Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 67

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 2.019


Blair arabadan iner inmez, dışarıda bekleyen geniş omuzlu, iri yapılı bir adam saygıyla eğilerek onu selamladı.
“Hoş geldiniz, hanımefendi. Sizi bekliyorduk.“
Karşısında beklenmedik birini görünce kısa süreliğine afallayan Blair, refleksle eğilip selamını karşılık verdi. Ardından bakışlarını Mikhail’e çevirdi. Mikhail ise gülümseyerek açıkladı.
“Skandala bir kişi daha eklemenin vakti geldi diye düşündüm. Üç kişi, iki kişiden daha sansasyonel olmaz mı?“
Mikhail’in ne demek istediğini anlayan Blair kısa bir an donup kaldı. Fakat haklıydı. Skandal ne kadar büyük olursa, o kadar iyi olacaktı.
Kısa bir tanışmanın ardından üçü birlikte villaya girdiler.
Villa son derece sessiz ve tertemizdi. Etrafta tek bir insan bile görünmüyordu. Boştu ama birkaç gün kalacak birinin ihtiyaç duyacağı her şey eksiksiz hazırlanmıştı.
Blair, salonun geniş penceresinden dışarıdaki sık ormana dalıp gitti.
Dalların arasında dolaşan rüzgârın sesi ve ara sıra duyulan kuş cıvıltıları dışında hiçbir ses yoktu. Her yer huzur doluydu. Yalnızca onları dinlemek bile zihnini yavaş yavaş dinginleştirmeye yetmişti.
Konakta ise odasından adımını attığı anda her yerde insanlar olurdu. Bitmek bilmeyen o hareketlilik onu sürekli bir şeylerin içine çekip dururdu. Burası ise bunun tam tersiydi.
Asiel buraya geldiğinde... belki böyle ormanın içindeki bir evde yaşayabiliriz.
Blair pencerenin önünde manzarayı seyre dalmışken, biraz önce dışarı çıkan iri adam elinde bir tepsi çayla geri döndü.
“İkiniz de susamışsınızdır. Buyurun, lütfen için.“
“Teşekkür ederim.“
Çaylarını bitirdikten sonra söze Mikhail girdi.
“Geçen gün size güzel bir yer göstereceğimi söylemiştim, hatırlıyor musunuz?“
Blair, sanat müzayedesindeki konuşmalarını hatırlayıp başını salladı.
“Eğer sizin için sakıncası yoksa, kısa bir yürüyüş yapmak ister misiniz? Size göstermek istediğim bir yer var.“
“Güzel bir yer mi?“
“Ormanın içine gireceğiz. Eğer rahatsız olursanız vazgeçebiliriz.“
Blair hiçbir itirazda bulunmadan Mikhail’in peşinden yürüdü. İçten içe daha zorlu bir yol bekliyordu ama neyse ki karşısına çıkan, ormanın içinden geçen bakımlı bir yürüyüş patikasıydı.
Sessiz, ıssız ormanda yalnızca kuş sesleriyle rüzgârın uğultusu yankılanıyordu.
Bu sesleri dinleyerek, toprağın ve çimenlerin kokusunu içine çekip ağır ağır yürümek... Hepsi buydu. Ama bütün bunlar zihnindeki karmaşayı yavaşça yatıştırıyordu.
Adımlarını Blair’e uydurmak için temposunu düşüren Mikhail, sanki sıradan bir sohbet açıyormuş gibi konuştu.
“Sizi ilk böyle tenha bir yere getiren kişi olarak bunu söylemem biraz tuhaf olabilir ama... yabancı erkeklere bu kadar kolay güvenmemelisiniz. Hele de sizi böyle gözlerden uzak yerlere davet ediyorlarsa.“
“Size güvenmiyorum. Size vaat ettiğim ücrete ve kendi unvanıma güveniyorum.“
Onun saf biri olduğunu düşünmüştü. Fakat bu soğukkanlı ama kırıcı olmayan cevap üzerine Mikhail kahkaha attı.
“Demek ki sizin için endişelenmeme gerek yokmuş.“
Blair dönüp ona baktı.
Herdin haklıydı. Bu adamı gerçekten tanımıyordu. Üstelik yaptığı iş de tehlikeli lonca işleri olduğundan, göründüğü kadar düzgün biri olmayabilirdi.
Yine de emin olduğu bir şey vardı.
Bu adam, verilen sözü çiğneyecek biri değildi.
Az önce kendisini uyarmış olması bile bunun en açık kanıtıydı.
Blair, yeniden karşılaştıkları günden beri içinde kalan sözleri dikkatlice dile getirdi.
“Geçen sefer galeride eşimin size söyledikleri için özür dilemek istiyorum.“
Mikhail, beklenmedik özür karşısında önce şaşkınlıkla baktı. Ardından neyi kastettiğini biraz gecikmeli de olsa anladı.
“Onları öyle söylememeliydi. Ne söylediğinin farkında değildi. Lütfen kalbinize takmayın.“
“Önemli değil. Açıkçası, Dük Hazretleri tamamen haksız da değildi.“
Mikhail o gün de gülüp geçmişti, şimdi de aynı şekilde gülümsedi.
Tam o sırada yürümeyi bıraktı.
“Ah... geldik.“
Blair onun baktığı yöne çevirdi gözlerini.
Ormanın ortasında belli belirsiz bir ışık parlıyordu. Ancak hâlâ uzakta olduğu için tam olarak neye baktığını seçemiyordu.
Yavaş yavaş yaklaştıkça manzara netleşmeye başladı.
Ormanın tam ortasında küçük bir gölet vardı.
Göletin çevresini ise, sanki toplanmış ışıklardan örülmüş gibi saydam ve pırıl pırıl çiçek kümeleri sarmıştı.
Ormanın içinde bir gölet görmek olağan bir şeydi.
Fakat bu manzarayı olağanüstü kılan, o tuhaf, başka bir dünyaya aitmiş gibi görünen çiçeklerdi.
Blair hayatında daha önce böyle çiçekler görmemişti.
Rüzgâr estikçe suyun dalgalanmasını andıran zarif hareketlerle salınıyorlardı. Sanki sayısız yıldız gökyüzünden yere düşmüş ve ormanda dans ediyordu.
“Aman Tanrım... Ne kadar tuhaf... ama bir o kadar da güzel.“
Gözlerini manzaradan ayıramayan Blair’e bakan Mikhail gülümseyerek açıkladı.
“Bunların adı Glashka. Son derece hassas çiçeklerdir. İlk kök saldıkları yerden koparıldıkları anda neredeyse hemen solarlar. Şimdiye kadar pek çok soylu onları kendi seralarına taşımaya çalıştı ama hiçbiri başarılı olamadı.“
“Bana böylesine güzel bir şey gösterdiğiniz için teşekkür ederim.“
“Beğendiyseniz ne mutlu bana.“
Blair yakındaki bir kayanın üzerine oturdu ve sessizce manzarayı seyretmeye başladı.
İmparatorluk Sarayı’nın dışındaki dünya, içeriden hayal ettiğinden çok daha geniş, çok daha tuhaf ve çok daha büyülüydü.
Bu düşünce bile kalbinin heyecanla çarpmasına yetmişti.
Ama neden tam da şu anda...
Neden Herdin’in yüzü, her zamanki gibi, alışkanlık hâline gelmiş bir refleks misali durmadan zihnine geliyordu?
“Artık geri dönsek mi?“
Blair düşüncelere dalmışken, ormandan esmeye başlayan rüzgârın gece serinliğini taşımaya başladığını fark eden Mikhail sessizce konuştu.
Blair ayağa kalkıp onu takip etmek istedi.
Ama bir sorun vardı.
“Ah...“
Topukları su toplamıştı.
Her attığı adım canını yakıyordu.
Ayakkabıları uzun yürüyüşler için yapılmamıştı ve topuklarını fena hâlde vurmuştu.
Blair kimseye yük olmak istemediği için acısını belli etmemeye çalıştı.
Ama Mikhail aksayan yürüyüşünü ilk anda fark edip kaşlarını çattı.
“Özür dilerim. Ayakkabılarınızın yürümeye uygun olmadığını düşünemedim.“
“Hayır, suç benim. Arkalarını ezip terlik gibi giyebilirim. Endişelenmeyin.“
“Ormanda açık yaraları bu şekilde bırakırsanız enfeksiyon kapabilir. İzin verirseniz bir bakayım.“
Blair yakındaki bir kütüğün üzerine oturdu.
Mikhail ayakkabılarını dikkatlice çıkarıp ayaklarını inceledi.
Yaralar derin değildi ama ayakkabıların içine kadar kan bulaşmıştı.
Bu hâle geldiyse, kim bilir ne kadar acı çekmiştir.
Bir kez daha bu kadının ne kadar dayanıklı olduğunu düşündü.
Bu durumda daha fazla yürümesi doğru değildi.
Ama onun karakterini düşününce sırtına almasına asla izin vermeyeceği de kesindi.
Demek ki geriye tek bir yol kalıyor.
Ayaklarına bir süre baktıktan sonra kararını vermiş gibi başını kaldırdı.
“Bana işinizi emanet edecek kadar güvendiniz. Ben de size kendi sırrımdan birini göstereyim.“
“Bir sır mı?“
Cevap vermek yerine elini yavaşça Blair’in yarasının üzerine koydu.
Elinden solgun bir ışık yayılmaya başladı.
Bu...!
Blair’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
Mikhail’in kullandığı güç...
Şüphesiz kutsal güçtü.
Ancak tuhaf bir şekilde yara hemen iyileşmedi.
Olduğu gibi kalmıştı.
Mikhail’in kaşları çatıldı.
İyileştirme büyüsü... işlemiyor mu?
Durumu anlamak için başını kaldırdığında Blair’in şaşkın bakışlarıyla karşılaştı.
Ve tam o sırada...
Köprücük kemiğinin çevresinde silikçe parlayan siyah bir büyü çemberi gördü.
...Kara büyü mü?
Kara büyünün kutsal güce karşı koyduğu...
Kara büyücülerin ya da kara büyüye maruz kalanların üzerinde iyileştirme büyüsünün bazen işe yaramadığı söylenirdi.
Ama kara büyü yüzyıllardır yasaktı.
Artık onu kullanan neredeyse hiç kimse kalmamıştı.
Öyleyse...
Bu kadının bedeninde neden kara büyü çemberi vardı?
Mikhail inanamayarak Blair’in yüzüne baktı.
Fakat yüzünde en ufak bir gizleme emaresi bile yoktu.
Sanki kendi bedenindeki kara büyü çemberinden haberi bile yoktu.
Tam daha dikkatli bakacakken çember gözden kayboldu.
Mikhail bu kez daha güçlü bir iyileştirme büyüsü kullandı.
Neyse ki bu defa işe yaradı.
Blair onu izlerken temkinli bir sesle sordu.
“Neden rahip olmadınız?“
Kutsal güç, tanrıların yalnızca seçilmiş birkaç kişiye bahşettiği bir nimetti.
Anne ya da babadan birinde bulunursa çocuğa geçme ihtimali biraz artsa da bu kesin değildi.
İşte bu yüzden kutsal güç son derece kıymetli kabul edilirdi.
Böyle bir güçle doğan biri, büyük servetler kazanmasa bile en azından saygın bir rahip olarak rahat bir hayat sürebilirdi.
Bu yüzden Mikhail’in neden böylesine zorlu ve çetin bir yolu seçtiğini gerçekten merak etmişti.
Mikhail hafifçe gülümsedi.
“Bir insanın her şeyden çok sahip olmak istediği güç... başka biri için ne pahasına olursa olsun kurtulmak istediği bir lanet olabilir.“
Açıkça reddetmemişti.
Ama bu muğlak cevap bile Blair’e yetmişti.
Belli ki daha fazlasını anlatmak istemiyordu.
Tedaviyi bitiren Mikhail, ayakkabılarını büyük bir özenle yeniden ayağına giydirdi.
Sanki camdan yapılmış kırılgan bir şeyi tutuyormuş gibi dikkatliydi.
“Dönelim mi?“
Blair ayağa kalktı ve önden yürümeye başladı.
Onunla aynı tempoda yürüyen Mikhail’in keskin bakışları bir anlığına yeniden Blair’in köprücük kemiğine kaydı.
Fakat kara büyü çemberi artık ortada yoktu.
Arabanın penceresinin dışından görünen öğleden sonraki manzara, yolculuğun hafif sarsıntısıyla ağır ağır geride akıp gidiyordu.
Platin tonlarına bürünmeye başlayan ikindi güneşine dalıp giden Herdin’in aklı doğal olarak Blair’e kaydı.
Karısı birçok yönüyle güneş ışığını andırıyordu.
Saçları...
Bedeninin taşıdığı o yumuşak sıcaklık...
Ama hepsinden önemlisi...
Ne kadar sıkı tutmaya çalışırsa çalışsın, avuçlarının arasından kayıp gidecekmiş hissi veren o uzak ve sisli hâli...
Belki de sorun tam olarak buydu.
Blair gözlerinin önünde olsa da...
Kollarının arasında olsa da...
Tarif edemediği huzursuzluk hep yanı başında bekliyordu.
Üstelik bu sabah Blair’in başucunda duran coğrafya kitabını gördüğünden beri...
İçini kemiren o tuhaf tedirginlik bir türlü dinmek bilmiyordu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi