Sonuçlar açıklandığında, ilan panosunun önündeki kalabalık benim için sadece bulanık bir gürültüden ibaretti. Gözlerim listeyi taradı ve ismimin yanında o lanet olası “BAŞARISIZ“ yazısını gördü. Sınırın tam bir puan altındaydım.
Listenin en tepesinde ise değişmeyen o isim parlıyordu: Ren.
Sınıfa döndüğümüzde, Ren sırasına yayılmış, yüzünde o sinir bozucu zafer sırıtışıyla beni bekliyordu. “Görünüşe göre devrim ertelendi, ha?“ dedi, sesi sınıftaki herkesin duyabileceği kadar yüksekti. “Büyük laflar, küçük sonuçlar... Tam da senden beklendiği gibi, Kaito.“
Yanaklarım yandı, dişlerimi sıktım ama garip bir şekilde... canım yanmıyordu. Aksine, damarlarımda daha önce hiç hissetmediğim bir adrenalin dolaşıyordu. Aşağılasa bile, benimle dalga geçse bile birinin radarına girmiştim. Bu, o gri hayatımdaki tek renkli andı.
Ama okul zili çaldığında o renkler soldu ve yerini zifiri bir karanlığa bıraktı.
Eve gitmek istemiyordum. O harabe, babamın alkol kokan nefesi ve annemin bizi terk edip gidişinin hayaletleriyle dolu o eve girmek, bir mezara girmekten farksızdı. Ama gidecek başka yerim yoktu. Kapıyı açtığımda babamın salondaki koltukta sızmış olmasını umdum.
Ummak, aptalların işiydi.
Beni ayakta bekliyordu. Okuldan aradıklarını, sınav sonucumu öğrendiğini anlamam için yüzündeki o vahşi ifadeye bakmam yetti. “Seni işe yaramaz asalak!“ diye gürledi. İlk darbe geldiğinde kendimi korumadım bile. Alışkındım. Sınavı geçseydim de vuracaktı, sadece belki bir iki tekme eksik olurdu. Bu, aramızdaki sessiz bir anlaşma gibiydi: O öfkesini kusardı, ben de bedelini öderdim.
...
Sabahın dördü. Şehir hala uykudayken, ben banyodaki kırık aynada yüzüme bakıyordum. Sol elmacık kemiğim morarmış, dudağım patlamıştı. Soğuk suyla yüzümdeki kanı temizledim. Babam uyanmadan çıkmalıydım. Onun o sızmış halini, uyanıp bana tekrar saldırma ihtimalini düşünmek bile midemi bulandırıyordu. Kapüşonumu kafama geçirdim, atkımı yüzümün yarısını kapatacak şekilde sardım ve kendimi sokağa attım.
Okulun demir kapıları henüz kilitliydi. Sabahın ayazı, ince ceketimden içeri sızıp morluklarımı sızlatıyordu ama umurumda değildi. Burası soğuktu ama en azından güvenliydi.
Sırtımı duvara verip yere çöktüm. Gözlerim kapanmak üzereyken, sisin içinden bir silüet belirdi. O kusursuz yürüyüşü, o dik duruşu... Ren’di bu.
Beni görünce adımları yavaşladı. Şaşkınlığı, maskesinin altından bile belli oluyordu. “Kaito?“ dedi, bana bir uzaylıya bakar gibi bakarak. “Bu saatte burada ne işin var?“
Başımı çevirdim, kapüşonumu daha da çektim. “Sana ne?“ diye mırıldandım. “Erken gelmek istedim.“
Ren, cevabımla yetinmedi. Yaklaşıp önümde durdu. “Yüzüne ne oldu?“
Cevap vermedim. Ama o, her zamanki küstahlığıyla uzanıp atkımı sertçe aşağı indirdi. Sabahın loş ışığında morarmış elmacık kemiğim ve patlamış dudağım ortaya çıktı. Ren’in gözleri büyüdü. O ifadesiz heykelde ilk defa saf bir şok, hatta dehşet gördüm.
“Bunu kim yaptı?“ Sesi titrememişti ama tehlikeli derecede alçaktı.
“Babam,“ dedim basitçe. Sanki hava durumundan bahsediyordum.
Ren’in yüzü gerildi. “Polise gitmelisin,“ dedi hemen. O zengin, korunaklı dünyasının mantığıyla konuşuyordu. “Rapor almalıyız. Darp izleri taze. Onu hapse attırabilirsin, velayet davası açılır, devlet seni koruma altına alır...“
Hukuki süreçleri, maddeleri bir avukat gibi sıralamaya başladı. Onu dinlerken dudaklarımda acı bir tebessüm oluştu. “Ne önemi var ki?“ dedim sözünü keserek.
Ren sustu. “O adam eve para getiriyor,“ dedim, gözlerinin içine bakarak. “Nefes almam, yemek yemem için gereken parayı o kazanıyor. Bu saatten sonra onu hapse tıktırsam ne olacak sanıyorsun Ren? Beni yanına alacak tonton bir büyükannem yok. Beni seven bir akrabam yok.“
Ayağa kalktım, yüzümdeki yaraya rağmen gülümsüyordum. “Devlet mi? Beni bir yetimhaneye ya da çocuk esirgeme kurumuna tıkacaklar. Dört tarafı duvarlarla çevrili, kurallarla dolu bir başka hapishane. Hayatımın daha sefil bir varyantı...“
Ren’e doğru bir adım attım. “Burada en azından özgürüm. İstediğim zaman kapıdan çıkabiliyorum, istediğim zaman bu soğuk betonda oturabiliyorum. Senin o ’adalet’ dediğin şey, benim gibi adamlar için sadece kafes değişikliği demek.“
Ren donup kalmış gibiydi. İlk defa, kitaplarda yazmayan bir gerçekle, hayatın o pis, gri ve mantıksız yüzüyle karşılaşıyordu. Yumruklarını sıktı, bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Benim dünyamın çaresizliği, onun mantığını yenmişti.
Bir süre sessizce durduk. Sonra Ren, derin bir nefes verdi ve çantasını yere, o kirli betonun üzerine bıraktı.
“Bugün Zenith Sınavı var,“ dedi, sesi tekrar o emredici tonuna dönerek. Ama bu sefer içinde bir yumuşaklık vardı.
“Ne?“ diye sordum şaşkınca. “Şu meşhur, kimsenin tam puan alamadığı o genel sınav mı?“
“Evet. Tüm okulun girdiği, müfredat dışı mantık sorularıyla dolu o sınav,“ dedi ve çantasından notlarını çıkardı. “Madem o evden kurtulamıyorsun, madem sistem bozuk... O zaman o sistemi kendi kurallarıyla yeneceksin.“
Elindeki not defterini göğsüme bastırdı. “Otur,“ dedi sertçe. “Okul açılana kadar iki saatimiz var. Normal derslerde ezber istiyorlar ama bu sınavda zeka konuşur. O kafana bu formülleri sokacağım, istesen de istemesen de.“
İtiraz etmeme fırsat vermedi. O soğuk betonun üzerinde, güneş daha doğmamışken, Ren bana hayatımda gördüğüm en acımasız öğretmenliği yaptı. Beni zorladı, azarladı, anlattı, tekrar anlattı. Yaralı yüzüme bakmıyordu artık, sadece gözlerime, potansiyelime bakıyordu.
...
Saatler sonra, tüm okulun nefesini tutarak beklediği o zorlu sınavın sonuçları dijital panoya yansıdığında koridorda yürüyordum. Umursamaz görünmeye çalışıyordum, sanki o sabahın soğuğunda titreyerek ders çalışan ben değilmişim gibi.
Panonun önünden geçerken, gayri ihtiyari başımı çevirdim. Herkes birincinin kim olduğunu bildiğini sanıyordu. Gözlerim listenin ortalarına değil, en tepesine kaydı.
1. Kaito - (Tam Puan) 2. Ren - (1 Yanlış)
Duraksadım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Ren’i geçmiştim. Okul tarihinin en zor sınavında, o ulaşılmaz dahiyi kendi oyununda yenmiştim.
Ren’in koridorun köşesinde yaslandığını gördüm. Göz göze geldik. Yüzünde ne öfke vardı ne de kıskançlık. Sadece hafif, belli belirsiz bir gülümseme. Bana, “Sonunda potansiyelini kullandın“ der gibi baktı ve arkasını dönüp gitti.
O gün eve, yine o cehenneme dönecektim. Yine dayak yiyebilirdim. Ama artık bir fark vardı. Cebimde, o 1.lik derecesi vardı. Ve daha da önemlisi, bu dünyada beni anlayan, o soğuk sabah ayazında benimle kaldırımda oturan bir “rakibim“ vardı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.