düşünürken birinci kattan çıkmak üzere olan Mason’la karşılaştı.
“Ah, Leydim. Ne iyi oldu.“
“Birileri mi geldi?“
“Ana kaleden birkaç kişi geldi. Büyük ihtimalle size saygılarını sunmak isteyeceklerdir. Eğer müsaitseniz, onlara birkaç dakikanızı ayırabilir misiniz?“
Blair doğruca talim alanına gitmek istiyordu.
Fakat sırf onları bekletmemek adına gelen misafirleri görmezden gelip uzaklaşması da tuhaf karşılanırdı.
Birkaç dakikadan bir şey olmaz.
Başını hafifçe salladı.
“Pekâlâ.“
Blair, Mason’la birlikte konağın önüne çıktı.
Kısa süre sonra beş şövalye atlarıyla avluya girip onların önünde dizgin çekti.
Hepsi sert kış rüzgârından korunmak için pelerinlerini yüzlerine kadar çekmişti.
Grubun ortasında duran adam rahat tavırlarla öne çıktı.
“Doğrusu ilk karşılaşmamızda konağın hanımefendisinin bizi bizzat karşılayacağını hiç düşünmemiştim. Bu benim için büyük bir şeref. Önceden bilseydim, yolda size layık bir hediye alırdım.“
Adam konuşurken yüzünü örten pelerini aşağı indirdi.
Blair onu kayıtsızca izliyordu.
Fakat adamın görünen gözlerini seçtiği anda olduğu yerde donup kaldı.
Bu adam...
Gözbebekleri şiddetle titredi.
O gözleri tanıyordu.
Kendisini öldüren suikastçının gözleriydi.
Burnunun üzerinde yara izi yoktu.
Ama yanılması mümkün değildi.
“Tanıştığımıza memnun oldum, Leydim. Ben Delmark şövalyesi Kaligo Elparind.“
Kaligo, büyük bir rahatlıkla Blair’in elini nazikçe kaldırıp elinin üzerine dudaklarını kondurdu.
Fakat tenine değen o dudaklar, Blair’in tüm bedenini dehşetle ürpertti. Derisinin üzerinde dolaşan tiksindirici bir his, iliklerine kadar işledi.
Onun ana kaleden gelen bir şövalye olabileceğini hiç düşünmemiştim...
Kaligo’nun avucunda kalan eli titriyordu.
Bir şey söylemesi gerekiyordu.
Ne olursa olsun ağzından tek kelime çıkarmalıydı.
Ama görünmez bir el boğazını sıkıyormuş gibi nefes alamıyordu.
Tam o sırada uzaktan yaklaşan nal sesleri duyuldu.
Herdin...
Ruth...
Ve birkaç şövalye daha...
Diğerlerinden önce dönmüşlerdi.
Kaligo, Herdin’i görür görmez yüzüne rahat bir gülümseme yerleştirip Blair’in elini bıraktı.
“Demek Dük Hazretleri de bizi karşılamaya zahmet etmiş.“
Ancak Herdin attan iner inmez Kaligo’nun yanından tek kelime etmeden geçti ve doğruca Blair’e yöneldi.
Herdin yanına gelmiş olmasına rağmen Blair hâlâ gözlerini Kaligo’dan ayıramıyordu.
Bunu fark eden Herdin, bakışlarını Kaligo’ya çevirdi.
“Selamlaşma burada yeterli. Kaligo, uzun bir yol geldin. Git ve dinlen.“
“Emredersiniz.“
Kaligo, her zamanki rahat tavrıyla hafifçe eğildi.
“O hâlde sonra görüşürüz, Leydim.“
Vedalaştıktan sonra beraberindeki şövalyelerle birlikte uzaklaştı.
Blair, gözden kayboluncaya kadar onların arkasından baktı.
Olduğu yerde öyle kırılgan duruyordu ki sanki birazdan parçalanacakmış gibiydi.
Herdin düşünmeden onu kollarına çekmek üzere hareket etti.
Fakat üzerindeki giysilerin çamur içinde olduğunu fark edince duraksadı.
Deri eldivenlerini çıkarıp yere bıraktı ve bu kez çıplak eliyle Blair’in elini tuttu.
Parmaklarına yayılan sıcaklık, Blair’in donup kalan zihnini nihayet harekete geçirdi.
Başını kaldırıp Herdin’e baktı.
“İyi misin?“
Herdin’in eli her zamanki gibi sıcacıktı.
Ama artık o sıcaklık bile Blair’e korku veriyordu.
Sanki bir an sonra o sıcak el boğazına uzanacakmış gibi...
Blair usulca elini onun avucundan çekti.
“...İyiyim.“
Herdin’in kaşları çatıldı.
İyi olduğunu söylüyordu.
Ama hâline bakılırsa hiç de öyle görünmüyordu.
Yanlarında duran Lina’ya dönerek emretti.
“Hanımını odasına çıkar.“
Lina’nın desteğiyle Blair merdivenlere yöneldi.
Tam çıkarken dönüp son bir kez arkaya baktı.
Herdin, Mason’la bir şeyler konuşuyordu.
Sormaya cesaret edemediği...
Ve cevabını da öğrenemeyeceği bir soru boğazını acıtarak sıkıyordu.
                                  ~~~
Odasına dönen Blair, yatağının kenarına oturup boş gözlerle karşısına baktı.
Ancak duyguları biraz yatışıp zihni yeniden berraklaştığında, birbirini izleyen sorular ve ihtimaller belirip durmaya başladı.
Neden beni öldürdü?
Kaligo’yla neredeyse hiçbir temasları olmamıştı.
Bu yüzden kişisel bir husumet olamazdı.
Üstelik bunu kendi çıkarı için yaptığı da pek mümkün görünmüyordu.
Sonuçta tek bir şövalyenin, onu öldürmekten elde edeceği hiçbir kazanç yoktu.
Demek gerçekten Herdin...
Blair düşüncesini yarıda kesti.
...Hayır.
Belki de Kaligo beni Delmark için bir yük olarak görüyordu.
Bugün ilk kez karşılaşmalarına rağmen oldukça dostane davranmıştı.
Fakat Herdin’e körü körüne sadık biri, efendisinin önündeki engeli kaldırmak için kendi başına harekete geçmiş olabilirdi.
Yine de bu ihtimal içine tam sinmiyordu.
Ben Dük’ün eşi olmadan önce imparatorluk prensesiyim.
Başıma bir şey gelse bu, imparatorluk ailesiyle Delmark arasında ciddi bir çatlağa yol açardı.
Gerçekten böyle bir riski göze alır mıydı?
Düşünceleri yine çıkmaza girmişti.
Tam o sırada başka bir ihtimal belirdi.
Yoksa üçüncü bir tarafın Delmark’a sızdırdığı bir casus olabilir mi?
Amacı da imparatorluk ailesiyle Delmark’ın arasını açmaktı...
Eğer öyleyse...
Herdin’in ölümüyle hiçbir ilgisi olmayabilirdi.
Ama...
...Hayır.
Hiç kimseye güvenemem.
Herdin’i de şüpheliler arasından çıkaramazdı.
Üstelik düşündükçe, Herdin’in ondan kurtulmak istemesi için sayısız sebep buluyordu.
Düşmanının ailesi tarafından yarı zorla evlendirildiği bir kadındı.
Esmeralda’nın masumiyetini kanıtlayacak hiçbir anısını geri kazanamamıştı.
Üstelik Herdin’in sevdiği başka bir kadın vardı.
Belki de aşk gözlerini kör etmişti.
Belki de hiçbir işe yaramayan, ayağına dolanan karısından kurtulmak istemişti.
Bir anlığına bile Herdin’in ölümüyle ilgisi olmayabileceğini düşünmüş olması şimdi ona gülünç geliyordu.
Blair endişeyle ellerini birbirine kenetledi.
Bundan sonra ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı.
Hiçbir şey bilmeden körü körüne kaçıp gitmek hiçbir şeyi çözmeyecekti.
Eğer Kaligo yalnızca kendi düşünceleri ya da Herdin’e duyduğu sadakat yüzünden tek başına harekete geçmiş olsaydı, düşeslikten çekilmesi ya da Delmark’tan kaçması yeterli olabilirdi.
Ama arkasında başka biri varsa...
O zaman durum tamamen farklıydı.
Onun ölümünü isteyen belirli bir sebep var olduğu sürece, peşini bırakmayacaklardı.
O kaderden kurtulabilmesi için önce neden ölmesi gerektiğini öğrenmesi gerekiyordu.
Bunun içinse...
Kaligo hakkında gerçeği ortaya çıkarmalıydı.
Kimin emriyle hareket ediyor...
Ve beni neden öldürdü?
Kaligo hakkında ayrıntılı bir soruşturma yürütmesi için Mihail’e yeni bir görev vermeye karar veren Blair, çekmeceden bir kâğıt çıkarıp yazmaya başladı.
Tam o sırada arkasında birinin varlığını hissetti.
“Kapıyı çaldım ama cevap vermedin. Uyuyakaldığını sandım.“
Herdin’in ansızın arkasında belirmesiyle Blair irkilerek omuzlarını titretti.
Yazmakta olduğu mektubun üzerini aceleyle kapatıp ona döndü.
Herdin, banyodan yeni çıkmış olmalıydı.
Üzerinde rahat bir sabahlık vardı.
Bakışları kısa bir anlığına mektuba kaydı.
Blair ancak o zaman mektubu gizlemeye çalışmasının daha da şüpheli görünebileceğini fark etti.
Neyse ki Herdin, mektuba yalnızca şöyle bir göz attı.
Hiçbir şey sormadı.
Bir sonraki anda Blair’i kolayca kollarına alıp yakındaki sandalyeye oturdu ve onu dizlerinin üzerine yerleştirdi.
Ardından elini sırtına uzatarak elbisesinin bağlarını çözmeye başladı.
Sanki bunu yapması dünyanın en doğal şeyiymiş gibi...
Bağlar gevşeyince Blair’in bembeyaz, narin omuzları ortaya çıktı.
Herdin eğilip omuzlarından birine usulca dudaklarını değdirdi.
Sonra alçak, tembel bir sesle sordu:
“Nasılsın?“
Sıcak nefesi omzuna vururken sesi de tenini hafifçe titretti.
Onun böylesine doğal dokunuşlarına artık alışmış olması gerekirdi.
Ama Blair için bunların hiçbiri hâlâ tanıdık değildi.
Herdin’in, biraz önceki hâlini hatırladığı için bunu sorduğunu birkaç saniye gecikmeyle anlayınca sessizce cevap verdi.
“...İyiyim.“
Herdin bunu sessiz bir izin gibi algıladı.
Belini saran eli ağır ağır yukarı doğru kaydı.
İnce belinin üzerinden yükselerek göğsünün yumuşak kıvrımını avucunun içine aldı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi