Yukarı Çık




5.1   Önceki Bölüm 

           
CİLT 1 BÖLÜM 2 KISIM 1: İLK RANDEVU

 

 

“Bayan Miyo, içeri girebilir miyim?”
 
“Evet, lütfen.”
 
Miyo, Yurie için odasının sürgülü kapısını açtı. Yurie elinde ahşap bir kutu taşıyordu.
 
“İstediğiniz dikiş seti burada.”
 
“Teşekkür ederim.”
 
Kutu son derece zarifti ve pahalı olduğu her hâlinden belliydi. Miyo, bunu gerçekten kullanmasına izin verilip verilmediğinden emin olamadığı için tereddüt etti. Bunu açıkça Yurie’ye sorduğunda, yaşlı kadın kahkahasını tutamayarak sallandı.
 
“Elbette kullanabilirsiniz. Ama isterseniz size yepyeni bir tane de getirtebilirim.”
 
“Hayır, hayır, bu gayet yeterli.”
 
Zaten neredeyse hiçbir şeyi olmadan gelmişti; seçici olmaya hakkı yoktu. İyi bir aileden gelen bir kadının kendi dikiş setinin olması beklenirdi ama Miyo, bugüne kadar hep hizmetkârların ipliklerini ve iğnelerini kullandığı için bunu hiç düşünmemişti. Evden, üstündeki kıyafetlerden başka bir şey olmadan gönderilmiş olması ona kendini acınası hissettirdi.
 
Kutuyu Yurie’den aldıktan sonra, aklını kurcalayan yakıcı bir soruyu hatırladı.
 
“Yurie, şey…”
 
“Evet?”
 
“Bay Kudou… Bu sabah bana kızmış mıydı?”
 
“Kızmış mı? Genç efendi mi?”
 
“Öyle miydi?”
 
Miyo, birdenbire ağlayarak onu ne kadar rahatsız etmiş olabileceğini düşündü. Başını utanç ve üzüntüyle öne eğdi. Üvey annesi gibi güzel kadınlar ağladığında, erkekler onları kucaklayarak teselli etmeye can atardı. Ama Miyo için böyle bir şey asla olmazdı. Ağlarkenki yüzü, bakmaya bile değmeyecek kadar çirkindi herhâlde. Kiyoka’nın çıkarı için onu çoktan kapının önüne koyması gerektiğini düşünse de, ortalığı bu hâle getirdiği için kendini çok kötü hissediyordu. En kötü cevaba hazırlıklı olarak sorusunu sormuştu ama Yurie şaşkınlıkla gözlerini açtı.
 
“Hayır, neden kızsın ki?”
 
“Çünkü ben… ben…”
 
Miyo, büyürken ailesinden sürekli varlığının bile dayanılmaz olduğu sözlerini duymuştu. Ağladığında, çirkin bir yüz yaptığı ve utanç kaynağı olduğu için azarlanırdı. Zamanla, döktüğü gözyaşları yalnızca geceleri, uykusunda akmaya başlamıştı.
 
Her sabah Kiyoka’ya sadece rahatsızlık veriyordu. Belki de onun reddini beklemeden, daha fazla tatsızlığa yol açmamak için kaçıp gitmeliydi.
 
“Hanımefendi, ağlamanın yanlış bir yanı yok,” dedi Yurie yumuşak bir sesle. “Duygularınızı içinize atmaktan iyidir.”
 
“Gerçekten mi?”
 
“Elbette. Ağlamak istediğinizde bırakın gözyaşlarınız aksın. Bu, genç efendiyi kızdıracak bir şey değil.”
 
Bu doğru olabilir miydi? Yurie böyle diyorsa, muhtemelen öyledir. Ama bu düşünce Miyo’yu zor bir ikileme sokuyordu. Davranışlarını bir anda değiştiremezdi; üstelik insanların iyiliğine inanmasına izin verirse, gönderildiği gün acısı çok daha büyük olurdu. Babası evlilik teklifinden bahsettiğinde bunu dile getirmeye cesaret edememişti ama Kiyoka, onun Ruh Görüsü de dâhil olmak üzere hiçbir Yeteneği olmadığını öğrendiğinde kesinlikle onu reddedecekti. Gerçekçi olmak zorundaydı. Buradaki hayatı geçiciydi; bu yüzden donmuş kalbini çözecek her türlü sıcaklığa karşı tetikte olmalıydı.
 
“Ben mutfağa dönüyorum. Başka bir şeye ihtiyacınız olursa çekinmeden söyleyin.”
 
“Şey… Öğle yemeğini siz mi hazırlayacaksınız? Yardım edebilirim.”
 
“Hayır, lütfen endişelenmeyin. Yemek hazır olunca sizi çağırırım.”
 
İtiraz kabul etmeye niyeti olmayan Yurie, Miyo’yu dikişiyle baş başa bırakarak çıktı.
 
Ama benim ihtiyaçlarım bekleyebilir…
 
Kendisi hiçbir katkı sağlayamayan bir asalak hâline geliyordu. Morali bozuk olsa da Yurie’nin ona verdiği değerli boş zamanı boşa harcayamazdı. Yırtık kimonoyu önüne serdi ve iğneye iplik geçirdi. Dikişine öyle dalmıştı ki kapının tam kapanmadığını ve birinin onu izlediğini fark etmedi.
 
 
 
Kiyoka’nın evindeki onuncu gününün akşamıydı.
 
“Günü nasıl geçirdin? Ev işleri bütün zamanını alıyor olamaz,” dedi Kiyoka, akşam yemeğinde ansızın.
 
Miyo artık eve alışmıştı. Kiyoka’yla çok konuşmasalar da günde iki kez onunla yemek yemekten eskisi kadar tedirgin olmuyordu. Önemsiz gibi görünse de bu kadar yüksek statülü bir adamla aynı sofrayı paylaşmak Miyo için büyük cesaret gerektiriyordu; aşması gereken ciddi bir engeldi.
 
Gündüzleri Kiyoka evde yokken zamanı huzur içinde geçiyordu. Ev küçük olduğu için temizlik ve çamaşır işlerini en geç öğlene kadar bitiriyordu. Eve uğrayan yiyecek satıcıları sayesinde alışverişe çıkmasına gerek kalmıyor, öğleden sonraları boş geçiyordu. Yurie de akşamüstü erkenden eve gidiyor, Miyo yalnız kalıyordu.
 
“Şey… Yurie’nin bana ödünç verdiği dergileri okudum.”
 
Bu, gerçeğin tamamı değildi. Dikiş de yapıyordu ama bundan bahsetmek istemiyordu. Eski kimonolarını onardığını söylese, ondan yeni kıyafetler almasını ima ettiğini düşünebilirdi. Kiyoka’nın ve Yurie’nin onun hakkında kötü düşünmemesi Miyo için çok önemliydi. Onlara yalan söylemek istemese de, ailesi ve bu eve gelmeden önceki hayatıyla ilgili gerçekleri mümkün olduğunca gizliyordu. Bu, onun iç çatışmasıydı.
 
Kiyoka, onun mahcup hâlini nasıl yorumlamıştı? Sadece “Anladım,” der gibi başını salladı ve tepsiler toplanana kadar sessiz kaldı.
 
“İzin günümde bir yere gitmeyi düşünüyordum.”
 
“Anlıyorum.”
 
Neden bunu söylediğini bilmese de Miyo, dikkatle dinlediğini belli etti.
 
“Geldiğinden beri hiç dışarı çıkmadın.”
 
“Doğru.”
 
“…Şehre gitmek ister misin?”
 
Ne…? Bu soruyu hiç beklemiyordu; hemen cevap veremedi. Ailesi onu bir görgü okuluna göndermeyi reddetmişti; ilkokulu bitirdikten sonra konaktan neredeyse hiç çıkmamıştı. Başta şehrin kalabalığını ve dışarı çıkma özgürlüğünü özlese de, şimdi cebinde harcayacak parası olmadığı için orada ne yapacağını bilemezdi. Ne kadar acı olsa da, ailesinin evinden Kiyoka’nın evine yaptığı yolculuk sırasında şehre dair heyecanını geride bırakmıştı.
 
“Ben… ben yapamam.”
 
“Neden?”
 
“Şehirde yapacak işim yok ve sizi beni de yanınızda götürmeniz için rahatsız edemem...”
 
Kiyoka iç çekti.
 
“Bu bir rahatsızlık olmaz. Dışarı çıkmak için bir sebebe de ihtiyacın yok. Bana eşlik etmeni istiyorum.”
 
“Size engel olmaz mıyım?”
 
“Hiç olmaz. Buraya ilk geldiğin gün giydiğin kimonoyu giyebilirsin. Başka bir endişen var mı?”
 
Artık reddetmek için bir sebep bulamıyordu.
 
“Hayır…”
 
“Öyleyse karar verilmiştir. Yemek için teşekkür ederim.”
 
Yüzü ifadesizdi—ya da belki biraz gergindi—tepsisini alıp mutfağa götürdü.
 
Yine onu kızdırmış olmalıyım.
 
Onu dışarı davet edecek kadar cömert davranmışken, konuşmayı yine tuhaf bir hâle sokmuştu. Miyo başını eğdi. Kendini bu kadar düzgün konuşamadığı için ne kadar suçlasa da, nasıl normal bir sohbet yapılacağını artık hatırlayamıyordu. Oysa küçükken bunu gayet iyi yapabiliyordu.
 
Demek ki birlikte dışarı çıkacağız.
 
Miyo, ona utanç vermemek ya da rahatsız etmemek için şimdiden hazırlanmaya başlamalıydı. Yemeğini; endişe, kaygı ve beklentinin birbirine karıştığı bir ruh hâliyle bitirdi.
 
 
 
Miyo bir kiraz ağacına bakıyordu. Ilık bir bahar günüydü ve Saimori konağının iç avlusundaki tek kiraz ağacı, soluk pembe çiçekleriyle göz kamaştırıyordu.
 
Bu da bir rüyaydı; ama geceleri onu defalarca rahatsız eden kâbuslardan biri değildi. Bunu anlayabiliyordu çünkü bu ağaç çok uzun zaman önce kesilmişti. Annesi Sumi Usuba, Shinichi Saimori’yle evlendiğinde dikilmiş, ölümünden bir yıl sonra kuruyup yok olmuştu. Bu sahne, ailesinin Miyo’ya hâlâ normal davrandığı günlerden olduğu için kötü bir rüya sayılmazdı. Ama bu kez bir fark vardı: Kâbuslarında kendi anılarını tekrar yaşardı; oysa bu kiraz ağacını çiçek açmış hâliyle hatırlıyor olması mümkün değildi. Ağaç, o üç ya da dört yaşındayken ölmüştü.
 
Rüyasında, dalgın dalgın ağaca bakarken yanında birinin durduğunu fark etti. Kim olduğunu hemen anladı.
 
Anne…
 
Uzun, parlak siyah saçları vardı ve soluk pembe bir kimono giymişti. Bunun annesinin en sevdiği kimono olduğu söylenmişti; ta ki üvey annesi onu elinden alana kadar Miyo bu hatırayı büyük bir özenle saklamıştı.
 
Sumi son derece narin görünüyordu; sanki her an solup gidebilirdi. Kimonosu kiraz çiçeklerinin rengiyle öylesine uyumluydu ki, onu bir kiraz ağacı ruhuna benzetiyordu.
 
Miyo’nun annesine dair anıları bulanıktı ama bunun gerçekten o olduğundan emindi. Karşısındaki kadın neredeyse Miyo’nun şimdiki yaşıyla aynıydı; bu yüzden ona “Anne” demek tuhaf hissettiriyordu.
 
“—”
 
Sumi’nin düzgün şekilli dudakları kıpırdadı. Miyo’ya bakıyor, ona bir şey söylemeye çalışıyordu ama aralarındaki mesafe çok fazlaydı.
 
“Ne…?”
 
“—”
 
Ne kadar uğraşsa da annesine yaklaşamıyordu. Hâlâ söylediklerini duyamıyordu.
 
“Anne…”
 
“—”
 
“Bana ne söylemeye çalışıyorsun?”
 
Sumi, telaşla bir şeyleri tekrarlıyor gibiydi ama tek bir kelime bile Miyo’nun kulağına ulaşmadı. O anda ansızın çıkan sert bir rüzgâr, kiraz çiçeği yapraklarını havaya savurdu. Saçları yüzüne çarparken Miyo gözlerini kapattı.
 
“Hayır, Shinichi, lütfen bekle!”
 
Bu çaresiz çığlık, belirsiz de olsa annesinin sesi olmalıydı. Nedenini açıklayamıyordu ama bu sahnenin gerçekten geçmişte yaşandığını fark etti.
 
“Onun hakkında yanılıyorsun!”
 
“Neyinde yanılıyorum, Sumi?”
 
Bu kez babasının sesini duydu.
 
“Miyo… O…”
 
“O Yeteneğe sahip değil. Bu bir gerçek.”
 
Babası, Miyo’nun Doğaüstü Varlıkları algıladığına dair tek bir belirti bile göstermediğini öfkeyle haykırıyordu. Miyo, Ruh Görüsü olan çocukların doğdukları andan itibaren doğaüstü varlıkları hissettiğini kulaktan dolma bilgilerle biliyordu. İlk başta onları ara sıra görürlerdi; bazen hiç görmezlerdi bile. Beş yaşına geldiklerinde Ruh Görüsü tamamen gelişir ve Doğaüstü Varlıkları düzenli olarak seçebilir hâle gelirlerdi. İşte o zaman yetenekleri resmen kabul edilirdi.
 
Ancak bazen bebeklerde filizlenen bu algı zamanla körelir ve Ruh Görüsü hiç gelişmezdi. Küçük çocuklar doğaları gereği öte âleme daha duyarlı oldukları için bu mümkündü. Buna karşılık, çok küçük yaşta bile Doğaüstü Varlıkları hiç algılamayan çocukların Yeteneğe sahip olmadığı neredeyse kesin sayılırdı. Bu kuralın istisnaları son derece nadirdi. Çoğu ebeveyn bu noktada umutlarını yitirir ve çocuklarının özel bir gücü olmadığını kabullenirdi.
 
Eğer Miyo’nun bu rüyada gördükleri gerçekten yaşandıysa, bu demekti ki babası, annesi hayattayken bile ona sırtını dönmüştü.
 
“Lütfen kızını reddetme.”
“Eğer bir sıradan insan ailesinde doğmuş olsaydı, sevilirdi. Ama Saimori ailesi için o sadece bir utanç,” dedi babası soğuk bir sesle.
 
Babası küçükken ona karşı nazik davranmıştı; Miyo’ya hep böyle anlatılmıştı. Ama şimdi bunun sevgiden değil, onun sadece bir bebek olmasından kaynaklandığını anlıyordu. Sevdiği başka bir kadına rağmen evlenmek zorunda kaldığı kadının çocuğu, ailenin beklediği Yeteneği taşımayınca, doğal olarak büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı.
 
Babası uzaklaşırken ayak seslerini duydu. Geride kalan annesi, titreyen bir sesle fısıldadı:
 
“Üzgünüm, Miyo. Böylesine işe yaramaz bir anne olduğum için beni affet.”
 
Miyo ondan özür dilemek istedi. Sonuçta her şey onun suçuydu; hiçbir yeteneği yoktu ve sadece acı getiriyordu.
 
“Ama endişelenme, benim güzel kızım. Birkaç yıl içinde sen—”
 
Ne? Ses birden kesildi. Rüyasında Miyo gözlerini açtı. Kiraz ağacı hâlâ oradaydı ama annesi yoktu. Birkaç yıl içinde ne olacaktı? Annesi ona ne anlatmaya çalışıyordu? Hâlâ Miyo’nun Ruh Görüsü’nün sonradan ortaya çıkacağını mı umuyordu? Miyo, cevaplayamadığı sorularla birlikte bu güzel rüya dünyasından ayrıldı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

5.1   Önceki Bölüm