Yukarı Çık




97   Önceki Bölüm 

           
Bölüm 98 - Davetsiz Misafirler
Çeviri: Raban

Sunny, Kanperet’in cansız bedenine karanlık bir ifadeyle baktı, ardından bakışlarını yaklaşan ayak seslerinin geldiği yöne çevirdi.

Gecenin karanlığında bu korkunç şehirde kim böyle dolaşabilirdi ki? Bunu ancak aklını kaçırmış biri yapardı. Akıllı olan herkes çoktan sokakları terk etmişti. Zaten normal zamanda bile harabelere girmeye gönüllü olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

Sunny’nin Kılıcı’nın ucundan koyu bir gölge süzülerek yere aktı. Yerde yoğunlaşıp şekil aldı ve alaycı bir ifadeyle Sunny’ye baktı.

Sunny de ona baktı.

“Ne var?”

Gölge sessizce başını iki yana sallamakla yetindi. Sunny kaşlarını çatarak omuz silkti ve yüzünü çevirdi.

“Her neyse. Anlaşılan birkaç misafirimiz var. Ne yapsak, ne yapsak… Etraf da darmadağınık.”

Çevresine bir göz gezdirdi, canavarın cesedine bir kez daha baktı ve kunaisini çağırdı. En mantıklı seçenek kaçmaktı. Ayak seslerinin kime ait olduğu belli değildi. Bir grup insan da olabilirdi, bir sürü ayağı olan bir Kâbus Yaratığı da. Sunny’nin de bunu öğrenmeye niyeti yoktu.

Ama avı henüz bitmemişti. Ganimetini toplamadan gitmeye niyeti yoktu.

“Git, bir bak.”

Gölgeyi gönderdikten sonra diz çöktü ve ölü yaratığın sertleşmiş etini kesmeye başladı. Gölgesinin güçlendirici etkisi olmadan Kanperest’i parçalamak zordu. Yine de ilk Ruh Parçacığı’nı kısa sürede bulmayı başardı. Geriye bir tane kalmıştı…

Bu sırada gölge, davetsiz misafirleri keşfetmişti. Taş harabelerin içinden geçen dar patika boyunca temkinli bir şekilde ilerleyen altı insan vardı. Yollarını hayaletimsi mavi ışık yayan bir fenerle aydınlatıyorlardı.

Hepsi de sert görünüşlü adamlardı. Üstlerindeki zırhlar uyumsuz parçalardan oluşuyordu ve tepeden tırnağa silahlanmışlardı. Bakışları soğuk ve acımasızdı.

Sunny kaşlarını kaldırdı.

“Vay be. Hakikaten de insanlarmış. Gunlaug’ın adamları gece yarısı kale duvarlarının dışında ne arıyor acaba?”

Gunlaug, kalenin hükümdarı ve kendi kendini buranın kralı ilan etmiş bir adamdı. Unutulmuş Kıyı’daki her Uyuyan ya ona hizmet etmek ya da haraç ödemek zorundaydı. Üstelik haraç ödeyenlerin bile çoğu uzun süre hayatta kalamazdı.

Gecenin Kılıcı’nı ve Papağan Taşı’nı geri yollayan Sunny, ikinci Ruh Parçacığı’nı aramaya başladı. Bu “beyefendiler” sokağa varmadan önce ortadan kaybolmak istiyordu.

Ama mavi ışık halkası fazlasıyla hızlı yaklaşıyordu…

Sonunda parıldayan kristali gördü. Hemen alıp zırhının içine sakladı. Ardından kunaiyi yere bıraktı ve birkaç adım geri çekildi.

Ama artık çok geçti. Fark edilmişti.

“Dikkat edin! Burada bir canavar var!”

Sunny geri çekilirken birkaç silah birden ona doğrultuldu. Durumun kontrolden çıkmak üzere olduğunu hissedince boğazını temizledi ve titrek bir sesle konuştu:

“L-lütfen… bana zarar vermeyin! Ben insanım!”

Bunu söylerken bir yandan da kendini süzdü.

Hayalet gibi solgun teni, kirlenmiş saçları ve katman katman kurumuş kanla kaplı yıpranmış zırhıyla bir Kâbus Yaratığı sanılması hiç de şaşırtıcı değildi. Son zamanlarda kişisel temizliğine de pek dikkat ettiği söylenemezdi.

En azından insan diliyle konuşarak bunu kanıtlayabileceğini düşünüyordu. Silahsız olduğunu göstermek için ellerini kaldırdı ve bir adım daha geri gitti.

Kale duvarlarından bu kadar uzakta, üstelik gecenin ortasında başka bir insan görmek altı Uyuyan’ı ciddi anlamda şaşırtmıştı. Sunny bu kısa tereddütten faydalanarak biraz daha geri çekildi.

“Kıpırdama!”

Durumu nihayet kavrayan adamlardan biri tehditkâr bir sesle bağırdı. Sunny itaatkâr bir şekilde durdu, ani bir hareket yapmamaya özen gösterdi.

Davetsiz misafirler yaklaşarak Kanperest’in cesedinin yanından geçti. İçlerinden biri diğerlerinden daha uzun ve daha iyi donanımlıydı. Keskin bakışlarıyla Sunny’i süzerek ona yaklaştı ve bir-iki adım ötesinde durdu.

Adam Sunny’den birkaç yaş büyüktü. Uzun boylu ve kaslıydı; kötü kesilmiş sakalları ve solgun mavi gözleri vardı. Sert ve nahoş bir ifadeyle ona bakıyordu. Tavırlarından ve sahip olduğu Hatıralardan, Unutulmuş Kıyı’da en az üç yıl geçirdiği rahatça anlaşılıyordu. Burada yaşayan çoğu Uyuyan’dan daha güçlü olacak kadar çok zaman geçirmiş deneyimli biriydi.

Yine de Gunlaug’ın ordusunda üst sıralarda olmadığı belliydi. Aksi hâlde ekipmanları çok daha etkileyici olurdu.

Yine de omzuna dayadığı ağır savaş baltası gerçekten keskin görünüyordu. O şeyi Sunny’nin kafasına indirmesi bir saniyesini bile almazdı.

“Sen de kimsin?! Ve burada ne halt ediyorsun?!”

Sunny birkaç kez gözlerini kırpıştırdı, yutkundu ve temkinli bir şekilde cevap verdi:

“Ee şey… ben Güneşsiz. Burada yaşıyorum.”

Avcı grubunun lideri —eğer gerçekten de liderleriyse tabi— gözlerini kısarak ona baktı.

“Burada mı yaşıyorsun? Beni aptal mı sanıyorsun, çocuk?! Burada, bu şehirde kimse hayatta kalamaz!”

Diğer Uyuyanlar da aynı fikirdeydi — biri hariç. O, Sunny’ye şüpheyle bakarak öne çıktı.

“Dur, şef. Doğru söylüyor olabilir. Harabelerde tek başına yaşayan deli bir çocuk olduğuna dair söylentiler duymuştum.”

Uzun boylu adam kaşlarını çattı.

“Yok artık, mümkün değil?!”

Adam omuz silkti.

“Duyduğuma göre Yönelimi sayesinde gölgelerde çok iyi saklanabiliyormuş. Herhâlde sıçanlar gibi etrafta dolaşıp canavarların geride bıraktıklarını topluyordur. Kalede biri bahsetmişti. Hikaye falan uydurduklarını sanmıştım.”

Sunny’nin yüzü asıldı. Deli, çocuk, sıçan… İnsanlar neden ona illa bir lakap takmak zorundaydı?

Adam bir an düşündü, sonra ekledi:

“Sanırım o kaltakla birlikte gelmişti. Değişen Yıldız’la.”

Sunny’nin kaşları iyice çatıldı. Başını eğip gölgesine fısıldadı:

“Bu adamların çok kaba olduğunu düşünmüyor musun?”

Fısıltısı etraftaki herkes tarafından net bir şekilde duyuldu. Uyuyanlar ona şaşkınlıkla baktı.

Sunny başını yana eğdi ve bir anda gözleri kocaman açıldı.

“Ne dedin? Hepsini öldürmem mi gerekiyor? Sence de… bu biraz fazla değil mi? En azından özür dilemeleri için bir şans vermeliyiz.”

Grubun lideri bir adım öne çıktı, sesi boğuk ve tehditkârdı.

“Ne zırvalıyorsun, seni küçük sıçan?”

Sunny ona küçümseyerek baktı.

“Hey, burada arkadaşımla konuşuyorum. Araya girmesen iyi olur.”

Uzun boylu adamın yüzünde tehlikeli bir gülümseme belirdi. Sunny iç çekti ve konuştu:

“Pekâlâ. En yakın arkadaşım Nephis, Ölümsüz Alev klanındandır. Kendisiyle çok yakınız. Bu yüzden size bir şans veriyorum. Onu az önce öyle andığınız için özür dileyin. Aksi hâlde hayatınıza veda edersiniz.”

Adam birkaç saniye donakaldı, sonra başını kaldırıp kahkahalarla güldü.

“Bak hele! Bu minik gelincik bize şans veriyormuş! Ne kadar naziksin! Biz de sana mı nazik olalım istiyorsun, ha?”

Diğerleri pek gülmüyordu. İçlerinden biri karanlık bir ifadeyle konuştu:

“Şef, bence direkt öldürelim gitsin. Zavallıyı acısından kurtarmış oluruz.”

Az önce Sunny’yi tanıyan adam tekrar araya girdi:

“Durun… O, Değişen Yıldız’ın grubundan.Orijinal gruptan bahsediyorum. Labirentte iki ay boyunca yalnız başlarına hayatta kalmışlardı. Bence hafife almamalıyız—”

Ama lider onu küçümseyici bir homurtuyla susturdu.

“Azize Nephis’in iki işe yaramaz pisliği sırtında taşıyarak kaleye kadar getirdiğini duymuştum. O kaltağın belli ki zayıf insanlara karşı zaafı var. Kör dostu yetmemiş mi? Bunun da onun gibilerden bir farkı yoktur.”

Sonra Sunny’ye döndü.

“Bak minik sıçancık, gel bütün Hatıralarını bize ver, biz de bir kibarlık yapıp canını bağışlayalım.”

Sunny anlamamış gibi baktı.

“Yani özür dilemeyeceksiniz.”

Adam sırıttı.

“Maalesef canım.”

Sunny iç çekti.

“Peki. Demek Hatıralarımı istiyorsunuz… Mesela bu olur mu?”

Avucunu açıp Papağan Taşı’nı çağırdı. Taş avucunda belirdi; her zamanki gibi sıradan bir taşa benziyordu.

Ama grubun lideri temkinliydi. Gözlerini Sunny’den hiç ayırmadı.

Bir an sonra taş konuştu:

“Arkanda!”

Adam sırıttı.

“Beni kandırabileceğini mi san—”

Daha sözünü bitiremeden, arkasından gelen kunai kafatasını delerek başının arkasına saplandı. 

Adam öylece yere yığılıp kaldı. Ölmüştü.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

97   Önceki Bölüm