Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 62

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 1.981

Eğer bir bahçe daveti düzenleyeceklerse, bu ancak yaz aylarında olurdu.
Fakat yazın başlarına gelindiğinde Asiel çoktan yola çıkmış olacaktı. Onun ardından da Blair bu konaktan ayrılmayı planlıyordu.
Sözleşmeli evliliklerinin süresini bir yıl olarak belirleyen Herdin olduğuna göre, bunları söylerken Blair’in yaz geldiğinde hâlâ burada olacağını varsayıyordu.
Bunu şimdi dile getirmeme gerek yok.
Bu düşünceyi içine gömerek yumuşak bir tebessümle başını salladı.
“Olur. O zaman öyle yapalım.“
Tam közlenmiş lokumunu yiyecekken aklına bir şey geldi. Elindekini Herdin’e doğru uzattı.
Herdin ona şaşkın bir bakış attı.
“Bu sabah benim lokumumu yediğini gördüm. Eğer istiyorsan bunu da yiyebilirsin.“
Herdin’in kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“...Senin lokumun mu?“
“Bana sen verdiğine göre artık benim değil mi?“
“Hayır.“
Sesi sakindi.
“Bu konaktaki her şey bana ait. Yemekler de, eşyalar da.“
Bunu söylerken gözlerinde hem oyunbaz hem de tuhaf biçimde keskin bir ifade vardı.
“Sen de buna dahilsin.“
Tıpkı avını sahiplenen bir yırtıcı gibi.
Blair, bu ani sahiplenme karşısında gözlerini kırpıştırdı. Ama Delmark Malikânesi’ndeki her şeyin gerçekten de Herdin’e ait olduğu düşünülürse, bunun üzerine tartışmaya gerek görmedi.
“Üstelik ben hiçbirini yemedim.“
Herdin’in rahat tavrıyla söylediği bu inkâr üzerine Blair yeniden gözlerini kırpıştırdı.
O yemediyse geriye sadece Lina ile Meli kalıyor.
Bir an düşündü, sonra son derece ciddi bir yüz ifadesiyle konuştu.
“Lina ile Meli izinsiz eşyalarıma dokunacak insanlar değiller.“
“Hmm... Demek ki bu odada yaşayan bir hayalet var.“
Bu utanmaz cevabı duyunca Herdin’in kendisiyle alay ettiğini nihayet anlayan Blair, güzel kaşlarını çattı.
“Yalan söyleme.“
Herdin cevap vermek yerine hafifçe güldü.
Sonra Blair’in lokumu tuttuğu eli kendi eliyle kavrayıp yavaşça ağzına doğru yönlendirdi.
Parmaklarının arasındaki lokumdan bir ısırık aldı.
Sanki Blair onu kendi elleriyle besliyormuş gibi...
Blair, lokumu yiyişini dalgın gözlerle izledi.
Yumuşacık lokumun dudaklarının arasında kayboluşu nedense ona fazlasıyla mahrem bir his vermişti.
Yoksa bunu sadece o mu böyle algılıyordu?
Sebebini bilmediği bir utanç yüzünü kızartırken bakışlarını kaçırmaya hazırlanıyordu ki Herdin lokmayı yutup gözlerini kaldırdı.
Bakışları onun bakışlarıyla buluştu.
Kış gölünü andıran o derin gözlerde kendi yansımasını görüyordu.
O bakışların esiri olmuşçasına gözlerini başka tarafa çeviremedi.
Aralarındaki sessizlik, tarif edilemeyen bir gerilimle dolup taşarken, sessizliği ilk bozan Herdin’in dudakları oldu.
Bir erkeğe yakışmayacak kadar kızıl görünen dudakları usulca aralandı.
“Bugünlük burada bırakalım.“
Fısıltı kadar alçak sesiyle birlikte güçlü kolu Blair’in beline dolandı.
“Başka bir şeye acıktım.“
O “başka şey“in ne olduğunu ise cevabı bekletmedi.
Dudaklarını Blair’inkilerin üzerine kapattığında cevabı çoktan vermişti.
                                ~~~
“Hanımefendi, geldik.“
At arabasının sallantısını ninni gibi dinleyerek uyuyakalan Blair, Meli ile Lina’nın sesleri üzerine yavaşça gözlerini açtı.
Pencereden dışarı baktığında yetimhananın binası görünüyordu.
Tapınağa bağlı yetimhanelerin dış duvarlarında her zaman tapınağın kutsal arması işlenmiş olurdu.
Arabadan iner inmez, gelişinden önceden haberdar edildiği belli olan bir rahibe yüzü aydınlanarak onları karşılamaya geldi.
“Hoş geldiniz, Düşes Hazretleri! Sizinle tanışmak büyük bir şeref. Benim adım Miriam.“
“Tanıştığımıza memnun oldum, Rahibe Miriam. Yoğun olmanıza rağmen bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.“
“Estağfurullah. Asıl teşekkür etmesi gereken biziz.“
Blair şövalyelere getirdikleri bağışları indirmelerini söyledikten sonra rahibeyle birlikte yetimhanaya girdi.
Daha içeri adım atmadan önce bile çocuklar camlara yapışmış onu izliyordu.
Şimdi ise kapının önünü doldurmuşlardı.
Fısıldaşarak Blair’i seyrediyorlardı.
“Vay canına... Ne kadar güzel. Tıpkı bir prenses gibi.“
“Ama zaten prensesmiş.“
“Olur mu canım? Prenses neden böyle bir yere gelsin ki?“
Muhtemelen seslerini kıstıklarını sanıyorlardı.
Ne var ki Blair söyledikleri her kelimeyi rahatlıkla duyabiliyordu.
Gülümsememek için kendini zorladı ve hiçbir şey duymamış gibi davrandı.
Lina ise böyle bir niyete sahip değildi.
Doğrudan çocukların sohbetine dâhil oldu.
“En azından gözünüz varmış da görmüşsünüz. Kendisi gerçekten bir prenses.“
“Yok artık! Gerçekten mi?“
“Evet. Hem de gerçekten.“
“Peki sen bunu nereden biliyorsun abla?“
“Çünkü ben prensesin hizmetçisiyim.“
Sonra kaşlarını çattı.
“...Durun bakalım. Bana neden ’abla’ diyorsunuz?“
“O zaman sen abi misin?“
“Hayır, abi de değilim.“
Lina omuz silkti.
“Ben sadece aptal bir sokak köpeğiyim.“
Çocuklar bunun üzerine kahkahalara boğuldu.
Anlaşılan yalnızca onların anlayabildiği bir şakaydı.
Lina’nın çocukların oyununa kapılışını izleyen Blair ile Meli de istemsizce gülümsedi.
“Misafirimize ’aptal köpek’ denmez.“
Rahibe çocukları hafifçe azarladıktan sonra dikkatlerini toplamak için birkaç kez ellerini çırptı.
“Hadi bakalım çocuklar. Hepiniz buraya gelin.“
Çocuklar önce Blair ve yanındakilere temkinli gözlerle baktılar.
Ardından birer birer öne çıktılar.
Rahibe Blair’i onlara tanıttı.
“Sabah öğretmeninizin size bahsettiği misafir işte bu hanımefendi.“
“Prenses mi?“
“Artık prenses değil. Şimdi bir düşes.“
Blair nazikçe gülümsedi.
“Hepinizle tanıştığıma memnun oldum. Benim adım Blair.“
Selam vermesi üzerine çocuklar, önceden öğretildikleri gibi usulca alkış tuttular.
Derken meraklı bir çocuk elini kaldırdı.
“Peki neden buraya geldiniz?“
Bir yetişkin sorsa kabalık sayılabilirdi.
Ama bunu soran küçük bir çocuk olunca yalnızca sevimli görünüyordu.
Zaten geliş sebebini anlatmayı düşündüğünden sıcak bir sesle cevap verdi.
“Bugün eşimin annesinin cennete uğurlandığı gün. Kendisi bugünün hüzünle değil, sizlerin mutluluğuyla anılmasını isterdi. Ben de sizlere küçük hediyeler ve tatlılar getirdim.“
“Yaşasın!“
Tatlılar ve hediyelerden söz edilince çocuklar heyecanla kıpırdanmaya başladılar.
İçlerinden biri yeniden sordu.
“O zaman prensesin kocası da prens mi?“
Blair mahcup bir tebessüm etti.
Bu çocuklara dük ile baron arasındaki farkı anlatmanın hiçbir anlamı yoktu.
“Hmm... Prens değil.“
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Ama görünüşü bir prensi aratmaz.“
“Vay! Ben de bir prens görmek istiyorum.“
“Ben de!“
Özellikle kız çocukları ama prens fikrini seven erkek çocukları da heyecanla bağırmaya başladılar.
Tanışma faslı çocukların umut dolu bakışları altında sona erdikten sonra Blair ile Rahibe Miriam yetimhanayı kısaca dolaştılar.
Ardından bahçeye çıktılar.
Onlar içeriyi gezerken şövalyeler bağışları bahçenin bir köşesine düzenli şekilde dizmişti.
“Haydi bakalım. Erkek çocuklar bu tarafa, kız çocuklar şu tarafa. İkişer sıra olun. Sırayla hediyelerinizi alın ve teşekkür etmeyi unutmayın.“
Rahibeyle birlikte hediyeleri dağıtmaya başlayacakları sırada—
“Ha? Miela!“
Bir çocuğun sesi bahçede yankılandı.
Herkes aynı anda girişe döndü.
Kapıda duran kişi Miela’ydı.
Blair onu görür görmez yüzündeki gülümseme silindi.
Neden... burada?
Geçmiş yaşamında bugün, tam bu saatte Miela ana tapınakta olurdu.
Buraya gelmesi demek, Blair’in tapınak yerine özellikle yetimhaneyi seçmesinin bütün anlamının yok olması demekti.
“Miela!“
“Miela!“
Onu gören çocuklar sevinçle üzerine koştular.
Rahibe de biraz gecikmeli fark edip şaşkınlıkla konuştu.
“Rahibe Miela! Buraya nasıl geldiniz?“
“Bugün izinliydim. Çocukları görmeye uğrayayım dedim. Belki size de yardımım dokunur.“
Miela Blair’i görünce sıcak bir tebessümle yanına geldi.
“Düşes Hazretleri, yeniden karşılaştık. Umarım iyisinizdir.“
“Sayenizde iyiyim. Sizin de iyi olduğunuzu görmek sevindirici, Rahibe.“
Blair yüzündeki ifadeyi ustalıkla düzeltti.
Yalan söylemekte iyi değildi.
Ama duygularını gizlemekte kendine güveniyordu.
“Dük Hazretleri oldukça meşgul olmalı. Sizinle birlikte geleceğini düşünmüştüm.“
Geçmiş yaşamında olsa bu sözleri önemsemezdi.
Ama artık kulağına biraz farklı geliyordu.
Yine de ilk bakışta sıradan bir nezaket konuşmasından fazlası değildi.
Fazla tepki vermesi yalnızca kendisini kuruntu yapan biri gibi gösterecekti.
“Bildiginiz gibi, hem resmî hem de şahsi işleri nedeniyle oldukça meşgul.“
“Anlıyorum.“
Miela’nın gözlerinde bir anlığına beklentiye benzer bir ışık parladı.
Ama yalnızca bir anlığına.
Sonra Blair’in yanına geçerek sordu.
“İzin verirseniz ben de yardım edebilir miyim?“
“Memnuniyetle.“
Böylece Miela da doğal bir şekilde hediye dağıtımına katıldı.
Çocuklar tanımadıkları Blair’e ya da Delmark malikânesinin hizmetçilerine gitmek yerine alışık oldukları Miela’nın etrafında toplanıyordu.
Bu manzarayı izleyen Lina alçak sesle mırıldandı.
“Resmen yedek oyuncu gibiyiz.“
Meli hemen dirseğiyle Lina’nın böğrüne hafifçe vurdu.
“Sus.“
Miela’nın yardımı sayesinde hediyeler beklenenden kısa sürede dağıtıldı.
Artık oyun vakti gelmişti.
Blair ağacın gölgesine oturup Lina ile Miela’nın çocuklarla oynayışını izlemeye başladı.
Lina’nın çocuklar arasında bu kadar sevilmesi şaşırtıcıydı.
Oysa daha önce neredeyse hiç çocuklarla vakit geçirmemişti.
Miela ise yıllardır çocuklarla iç içe yaşayan biri olduğu her hâlinden belli olacak kadar ustaydı.
Onların ne istediğini hemen anlayıp kolaylıkla uyum sağlıyordu.
Geçmiş yaşamımdan farklı davranmam gerçekten geleceği değiştirmeye mi başladı? Bu yüzden mi bugün burada?
Geleceği biliyor olsa bile, en küçük ayrıntılar bile düşündüğünden çok daha fazla değişkene yol açıyordu.
Blair düşüncelere dalmışken, saçları iki yandan örgülü, üç ya da dört yaşlarında küçük bir kız çocuğu yanına geldi.
Hediye olarak aldığı masal kitabını masanın üzerine bıraktı.
Sonra karşısındaki sandalyeye çıkmaya çalıştı.
Fakat yetişkinler için yapılmış sandalye onun için fazla yüksekti.
“Sandalyeye oturmak mı istiyorsun?“
Küçük kız başını salladı.
Blair onu nazikçe kucağına aldı.
“Okuma biliyor musun?“
Kız bu kez başını iki yana salladı.
Az önce diğer çocuklarla gayet güzel konuşuyordu.
Şimdi ise yalnızca başını sallayarak cevap veriyordu.
Demek ki yabancıların yanında utangaçlaşıyordu.
Yine de sırf ona arkadaşlık etmek için yanına gelmiş olması Blair’in içini ısıttı.
“O hâlde sana ben okuyayım.“
Blair küçük kızın getirdiği kitabı açtı.
Taşa Dönüşen Prenses.
Eskiden Asiel’e defalarca okuduğu masal kitaplarından biriydi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi