Yukarı Çık




Sonraki Bölüm   2 

           
Hayatım, kötü ayarlanmış bir arka plan müziği gibiydi. Ne çok yüksek ne çok alçak; sadece orada, varla yok arasında, rahatsız etmeyen ama asla heyecanlandırmayan o gri tonda akıp gidiyordu. Adım Kaito. Notlarım ortalama, boyum ortalama, varlığım ise “okul yıllığında fotoğrafı olmasa kimsenin fark etmeyeceği“ türdendi.

Ta ki o güne kadar.

Sıra arkadaşım, Ren... O, benim tam zıttımdı. Sınıfın, hayır, tüm okulun üzerine çöken o görünmez hiyerarşinin zirvesindeydi. Sadece derslerdeki o sinir bozucu kusursuzluğuyla değil; spor sahasında attığı her adımda, koridorda yürürken yaydığı o buz gibi aurada bile “ulaşılmazlık“ vardı. Kimseyle konuşmaz, kimseye gülmezdi. Etrafına ördüğü o görünmez duvarı aşabilen tek bir kişi bile yoktu. Ben mi? Ben sadece onun yanındaki boşluktum. İki yıldır yan yana oturmamıza rağmen, aramızdaki iletişim “günaydın“dan öteye gitmemişti.

O gün, dönem sonu sınavlarının en kritiği, matematik sınavı vardı. Dışarıda kasvetli bir Tokyo yağmuru camlara vururken, ben çantamın derinliklerinde o soğuk gerçeği fark ettim.

Kalemim yoktu.

Ne ceketimin cebinde ne de çantanın o küçük fermuarlı gözünde... Her zaman yanımda taşıdığım o ucuz mekanik kalem yok olmuştu. Sınıftaki sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Herkes son tekrarlarını yapıyor, formülleri mırıldanıyordu. Bense donup kalmıştım. Yanımdaki kişiden isteyemezdim. Ren’den bir şey istemek, bir heykelden merhamet dilemek gibi gelirdi. Zaten asosyal yapım, “Pardon, fazla kalemin var mı?“ cümlesini kurmama bile engeldi.

Tam “Bittim ben“ diye düşünürken, yan tarafımdan o metalik sesi duydum.

Ren, sırasının üzerine iki kalem bırakmıştı. Biri her zaman kullandığı, gümüş gövdeli, pahalı görünen o özel kalemdi. Diğeri ise basit, yedek bir uçlu kalem.

Başını hafifçe bana çevirdi. O her zamanki ifadesiz, buz mavisi gözleriyle sordu: “Kalemin yok mu?“

Ses tonu o kadar düzdü ki, bir soru mu sordu yoksa bir tespitte mi bulundu anlamak zordu. “Yok,“ dedim kısaca, gözlerimi kaçırarak.

Ren, yedek kalemi parmağıyla hafifçe bana doğru itti. “Alabilirsin.“

Bu, mantıklı olan hareketti. O kalemi alıp sınava girmeliydim. Ama o an, içimde bir yerlerde, yıllardır bastırdığım o eziklik duygusu garip bir gurura dönüştü. Neden bilmiyorum ama o kalemi o an kabul etmek, onun mükemmelliği karşısında yenilgimi en başından kabul etmek gibi geldi.

Elimle kalemi nazikçe ama kararlı bir şekilde geri ittim. “Lütfen, gerek yok,“ dedim. “Bir şekilde idare edeceğim.“

Ren’in kaşları milim oynadı. “İdare mi edeceksin?“ diye sordu, sesi hafifçe alaycı bir tona bürünerek. “Kalemin olmadan bu sınavı nasıl geçmeyi planlıyorsun?“

Derin bir nefes aldım ve gözlerinin içine baktım. “Kalemi olup da geçemeyeceklerin aksine... En azından başarısız olduğumda ’Bana imkan verilmedi’ diyebilmek istiyorum.“

Ren’in dudaklarında o alaycı kıvrım daha da belirginleşti. Gözlerini kısarak doğrudan ruhumun o ezik tarafına baktı.

“Demek rezilliğinin üstünü örtmek istiyorsun,“ dedi acımasız bir sakinlikle. “Beceriksizliğini ’kalemim yoktu’ bahanesinin altına gizleyip, kendini kandıracaksın. Ne kadar acınası.“

Bu sözler, görünmez bir tokat gibi yüzümde patladı. Az önce hissettiğim o anlık, yapay gurur bir anda tuzla buz oldu. Omuzlarım düştü, bakışlarım sıranın üzerine kilitlendi. Haklıydı. İçten içe biliyordum ki, kalemim olsa bile onun seviyesine asla ulaşamazdım. Sadece başarısızlığıma bir kılıf uyduruyordum. O anki sessizlik, gürültülü sınıftan çok daha ağırdı. Midemde soğuk bir düğüm oluştu. Tamamen yenilmiş hissediyordum.

Tam pes etmiş, o silik kabuğuma geri çekilecekken, önümde metalik bir parıltı belirdi.

Ren, elindeki o gümüş gövdeli, en sevdiği kalemi sertçe önüme bıraktı.

“Kendine acımayı kes,“ dedi sesi aniden ciddileşerek. Gözlerinde artık alay yoktu, saf bir meydan okuma vardı. “Al şunu ve bana yanıldığımı kanıtla.“

Başımı kaldırdım. Bana bakıyordu ama bir böceğe bakar gibi değil, ilk defa bir “rakibe“ bakar gibi. O gümüş kalemi elime aldığımda, parmaklarımın ucundaki soğuk metal garip bir şekilde içimdeki o kırık gururu onardı. Utanç, yerini keskin bir hırsa bıraktı.

Kalemi sıkıca kavradım. “Bunu sen istedin,“ dedim. Sesimdeki titreme gitmişti. Ona doğru eğilip, gözlerinin en derinindeki o buz mavisine odaklandım. “Umarım o birincilik koltuğunu çok özlemezsin... Çünkü bugün, senin devrildiğin gün olacak.“

Ren sandalyede arkasına yaslandı. Ve işte o an, okulda kimsenin şahit olmadığı, efsanevi bir an yaşandı. O buzdan heykel, o ulaşılmaz ilah, başını geriye atıp içtenlikle güldü. Gözlerinde ilk defa gerçek bir sıcaklık, aramızdaki o görünmez duvarı yıkan bir kıvılcım belirdi.

“Bunu göreceğiz,“ dedi, gülüşü hala yüzündeyken.

Öğretmen sınav kağıtlarını masaya vurduğunda, Kaito ve Ren için o gri dünya çoktan renk değiştirmeye başlamıştı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

Sonraki Bölüm   2