Yukarı Çık




104   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   106 

           
Bölüm 105 - Yaşayan Taş
Çeviri: Raban
 
Daha önce Sunny, yaşayan heykellerin, kötü ruhlar tarafından canlandırılmış anıtlar olduğunu farzediyordu. Lanetli şehrin sokaklarında bunun gibi epey hortlak dolaşıyordu.

Mesela Kara Şövalye… Sunny, o şeyin aslında içine kin dolu bir hayalet hapsedilmiş boş bir zırhtan ibaret olduğuna neredeyse emindi. En azından, o yürüyen çelik kalenin içinde gerçek bir beden olduğuna dair hiçbir kanıtı yoktu.

Ancak Taş Azize’nin gözlerinin önünde ölüşüne tanık olduktan sonra, onun Kara Şövalye ile aynı türden bir varlık olduğundan artık eskisi kadar emin değildi. Aralarında bazı benzerlikler vardı… hatta zırhlarının tasarımı bile kısmen örtüşüyordu; sanki biri diğerinden türemiş gibiydi. Yine de taş savaşçının zırhı çok daha… kadim bir izlenim veriyordu.

Bir de taş yaratığın yaralarından kan yerine akan yakut tozu vardı. Heykellerin kanı akar mıydı ki? Bu tuhaf varlıklar sanki kendilerine özgü, garip bir yaşam biçimine sahip olacak şekilde tasarlanmış gibiydi. Düşündükçe, taş savaşçıların hortlaklardan çok, karanlık bir büyüyle hayata döndürülmüş yapay varlıklara benzediği hissi ağır basıyordu.

‘Gizemler, gizemler… her yanım gizemlerle dolu!’

Belki de Taş Azize’yi tanımlayan rünler ona bazı cevaplar verebilirdi.

Bu sırada Yankı da canlanmaya başlıyordu. Mücevher gözlerinden iki kızılımsı alev parladı. Zırhındaki taş, belli belirsiz bir metalin parlaklığıyla ışıldadı; granit teninin pürüzsüz yüzeyi ise eskisine göre daha yumuşak hale geldi. Azize, sessizce başını çevirerek miğferinin siperliğindeki dar aralıktan Sunny’ye baktı.

“Bir bakalım…”

Sunny rünlere odaklandı.

Yankı: Taş Azize

Yankı Rütbesi: Uyanmış

Yankı Sınıfı: Canavar

Yankı Nitelikleri: [Savaş Ustası], [Dayanıklılık], [İlahi İşaret]

Sunny gözlerini kırpıştırdı. İlahi İşaret mi? Bu nitelik kendi asli niteliğiyle aynıydı! Kötü ve yozlaşmış bir ruha sahip bu Kâbus Yaratığı’nın üzerinde ilahi işaretin ne işi olabilirdi ki?

Bir de diğer nitelikler vardı…

Savaş Ustası Açıklaması:
[Savaş meydanında doğmuş olan bu Taş Azize, her türden dövüş biçiminde ustadır.]


Dayanıklılık Açıklaması:
[Taş Azize her türden hasara karşı son derece dirençlidir; ayrıca zihinsel ve ruhsal saldırılara karşı tamamen bağışıktır.]


Şaşkınlıkla başını sallayan Sunny, taş savaşçıların neden bu kadar ölümcül olduğunu artık daha iyi anlıyordu. Bunlar, kelimenin tam anlamıyla, savaş alanında mümkün olduğunca uzun süre dayanmak ve mümkün olduğunca fazla yıkım yaratmak için üretilmiş birer ölüm makinesiydi.

Peki ama onları kim yaratmıştı acaba?

Nitelikleri bir kenara bırakıp bakışlarını aşağı indiren Sunny, bir sonraki rün satırını okudu:

Yankı Açıklaması:
[Karanlık diyarının uçsuz bucaksız derinliklerinde, -Bilinmeyen-’in son çocuğu, dargın yüreğinde yanan ateşi dindirmek için onları taştan yarattı. Ancak yüreğinde yanan o ateş harlanmaya devam etti. Barışın elçileri olmaları gerekirken, kendilerini kadim bir savaşın ortasında buldular.]


Haydaa… yine şu Bilinmeyen. Daha doğrusu, onun çocukları. Görünüşe bakılırsa, Sunny’nin teorisi doğruydu. Taş Azize ya yapay bir varlıktı ya da böyle bir varlıktan türemişti. Ama bu, onun yozlaşmadan önceki hâliydi. Kâbus Yaratıkları’nı — özellikle lanetli şehirdekileri — yozlaştıran şey her neyse artık, Taş Azize’yi de aynı şekilde yozlaştırmıştı. Şimdi ise onun tam olarak ne olduğunu, tanrılar bile söyleyemezdi.

Gerçi bunun pek bir önemi yoktu. Sonuçta Canavar demek Canavar demekti.

Sunny’nin asıl ilgisini çeken şeyse, taş savaşçının taşıdığı ilahi işaretin, onun asıl yaratıcısından gelmiş olmasıydı. Bu yaratıcı, en azından kısmen, Bilinmeyenler’den biriydi... Bu da Bilinmeyenlerin, tanrılarla ve ilahilikle doğrudan ilişkili olduğu anlamına geliyordu.

Tıpkı esrarengiz Dokumacı gibi.

Sunny bakışlarnı Rünlerden Yankı’ya çevirdi. Değişmiş gözleriyle hareketsiz bir şekilde duran Yankı’yı inceledi. Gördüğü şey yüzünde karanlık bir gülümseme oluşmasına sebep oldu.

Hatıralar gibi, Yankı’nın gerçek özü de sayısız elmas iplikle örülmüştü, sonsuz sayıda iplik karmaşık birçok desen oluşturuyordu. Ancak bu desenler, Sunny’nin daha önce gördüğü her şeyi gölgede bırakacak nitelikteydi.

Taş Azize’nin bedeninde iki kor misali parlayan ışık topu yanıyordu; bu kor ışık topları, sonsuz elmas ipliklerin bağlantı noktaları — yani çapalarıydı. Biri kalbinin olması gereken yerdeydi, diğeri ise karnının alt kısmında.

Sunny bir gözünü kapatıp daha dikkatli baktı. Elmas ipliklerin parlayan desenlerinin ardında, çok daha ilkel ve kaba görünen bir adamantin lif sistemi fark etti. Bu lifler, Yankı’nın taş bedenini delip geçiyor, insanın sinir sistemini andıran bir yapı oluşturuyordu.

Bunlar da tıpkı elmas gibiydi ama çok daha az uhreviydiler. Hatta tamamen maddesel denilebilirdi. Sunny kaşlarını çattı.

‘Mantıklı… evet, mantıklı. Dur. Nasıl mantıklı oluyor bu?’

Hatıralar ve Yankılar, Büyü tarafından yaratılıyordu. Yapaydılar. Taş Azize de yapaydı ama daha basit bir biçimde. O, Bilinmeyen’in bir çocuğu tarafından yaratılmıştı; tıpkı onun Yankı’sının Büyü tarafından yaratılmış olması gibi.

Bu ne demek oluyordu? Taş Azize’yi yaratmak için kullanılan teknik her ne kadar Büyü’nün tekniğine kıyasla ilkel görünse de aynı zamanda da ürkütücü derecede benzerdi.

Peki bu, Büyü’nün bizzat Bilinmeyenden gelmiş olabileceği anlamına mı geliyordu?

Sunny yüzünü buruşturup başını salladı. Hayır, hayır. Teori kulağa bir manada mantıklı gelse de bunu doğrulamak için elinde çok ama çok az bilgi vardı. Büyü’yü, tanrıları, Bilinmeyeni ve kendi hayatını tek bir kabusvari tabloda birbirine bağlayan gerçek hikâyeyi anlamaya, kavramaya başlamadan önce bile daha fazlasını bulması, daha fazlasını öğrenmesi, daha derine inmesi, daha çok gerçeği açığa çıkarması gerekiyordu. Ama bunun için zamanı olacaktı.

Şu an, elinin altındaki işle ilgilenmeliydi, Sonuçta bu da bir o kadar ilginç duruyordu.

Zarif taş canavarına son bir kez bakan Sunny yutkunarak dudaklarını yaladı. Ardından, bundan çekinse de kararını vermişti.

“Hadi bakalım… deneyelim şunu.”

Bir adım öne çıkıp tereddütle de olsa elini dikkatle Taş Azize’nin zırhına, göğüs plakasının üzerine, dokumanın tam ana bağlantı noktasının olduğu yere koydu.

Şaşırtıcı bir şekilde, göğüs plakası taş gibi hissettirmesine rağmen sıcaktı. Sanki Kâbus Yaratığı’nın göğsünde alazlanmış kor bir alev yanıyordu.

‘Vay be.’

Sunny Yankı’ya dokunduğu anda, önünde havada yeni bir rün dizisi belirdi:

[Yankı, Gölge’ye dönüştürülsün mü?]

Bir kez daha tereddütte düşmüştü. Ya bu süreç Taş Azize’yi zayıflatırsa? Ya da onu tamamen işe yaramaz bir hâle getirirse?

Bu ihtimali düşünmemeye çalışarak derin bir nefes aldı ve kendini zorlayarak konuştu:

“Evet!”

Ruh Denizi’nde, sanki bir anda yoktan bir rüzgâr esmişçesine belli belirsiz bir değişim yaşandı. Dingin, karanlık sular aynı anda hem hareketsiz kalıyor hem de huzursuzca dalgalanıyor gibiydi. Ardından, yukarıdan gelen ani bir baskı hissedildi.

Başını kaldıran Sunny, Gölge Çekirdeği’nin derinliklerinden süzülen iki karanlık ışık hüzmesi gördü. Işık hüzmelerinden biri Yankı’nın üzerine, diğeri ise arkasında sessizce bekleyen gölgelerden birine uzanıyor, sanki ikisini birbirine bağlıyordu.

Sunny’nin arkasında karanlık ışığın altında, ölmüş olan Taş Azize’nin gölgesi yavaşça eriyip ışığa karıştı.
Ve ardından, Yankı değişmeye başladı…

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

104   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   106