Yukarı Çık




96   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   98 

           



 97.Bölüm: 19.Kısım – Tuhaflık (5)


Bir anlığına uyuyakalmış gibiydim ancak gözlerimi açtığımda şafak hâlâ sökmemişti.

   [Takımyıldızı ‘Şeytanvari Ateş Yargıcı’, enkarnasyonunla ilgilen diye seni dürtüyor.]

Uriel’in mesajı yüzünden birden uyanmıştım. Kahretsin, dün ‘sponsorluk ilanı’nı yaptığımdan beri takımyıldızları durmaksızın böyle davranıyordu.

   [Takımyıldızı ‘Altın Başlığın Esiri’, seçimine kıkırdıyor.]

Dürüst olmak gerekirse buna ‘sponsor’ demek biraz abartıydı. Henüz kendi ‘anlatı’m bile doğru düzgün oluşmamışken nasıl gerçek bir sponsor olabilirdim ki? Tek bir stigma bile veremeyen bir takımyıldızı, düzgün bir sponsor sayılmazdı. Yine de muhtemelen ortalama bir tarihsel sınıf takımyıldızından daha fazla jetonum vardı.

   [Birçok takımyıldızı seçiminle ilgili merak içinde.]

   [Bazı takımyıldızlar yaptıklarını küstahça buluyor.]

Shin Yoosung’a sponsor olma ilanıma verilen tepkiler ikiye bölünmüştü. Merak gösterenler büyük ihtimalle ‘Enkarnasyon Arayanlar’dandı; küstahlık olarak görenler ise muhtemelen ‘Eğlence Arayanlar’a, özellikle de benden hoşlanmayanlara aitti.

Elbette hâlen tarafsız olan biri de vardı.

   [Takımyıldızı ‘Gizemli Entrikacı’, stratejini ilgiyle izliyor.]

   [1.000 jeton sponsor olundu.]

O niteleyiciyi ilk gördüğümde, sıradan bir takımyıldızına ait olduğunu sanmıştım. Ancak son zamanlarda bakış açım değişti. Sponsorluklarının ortalama ölçeği ve rahat tavırları düşünüldüğünde, bu varlık en aşağı Masal sınıfı seviyesindeydi. Yine de Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nu ne kadar didik didik etsem de ‘Gizemli Entrikacı’ adına rastlayamadım. Bu durumda iki olasılık kalıyordu: ya başka bir boyuttan gelen bir takımyıldızıydı ya da Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nda doğru düzgün yer almamıştı.

 Kim olabilirdi?

Vırrr.

Dün geceden beri Shin Yoosung, terk edilmiş binanın bir köşesinde yeteneklerine çalışıyordu. Ona verdiğim mana yenileme iksirlerini stoklamış, yakındaki yakalanmış genç bir Groll üzerinde durmadan yeteneklerini kullanıyordu.

Ondan yayılan soluk bir aura, Groll’un yüzeyine değiyordu. Bu, Gilyoung’da gördüğüm ‘Kapsamlı İletişim’in gücüydü.

Gözlerinin altında koyu halkalar olan Shin Yoosung’a bakıp sordum.

   “Shin Yoosung, hiç uyudun mu?”

   “Henüz değil.”

   “Uyumazsan ceza alacaksın. Önce uyu sonra çalışırsın.”

   “...Birazcık daha.”

   [Karakter ‘Shin Yoosung’, yetenek ‘Kapsamlı İletişim Sv.7’yi etkinleştirdi.]

   ...

   [‘Evcilleştirme’ başarısız oldu!]

   [Canavar çıldırdı!]

Kontrolden çıkan Groll, bir anlığına Shin Yoosung’a atıldı. Kılımı kıpırdatamadan, uykusunda mırıldanan Han Sooyoung bir hançer fırlattı. Yüksek bir ‘tak’ sesiyle genç Groll, terk edilmiş binanın duvarına çivilenmiş halde kaldı. Han Sooyoung uykusunda tekrar dönüp yattı. Shin Yoosung’un yüzü düştü. Hayal kırıklığına uğramış ifadesine bakarken bir yetenek etkinleştirdim.

   [Özel yetenek ‘Karakter Listesi’ etkinleştirildi.]

Özet modu.

   [Karakter Özeti]


İsim: Shin Yoosung

Özel Nitelikler: Canavar Terbiyecisi (Nadir), İçe Dönük Katil (Sıradan)

Özel Yetenekler: Evcilleştirme Sv.7, Kapsamlı İletişim Sv.8, Çevik Adımlar Sv.8, Türler Arası Arkadaşlık Sv.6

Stigma: Yok

Genel Statlar: Dayanıklılık Sv.19, Güç Sv.14, Çeviklik Sv.44, Mana Sv.45

*‘Büyüme Paketi I’ şu anda kullanımda.

*‘Büyüme Paketi II’ şu anda kullanımda.

*‘Yeni senaryo Anma Paketi’ şu anda kullanımda.

Beklendiği gibi, iki büyüme paketini kullanmak olağanüstü bir yetenek gelişim hızına yol açmıştı.

Nitelik evrimini hızlandıran Yeni Senaryo Anma Paketi’nin de eklenmesi, onu daha da istisnai hâle getirmişti. Kore’deki enkarnasyonlar arasında bu düzeyde destek alan muhtemelen çok az kişi vardı.

Zaten yetenekli olduğu için, ‘Kapsamlı İletişim’ yeteneği yakında 10. Seviyeyi aşacak ve ‘Gelişmiş Türlerarası İletişim’e evrilecekti.

Sorun şu ki, yeteneklerine rağmen Groll gibi 8. Sınıf bir canavarı bile düzgün şekilde ehlileştiremiyordu. Sistem açısından bu mantıklı değildi. Shin Yoosung utançla başını eğdi.

   “Galiba kabiliyetsizim.”

   “Yeterince kabiliyetlisin.”

Böylesine değerli bir enkarnasyonun umutsuzluğa düşmesine izin veremezdim. Shin Yoosung muhtemelen travması yüzünden tüm gücünü ortaya çıkaramıyordu.

   “Aklını kurcalayan bir şey mi var?”

   “…Korkuyorum.”

Neden korktuğunu tahmin etmek zor değildi.

   “Canavarlar evcil hayvanlar değildir.”

   “Biliyorum.”

Shin Yoosung, hayatta kalmak için bir zamanlar kendi elleriyle büyüttüğü köpeği öldürmüştü. O anı, kalbinde silinmez bir iz bırakmış olmalıydı.

Bir an düşündükten sonra konuştum: “Biliyor musun, tüm senaryolar tamamlandığında, bir dilek hakkımız olacak…”

   “Ahjussi, yalan söylediğinde burun deliklerin büyüyor.”

…Şimdi düşününce Gilyoung da aynısını söylemişti. Belki de ‘Kapsamlı İletişim’e sahip olanlar beden diline özellikle duyarlıydı. Başkalarını teselli etmekte pek iyi değildim. Shin Yoosung, garipliği fark etmiş olacak ki sordu: “Sence başarabilir miyim?”

   “Tabii ki, seni ben seçtim ne de olsa.”

Shin Yoosung’un gözleri hafifçe titredi.

   “Seul yerine seni seçtim. Ve hiç de pişman değilim.”

   “...”

Bir süre bana baktı, ardından başını eğdi; parmaklarını sıkıp gevşetti. Ardından yüzüme farklı açılardan göz gezdirdi.

   “Ahjussi, gerçekten çok güçlü olursam…”

   “Evet?”

Uzun bir tereddütten sonra Shin Yoosung hafifçe gülümsedi.

   “Yok bir şey. Daha sıkı çalışacağım.”

Sonra dönüp yeteneklerini kullanmaya devam etti.

…Ama içimdeki o uğursuz his bir türlü kaybolmadı.
Birden, Shin Yoosung’un orijinal Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’ndaki hâli aklıma geldi.

   「“Joonghyuk oppa, çok yakışıklısın.”」

  「“Joonghyuk oppa, senden iyisi yok.”」

  「“Joonghyuk oppa, seni en çok ben seviyorum.”」

…Evet. Bu çocuk, orijinal Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nda Yoo Joonghyuk’un fanıydı.

Tabii ki de yaşı yüzünden kadın kahraman adayı değildi. Daha çok küçük kız kardeş rolündeydi; yavru köpek gibi Joonghyuk’un peşinden dolanırdı. Yanlış hatırlamıyorsam Yoo Mia’yla da sürekli kavga ederdi…

Bunu düşünmek beni bir anda endişelendirdi. Ya onu bunca emekle yetiştirdikten sonra Joonghyuk’un peşinden giderse?

Başımı kaldırınca uyanıp gerinen Han Sooyoung’u gördüm. Göz göze geldiğimizde homurdanarak başını çevirdi.

Dünden beri bu velet trip atıyordu.

   “Hey.”

   “Ne var?”

   “Daha ne kadar trip atacaksın?”

   “Konuşma benimle.”

   “Bir şey soracaktım.”

Shin Yoosung duymasın diye sesimi alçalttım.

   “…Sence yakışıklı mıyım? Yoo Joonghyuk’a kıyasla yani?”

Han Sooyoung, çorbasında böcek bulmuş gibi bana baktı.

   “Bu nasıl bir soru şimdi?”

   “Cidden merak ediyorum.”

Liseyi bitirdiğimden beri dış görünüşüme pek kafa yormamıştım. Ama Yoo Joonghyuk’un kardeşinin tepkisinden ve havarilerin bana davranışından anladığım kadarıyla, insanlar tipimi pek de çekici bulmuyordu.

Bazen banyoda selfie çekerdim; kendimi öyle çok çirkin de saymazdım aslında.

   [Flört etmeyi seven bir takımyıldızı sana acıyarak bakıyor.]

   “Kabullen işte.”

   “Teselli aramıyorum, sadece merak etmiştim…”

   “Ancak acını paylaşabilirim.”

Siktir.

   “...O kadar mı kötü?”

Sessizce Shin Yoosung’a baktım.

Kararımı vermiştim.

Ne pahasına olursa olsun, onun Yoo Joonghyuk’la karşılaşmasına izin vermeyecektim.

      * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

Boş vaktimiz oldukça çevredeki canavarları avladık ve yavaş yavaş jeton biriktirdik.

Kazandığım her jeton doğrudan Shin Yoosung’u desteklemeye gidiyordu. Bu sayede, statları şaşırtıcı bir hızla artıyordu.

Jeton yatırımlarını özellikle Çeviklik ve Mana üzerine yoğunlaştırdım.

Bu iki stat, ‘Çevik Adımlar’, ‘Evcilleştirme’ ve Kapsamlı İletişim’ yeteneklerini üst düzeye çıkarmak için kritikti.

Bir gün daha geçip gece çöktüğünde, Shin Yoosung sonunda ‘Gelişmiş Türler Arası İletişim’i ustalıkla kullanabilir hâle geldi. Ama yine de ‘Evcilleştirme’de başarılı olamamıştı.

   “…Sence gelecekte çok daha güçlü olur muyum?”

Elbette.

Doğrudan bir çatışmada, gelecekteki Shin Yoosung şimdiki hâlini ezip geçerdi.

Ancak yoğun bir şekilde eğitirsek, gelecekteki Shin Yoosung’un sahip olduğu yetenekleri şimdiden uyandırabilirdi.

‘Sellerin Felaketi’ni bu kadar korkutucu yapan şey, tek başına bir orduyu komuta edebilmesiydi.

   “Gelecekteki hâline değil, şimdiki kendine güven.”

Gelecekteki hâli o şeyleri yapabiliyorsa, şimdiki Yoosung da aynı potansiyele sahipti.

Gelecekteki kendisiyle yüzleşerek teraziyi bizim lehimize çevirebilirdi. Sonuçta, gelecekteki Yoosung asla şimdiki kendisini öldürmezdi.

   “Yemek için şükranlarımı sunuyorum.”

Yoo Sangah, kızarttığı Groll’un kalıntılarını topladı. Ellerini kısa bir süre dua eder gibi birleştirdi.

   “Bir dinin var mı, Sangah-ssi?”

   “Hayır, dindar değilim.”

   “O zaman niye dua ediyorsun…?”

   “Olimpos’un tanrılarına dua ediyordum.”

Duası o kadar gerçekçiydi ki bir anlığına nutkum tutuldu. Ancak düşününce, bildiğimiz tanrıların gerçekten var olduğu bir dünyada, dua edilen hedeflerin bu kadar spesifik olması gayet mantıklıydı.

   “Bu gece ilk nöbeti Han Sooyoung’la ben tutacağız. Shin Yoosung ve Yoo Sangah-ssi, siz dinlenin.”

   “Emin misin?”

   “Evet.”

Yoo Sangah başını salladı ve ilk uyuyan o oldu. Han Sooyoung karşı duvara yaslandı, akıllı telefonuyla oyalanıyordu.

Doğaları gereği rahatsız edici bir durumdu. İkisi temelde birbirine zıttı. Han Sooyoung’un ideolojisi Yoo Sangah’ınkine ters düşüyordu ve gelecekte yolları kaçınılmaz olarak iş birliğinden ziyade çatışmaya çıkacaktı.

Yoo Sangah uykuya daldıktan sonra, sessizliği yalnızca kamp ateşinin hafif çıtırtısı bozuyordu.

İlk konuşan Han Sooyoung oldu.

   “Hey, biraz uyu.”

Uzanmıştım ama bir türlü uyuyamıyordum. Beşinci senaryonun başlamasına sadece dört gün kalmıştı. Shin Yoosung hâlâ kayda değer bir ilerleme kaydedememişti ve bugün erken saatlerde Gangseo bölgesinden bir mesaj gelmişti:

   [Biri batıdan inen ‘Buz Felaketi’ni etkisiz hâle getirdi.]

Kimin hallettiğini tahmin etmeye gerek yoktu. O felaket kendi hâline bırakılsaydı, Seul’u buzul çağına çevirirdi. Yoo Joonghyuk doğrudan onunla yüzleşmişti. Büyük ihtimalle Lee Hyunsung’la da karşılaşmıştır.

Han Sooyoung, ateşin közlerine bakarken aniden sordu.

   “Hey, bir şey sorabilir miyim?”

   “Çirkinsin.”

Han Sooyoung kaşlarını çattı.

   “Onu mu sordum lan, şerefsiz?”

   “Ne var o zaman?”

   “Ne yapmaya çalışıyorsun?”

   “O da ne demek?”

   “Hedefin ne? Seni her gördüğümde kafam karışıyor. Mutlak Taht’ı yok etmen, çocuğu öldürmemen… Neyin peşindesin?”

   “Görmek istediğim bir son var.”

   “Görmek istediğin son?”

Hafifçe başımı salladım. Şaşırtıcı biçimde Han Sooyoung üstelemedi; bunun yerine konuyu değiştirdi.

   “Benim de yazmak istediğim bir son var.”

   “Romanında mı?”

   “Evet.”

  “Sana bir şey sorayım.”

   “Ne?”

   “Neden intihal yaptın ki? Yazmada iyisin.”

   “Ben hiçbir şeyi intihal etmedim, tamam mı? Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nu kutsal bir metinmiş gibi girsen de, o da sadece başkalarından fikir ödünç alınarak yazılmış sıradan bir roman. Yüce varlıkların destek vermesi, hayatta kalma görevleri, oyun sistemleri ve gerileyen başkahraman… Bunlar günümüzde son derece yaygın klişeler. Hatta bunların olmadığı bir roman bulmak daha zor.”

   “Ama en benzer olan seninkisi.”

   “Onun da bir sebebi var. Gel bi’ hikâye anlatayım. Bir zamanlar, fakir bir kız—”

   “Açlıktan kırılan bir yazarın geçinmek için intihale başvurmasının hikâyesiyse, kalsın.”

Han Sooyoung’un ağzı açık kaldı, dudakları seğirdi.

  “Zihin okuyabiliyorsun, değil mi?”

   “…Ne?”

   “Kabul et. Öyle bir şey mümkün, değil mi?”

   “Ben tanrı falan değilim. Öyle bir yeteneğim olsaydı burada bu kadar zorlanıyor olmazdım.”

   [Karakter ‘Han Sooyung’, yetenek ‘Yalan Tespiti Sv.3’ü kullandı.]

   [Karakter ‘Han Sooyoung’, sözlerinin yanlış olduğunu onayladı.]

Han Sooyoung güldü.

   “Madem öyle, hadi şimdi zihnimi oku.”

   “Okuyamam.”

   “Gerçekten intihal yapmadım.”

Bunu kanıtlamak için kendi üzerinde ‘Yalan Tespiti’ yeteneğini etkinleştirdi.

…Ne?

   “Evet, Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nu okudum ama benzerlikler sadece bir tesadüftü. Ben sadece gördüğüm rüyayı yazdım.”

   [Karakter ‘Han Sooyoung’, bu sözlerin doğru olduğunu onayladı.]

…Şimdi de bilinçaltını kalkan olarak kullanıyordu.

   “Okudun ya hani. O yüzden rüyanda görmüşsündür.”

   “Belki. Ama yine de…” Han Sooyoung konuşmadan önce tereddüt etti. “Son zamanlarda bir şeyi düşünmeye başladım.”

   “Neyi?”

   “Ya bu gerçeklik bir ‘romana’ dayanıyorsa ve ben de o asıl hikâyenin bir kopyasıysam? Belki de varlığımın kendisi intihal edilmiştir?”

   “Konuyu değiştirmek için saçmalıyorsun gibi.”

   “Aklıma takıldı sadece.”

Hayatta Kalma’nın Üç Yolu gerçeğe dönüştüğünden beri ben de benzer şeyler düşünmüştüm. Bu dünya mı romanın üstüne bindirilmişti? Yoksa gerçeklik mi romana dönüşmüştü? Bu düşünceyi rafa kaldırıp ayağa kalktım.

   “Nöbet değişelim. Önce sen uyu. Daha fazla düşünmeye devam edersen, kanaldaki takımyıldızlarını kaybedeceğiz.”

   “Seninle takıldığımdan beri daha az bağış alıyorum zaten.”

   “O, durmadan sinir bozucu olmandan.”

Bir süre daha atıştıktan sonra sessizliğe gömüldük. Terk edilmiş binanın duvarına yaslanmış, Han Sooyoung’un hafifçe horlayarak uykuya dalışını izledim.

İlginçtir ki, aklıma bir düşünce geldi.

Belki de onun burada olması o kadar da kötü değildi.
Bu dünyanın bir roman olduğunu bilen tek kişinin ben olmadığını bilmenin verdiği tuhaf rahatlık…

Sonunda ben de uykuya daldım.

Kısa ama tatlı bir uykuydu.

Belki de uyumamalıydım.

Ertesi sabah gözlerimi açtığımda, Han Sooyoung soğuk ve hareketsiz yatıyordu.




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

96   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   98