Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 74

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 9 dk Kelime: 2.179


Blair, o yüzü gördüğü anda gözleri şiddetle titredi.
“...... Marina?“
Karşısındaki, İmparatoriçe’nin saray hizmetçilerinden biriydi. Bir zamanlar Esmeralda ile birlikte iskambil oynayan, diğer hizmetkârlarla kahkahalar atıp sohbet eden kadınlardan biri...
Neden...?
Blair bunu sormak istedi. Fakat dengesini kaybeden hizmetçi yere düşerken başını kanepenin kol dayanağının sivri köşesine çarptı. Açılan yaranın içinden kıpkırmızı kan süzülmeye başladı.
“Ah... ah...“
Blair, elindeki şamdana, ardından yerde kanlar içinde yatan Marina’ya baktı. Gözleri korkuyla titriyordu.
On bir yaşındaki prenses, ölümün ne demek olduğunu gerçekten anlayabilecek yaşta değildi. Bir can almanın ne kadar ağır bir günah olduğunu bilmiyordu; ona yalnızca öldürmenin kötü bir şey olduğu öğretilmişti.
Ama o anda...
Bir cana kıymanın ne anlama geldiğini bütün ağırlığıyla hissetti.
Ama... ama Marina, Majestelerine...
Blair, kendini haklı çıkarmaya çalışırken sendeleyerek birkaç adım geri çekildi. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi; olduğu yere yığılacakmış gibi hissediyordu.
Bu cehennemden hemen şimdi kaçmak istiyordu.
Fakat bedeni sözünü dinlemiyordu.
Yoğun duman nefesini kesiyordu.
Tam o sırada aklına geldi.
Esmeralda’yı kurtarması gerekiyordu.
Blair masanın üzerine çıktı ve tavandan sarkmakta olan Esmeralda’ya uzandı.
“...... Majesteleri.“
Hiçbir cevap gelmedi.
Kıpırdamıyordu.
Blair dalgın gözlerle ona baktı. Gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Hayır... Hayır...“
Boynuna dolanmış kumaşı hemen çözmek istiyordu.
Ama tavan, küçücük bir çocuğun yetişemeyeceği kadar yüksekti.
“Birisi... lütfen... ne olur, biri yardım etsin...“
Alevlerin arasında kalan Blair, Esmeralda’nın bacaklarına sımsıkı sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Esmeralda’yı kurtarabilmek için birini öldürmüştü.
Şimdi Esmeralda’nın onu kollarına alıp,
“Her şey yolunda. Senin suçun değil.“
demesini istiyordu.
Bunu söylerse...
Her şeyin düzeleceğine inanıyordu.
Ama Esmeralda ölmüştü.
Ve Blair, bu cehennemin ortasında yapayalnız kalmıştı.
Keşke...
Keşke biraz daha erken uyanabilseydim.
Keşke dolaptan biraz daha erken çıkabilseydim...
O zaman Majestelerini kurtarabilir miydim?
Tereddüt etmem...
Korkmuş olmam...
Majestelerini kurtaramamamın sebebi buydu.
Çünkü ben güçsüzüm.
Çünkü ben hiçbir şey yapamayan küçücük bir çocuğum.
Majesteleri... benim yüzümden...
“Hık... öh...“
Blair’in ağlaması bir anda kesildi.
Artık nefes alamıyordu.
Sanki ateşi yutmuş gibiydi.
Ciğerleri yanıyordu.
Bir nefes verdiği anda, bir daha içine hava çekemedi.
Bilinci yavaş yavaş bulanıklaşıyor, bedeni de gücünü kaybediyordu.
Blair, masanın üzerine çöktü.
Her şeyi yutacakmış gibi yükselen alevlerin ortasında boş gözlerle kırpıştırdı.
Nefes... alamıyorum...
Tam o anda...
Çocuğun içgüdüsü, her şeyden daha güçlü bir şekilde onu harekete geçirdi.
Sönmek üzere olan bilincine tutunarak koridora çıkmayı başardı.
Fakat koridor da çoktan koyu dumanla dolmuştu.
Ciğerlerinde kalan son havayı zorlayarak yürümeye devam etti.
Zaten uzun olan koridor, şimdi sonsuza dek uzanıyormuş gibi görünüyordu.
“Haa...“
Son nefesini verirken Blair, koridorun tam ortasında yere yığıldı.
Bilinci yavaşça karardı.
Ağırlaşan gözkapakları usulca kapandı.
Gözlerini kapatırken tek bir dilekte bulundu.
Lütfen...
Bütün bunlar bir rüya olsun.
Gözlerimi açtığımda...
Bu gece yaşanan her şey hiç olmamış olsun...
Dük malikânesi tam anlamıyla kargaşaya sürüklenmişti.
Şafak vakti acilen İmparatorluk Sarayı’na gitmesi gerektiğini söyleyerek evden ayrılan Düşes, ansızın kaçırılmış; ardından da Herdin’in kollarında geri dönmüştü.
Başından kan sızıyor, bedeni kurumla kaplanmış, perişan bir hâlde...
Herdin, Blair’i usulca yatağa yatırdı. Hizmetçilerin telaşla etrafında dolaşıp üzerindeki kurumları silmesini, kirlenen giysilerini çıkarıp temiz kıyafetler giydirmesini sessizce izledi. Ardından odadan çıkıp koridora geçti.
Tam o sırada malikâne hekimi de yetişmişti. Herdin’in önünde aceleyle eğilerek selam verdi ve doğruca Blair’in odasına girdi.
Etrafındaki telaş...
Koridorda yankılanan ayak sesleri...
İnsanların telaşlı konuşmaları...
Bütün bunlar ona tuhaf bir şekilde çok uzaklardan geliyormuş gibi hissediliyordu.
Şiddetle zonklayan baş ağrısına dayanmak için duvara yaslandı ve gözlerini kapattı.
Tam o sırada birinin yanına yaklaştığını hissetti.
“Ekselansları... Bir yeriniz yaralandı mı?“
Gelen Mason’dı.
Böyle bir anda bile önce onun hâlini soruyordu.
Bu durum Herdin’e neredeyse gülünç gelmişti.
“Gördüğün gibi.“
“Düşes Hazretleri... iyi olacaktır.“
Mason, uzun süre kelimelerini tarttıktan sonra söyleyebildiği tek teselli buydu.
Herdin kısa bir sessizliğin ardından pek de anlam ifade etmeyen bir cevap verdi.
“...... Muhtemelen.“
İyi olmak zorunda.
Mason sessizce yanında beklemeye devam ederken koridorun öte tarafından aceleci ayak sesleri duyuldu.
Tapınağa rahip getirmesi için gönderilen Ruth dönmüştü.
Arkasından da Miela geliyordu.
Herdin onu gördüğü anda bakışları anında buz kesti.
“İyi akşamlar, Ekselansları.“
Kadın, birkaç gün önce aralarında geçen konuşmayı tamamen unutmuş gibi saf ve masum bir ifadeyle onu selamladı.
Oysa o konuşma, onun açısından da hoş geçmiş olamazdı.
Tapınaktaki onca rahip arasından gelip de tam bu kadının çıkması...
Ne büyük tesadüftü.
“Düşes Hazretleri’nin ağır yaralandığını duydum. Kendisini görebilir miyim?“
Fakat başka bir rahibin gelmesini bekleyecek zaman yoktu.
Herdin, Miela’yı Blair’in odasına götürdü.
Üzerindeki kan ve kurum temizlenince Blair’in yüzü öylesine huzurlu görünüyordu ki, uzaktan bakan biri onu yalnızca uyuyor sanabilirdi.
Ama bu, rahatlamak için yeterli değildi.
Kutsal güç dış yaraları kusursuz şekilde iyileştirebilirdi.
Fakat hastalıkları tedavi edemezdi.
Eğer yalnızca yanık söz konusuysa kutsal güç yeterliydi.
Ama zaten zarar görmüş akciğerleri bu yangın yüzünden yeniden hastalanmışsa...
Bunu hiçbir kutsal güç iyileştiremezdi.
On yıl önce yaşanan kazadan beri solunum sistemi ciddi biçimde zarar görmüş bir kadındı.
Akciğerleri bir kez daha ağır hasar alırsa...
Bu kez bunun hayati tehlike oluşturması işten bile değildi.
Miela önce Blair’in yanına giderek kutsal gücünü kullandı.
Ancak nedense yaralar beklediğinden çok daha yavaş iyileşiyordu.
Bu da ne...?
Blair’in köprücük kemiğinin yakınında silik bir büyü çemberi belirdiği anda, sırasını bekleyen malikâne hekimi elindeki tıbbi çantayı yere düşürdü.
“Ah... Affedersiniz.“
Miela’nın dikkati bir anlığına o tarafa kaydığı anda Blair’in yaraları tamamen iyileşti.
Tedavisini bitiren Miela geri çekildi.
Bundan sonrası hekimin göreviydi.
“Düşes Hazretleri’ni biraz daha ayrıntılı muayene etmeme izin verir misiniz? Gözümden kaçmış yanıklar olabilir.“
Miela’nın bu önerisi üzerine Herdin başını hafifçe sallayarak izin verdi.
Bir süre sonra muayenesini tamamlayan hekim sonuçları bildirdi.
“Neyse ki başındaki yara yalnızca hafif bir sarsıntıya yol açmış görünüyor. Birkaç gün dinlenmesi yeterli olacaktır.“
“Peki ya solunum sistemi?“
“Solunum yolları da ciddi bir zarar görmüşe benzemiyor. Bu konuda içiniz rahat olabilir.“
Hekim saygıyla eğildi ve sessizce odadan ayrıldı.
Odada artık yalnızca uyuyan Blair, Herdin ve Miela kalmıştı.
Herdin, az önce Miela’nın söylediklerini hatırlayarak ona döndü.
Karşısında endişeyle kendisine bakan bir çift göz vardı.
“Ekselansları... Siz gerçekten iyi misiniz?“
Miela’nın bu sözleri üzerine Herdin dudaklarından kısa, soğuk bir alaycı gülüş kaçırdı.
Bu sözleri başkası söylemiş olsaydı, sıradan bir hâl hatır sorma ya da samimi bir endişe gibi duyulabilirdi.
Ama bunu söyleyen kişi Miela olunca...
Onun her işe burnunu sokan mizacını bildiği için, bu sözler kulağına hiç de hoş gelmiyordu.
“Önce durumu ağır olan hastayı tedavi etmek gerekmez mi?“
“Ama Düşes Hazretleri’nin acil tedavisi tamamlandı. Şimdi müsaade ederseniz sizin yaralarınıza da...“
“Rahibe.“
Herdin, sözünü bitirmesine fırsat vermeden onu sertçe durdurdu.
Sesindeki rahatsızlık en ufak bir şekilde bile gizlenmemişti.
“Önce karım.“
“Diğer her şey ondan sonra gelir.“
Herdin’in kesin tavrı karşısında Miela istemeyerek de olsa yeniden Blair’in yanına döndü ve onu bir kez daha dikkatle inceledi.
“Neyse ki gözden kaçan herhangi bir yanık kalmamış.“
“Sizi bu kadar kısa sürede geldiğiniz için gerektiği gibi ödüllendireceğim.“
“İsterseniz bunu tapınağa bağış olarak yaparım.“
“Ya da doğrudan sizin adınıza.“
“Ah, hayır.“
“Ben yalnızca tanrıların bana verdiği görevi yerine getiriyorum.“
Miela elini hafifçe sallayarak hiçbir karşılık istemediğini ifade etti.
Herdin tam da onu gerçekten inançlı ve görevine bağlı bir rahibe olarak değerlendirecekken, Miela bir soru sordu.
“Ama... Düşes Hazretleri bu hâle nasıl geldi?“
Masum görünen yüzüyle...
Hiç tereddüt etmeden aşılmaması gereken çizgiyi geçmişti.
Bu gerçekten saflığından mı kaynaklanıyordu...
Yoksa saflık kisvesine bürünmüş kurnazlık mıydı...
Herdin bunu ayırt edemiyordu.
Ama hangi ihtimal olursa olsun, bu merak hoş karşılanacak bir şey değildi.
Herdin kısacık güldü.
Ancak bu gülümseme yalnızca bir an sürdü.
Bir sonraki anda yüzündeki en ufak sıcaklık bile silinmiş, geriye yalnızca buz gibi bir ifade kalmıştı.
“Rahibe.“
Üst bedenini hafifçe öne eğerek yüzünü Miela’nın hizasına indirdi.
Aralarındaki mesafe bir anda iyice kapanmıştı.
Ama bu yakınlık Miela’nın kalbini hızlandırmadı.
Aksine...
Bütün bedenini ürperti kapladı.
“Bir söz vardır.“
“Başkasının evinde gördüğün ve duyduğun şey, o evde kalır.“
“Bunu hiç duymadınız mı?“
Ardından aynı sakin ses tonuyla devam etti.
“Acemilik döneminizde size öğretmiş olmalılar.“
Ne sesini yükseltmişti...
Ne de açıkça tehdit etmişti.
Fakat sözlerinin taşıdığı baskı öylesine ağırdı ki, Miela’nın omuzları istemsizce çöktü.
Herdin onu birkaç saniye boyunca sessizce süzdü.
Sonra doğruldu ve tepeden bakarak konuştu.
“Oldukça meşgul olmalısınız.“
“Gidebilirsiniz.“
Miela korkuyla dolu gözlerle ona baktı.
Ardından başını eğdi.
“...Kabalığımı bağışlayın.“
Bunu söyledikten sonra sessizce odadan çıktı.
Sonunda odada yalnızca Herdin ile Blair kalmıştı.
Herdin az önceki keskin tavrını tamamen geride bıraktı.
Yatağın yanındaki sandalyeye oturdu.
Ancak o zaman omuzlarına çöken gerginlik biraz olsun gevşedi ve derin bir iç çekiş dudaklarından döküldü.
Belki de yalnızca ona öyle geliyordu...
Ama Blair’in yüzü birkaç dakika öncesine kıyasla biraz daha huzurlu görünüyordu.
Malikânenin altı üstüne gelmişti.
O ise bütün bu hengâmenin ortasında tek başına, sakin bir şekilde uyuyordu.
Bu manzara Herdin’in dudaklarından kuru bir gülümseme dökülmesine neden oldu.
Tam o sırada...
Bir süre önce ormanın içindeki villada yaşananlar zihninde yeniden canlandı.
Ve öfke yeniden yükseldi.
Blair’in izini sürerek villaya ulaştığı an...
Villanın alevler içinde kaldığını gördüğü anda...
Zihni tamamen durmuştu.
Aklında yalnızca Blair’in yüzü vardı.
Hipnoz sırasında çocukluk anılarına hapsolmuş...
Dolabın içinde kalmayı seçip ölmeyi bekleyen o yüz...
Soğuğun içinde can verirken...
Son anına kadar ateş yakacak bir çakmağa bile ulaşamayan o yüz...
Sadece kızarmış tek bir marshmallow görünce çocuk gibi sevinçle parlayan o yüz...
...
Bu düşünceler onu deliliğin eşiğine sürüklüyordu.
Blair’in villadan çoktan kaçmış olma ihtimalini biliyor olmasına rağmen...
Hiç tereddüt etmeden kendisini alevlerin içine atmıştı.
Sonrasında ne yaptığını hatırlamıyordu.
O anda ne düşündüğünü de...
Yangının ortasında Blair’i nasıl bulduğunu da...
Hatırladığı tek şey...
Alevlerin içinde ona yeniden kavuştuğu o andı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi