Yukarı Çık




98   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   100 

           
Bölüm 99 - Takip
Çeviri: Raban

Sunny, fırlatma hançerini önceden canavarın cesedinin yakınına bırakmış, ardından da bu anı mümkün kılmak için olabildiğince birkaç adım geri çekilmişti. Papağan Taşı konuşur konuşmaz, görünmez ipi çekti ve kunai hızla kendisine doğru fırladı. Uzun boylu adamın tam başının arkasına saplanması ise bir tesadüf değildi.

[Bir Uyuyan…]

Avcı grubunun lideri o taşı gerçekten dinlemeliydi.

[… gölgen güçleniyor.]

Uyuyanlar daha ne olduğunu anlayamadan Sunny çoktan harekete geçmişti. Gölge uzun zamandır bedenine sarılıydı; bu da onu gözle görülür şekilde hızlandırıyordu. Gecenin Kılıcı’nı çağırarak en yakın düşmana seri bir hamleyle saldırdı ve adamın kolunu dirseğinden kopardı.

Kılıcın keskin kenarı, büyülü zırhın kollukla dirseklik arasındaki dar boşluğa tam isabet etmişti.

Sunny’ye göre bu insanlar yavaş ve sakardı; güçleri ve teknikleri bariz biçimde yetersizdi. Kızıl Labirent’teki o korkunç yolculuktan sonra zaten onlardan daha deneyimliydi; üstelik kılıcı gerçek savaşta nasıl kullanacağını Değişen Yıldız’ın kendisinden öğrenmişti.

Lanetli şehirde tek başına avlanarak ve hayatta kalarak geçirdiği üç ay, aradaki farkı iyice açmıştı. Dışarıdan kolay lokma gibi görünse de Sunny hiç de öyle biri değildi.

Tabii beş kişiye birden meydan okuyacak kadar aptal da değildi. İnsanlar Kâbus Yaratıkları’ndan daha zayıf olabilirdi, ama onları gerçekten tehlikeli yapan şey öngörülemez olmalarıydı. Her Yönelim benzersizdi ve insanlara açıklanması güç, ölümcül yetenekler kazandırıyordu.

Bilinmeyenle yüzleşmek, ölüme giden en kestirme yoldu.

Sürpriz avantajını kullandığına göre, Sunny geri çekilme vaktinin geldiğine karar verdi.

Arkasını dönüp ışık çemberinin dışına sıçradı ve koşmaya başladı. Karanlıkta görebilen birini bu dar sokaklarda takip etmek son derece zordu; yara almadan kurtulma ihtimali yüksekti.

Ne var ki kunai hâlâ Sunny’nin bileğine bağlıydı. Ölü liderin kafatasından sıyrılıp yere düştü, taşlara çarpıp gürültüyle sekerek birkaç metre ileri fırladı ve tekrar kaldırıma vurdu. Gürültü daha da arttı.

“Yakalayın şu p*çi! Şefi öldürdü!”

Metal sesini takip eden Uyuyanlar, Sunny’nin peşine düşerek ileri atıldılar.

‘Ne kadar da inatçılar.’

Kolu kopmuş olan adam bile peşindeydi; ya kanamayı durdurmanın bir yolunu bulmuştu ya da hayatı pahasına bile olsa saldırganın kaçmasına izin vermeye niyeti yoktu.

Burası Sunny’nin avlanma bölgesiydi. Bu sokakların her bir köşesini, her bir deliğini avucunun içi gibi biliyordu. Açıkçası bu adamların ne düşündüğünü anlayamıyordu. Eğer Sunny yolu bilinçli seçmemiş olsaydı, çoktan korkunç bir Düşmüş varlığı rahatsız etmiş ve onun yemeği olmuşlardı.

Burada bir tuhaflık vardı. Gunlaug’ın adamları haydut olabilirdi ama deneyimli ve başarılı avcılardı. Şehirden korkarlar, kale duvarlarının dışında nasıl davranmaları gerektiğini bilirlerdi.

Aksi hâlde çoktan ölmüş olurlardı.

Düşününce, gece vakti şehrin bu kadar içine girdiklerini görmek son derece nadir bir durumdu.

Yoksa bu aptallar gerçek avcı değiller miydi? Öyleyse burada ne arıyorlardı?

Sunny kısa bir an için içlerinden birini sağ bırakıp sonra sorgulamayı düşündü, ama hemen vazgeçti. Dürüst olmak gerekirse pek de merak etmiyordu. İnsanların işleri, onun gözünde çoktan cazibesini yitirmişti.

Onun yapacak daha ilginç işleri vardı.

Nihayet hedefine ulaştığında, Sunny merdivenlerin üzerinde duraksadı ve paniğe kapılmış gibi davrandı.

Beş Uyuyan bir kez daha avlarını gözlerine kestirdiler. Cılız çocuk, büyük bir harabe binanın girişinde tereddüt içinde kalmıştı; kirli, solgun yüzünden korku açıkça okunuyordu. Sanki nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez bir halde bir çıkmaza girmiş gibiydi.

Onları fark edince irkildi ve gözlerinden okunan bir çaresizlikle binanın içine daldı.

“Artık kaçacak yerin yok, sıçancık!” diye tısladı, kolunu Sunny’nin kılıcına kaptıran adam.

Öldürme niyetiyle dolu Uyuyanlar, çıldırmış genç adamın peşinden binaya girdiler.

…Ancak içeri girdiklerinde o korkmuş çocuktan eser yoktu. Gördükleri tek şey, yerde duran sıradan bir taştı.

Tek kollu adam bir şeylerin ters gittiğini geç fark etti. Tam o anda taş uğursuz bir tonla konuştu:

“…hayatlarınıza elveda deyin!”

Bir saniye sonra, karanlıktan devasa bir siluet çıktı.

Adamın gözleri, siyah zırha bürünmüş heybetli bir şövalyenin yansımasıyla fal taşı gibi açıldı.

Yaratık iki metreden uzundu. Gotik zırhı, mat siyah çelikten dövülmüştü. Zırhın her bir parçası, uzun süre bakıldığında insanı deliliğe sürükleyecek kadar korkunç bir hikâye anlatan karmaşık işlemelerle kaplıydı.

Kara Şövalye’nin miğferini, bir zamanlar kanat biçiminde olması muhtemel bir çift boynuz taçlandırıyordu. Vizöründeki dar yarıktan, tarif edilemez bir tehditle yanan iki ürkütücü kızıl alev parlıyordu.

Uyuyan daha tepki veremeden, yukarıdan ağır siyah bir kılıç indi ve bedenini başından kasıklarına kadar ikiye ayırdı; et, kemik ve zırh arasında hiçbir fark gözetmeden.

Kan sel gibi yere aktı.

…Yıkık katedralin taşıyıcı kirişlerinden birine tırmanan Sunny, oturup aşağıda yaşanan katliamı izledi.

‘Hıh. Bizim p*çin bugün pek keyfi yok galiba. Neyse, tadını çıkar bakalım.’

Bir süre sonra katedralde yankılanan çığlıkların yankısı sönünce, iç çekti ve aşağıda, zeminde yatan cesetleri saymaya çalıştı.

Biraz zordu; çünkü çoğu parçalara ayrılmıştı.

Takipçilerden tek bir kişinin bile sağ kurtulmadığından emin olduktan sonra Sunny kaşlarını çattı ve başını salladı.

‘Altı kişi… büyük ihtimalle yakında kayboldukları ortaya çıkar. Özellikle de bir haltlar karıştırıyorlarsa. Hmmm… neden başım beladaymış gibi hissediyorum?’

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

98   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   100