Yukarı Çık




4   Önceki Bölüm 

           
Kağıttaki konum, sarayın batı kanadında, yıllardır kullanılmayan eski bir şapeli gösteriyordu. Gece yarısı odamdan süzülüp, nöbetçileri atlatarak oraya ulaştığımda, içimde kötü bir his vardı. Ama merakım, korkumdan daha baskındı.

Şapelin ağır, meşe kapısını araladım. İçerisi loştu, sadece ortadaki sunak taşının üzerinde süzülen garip, mavi bir alev ortamı aydınlatıyordu.

İçeride dört kişi vardı. Ama... onlara “kişi“ demek ne kadar doğruydu emin değildim.

Biri, üzerinde teknolojik olduğu belli olan, vücudunu saran metalik bir tulum giyiyordu. Diğeri, sırtında yırtık pırtık siyah kanatları olan, boynuzlu bir varlıktı. Üçüncüsü, etrafına hafif bir altın tozu yayan, ama yüzünde merhametten eser olmayan bir kadındı. Dördüncüsü ise, üzerinde farklı yüzyıllara ait kıyafetlerin yamalı bir karışımını taşıyan, elinde garip bir saat tutan yaşlı bir adamdı.

Beni fark ettiklerinde hepsi aynı anda sustu. Metalik tulumlu olan öne çıktı. Sesi mekanikti. “Hangi birliktensin?“

Şaşkınca duraksadım. “Ne?“

Boynuzlu olan hırladı. “Irkın ne? Hangi boyutun temsilcisisin?“

Altın tozlu kadın gözlerini kıstı. “Liderin kim çocuk? Buraya izinsiz girmek, Protokol 1’in ihlalidir.“

“Ben... Ben sadece Lord Aris’in oğluyum,“ dedim kekeleyerek. “Kağıdı siz bıraktınız sanıyordum.“

Dördü birbirine baktı. Yüzlerinde önce bir şüphe, sonra derin bir hayal kırıklığı ve en sonunda acı bir alaycılık belirdi. “Anlamamış,“ dedi yamalı kıyafetli yaşlı adam. “Hafızası silinmiş bir yerli mi? Yoksa sadece bir hata mı?“

“Ne demek istiyorsunuz?“ diye sordum, sesimi sertleştirmeye çalışarak. “Siz kimsiniz?“

Metalik tulumlu olan, yani Uzaylı, bana doğru bir adım attı. “Biz, ’Düzenleyiciler’iz. Ya da eskiden öyleydik,“ dedi. Eliyle diğerlerini gösterdi. “Bir Şeytan, bir Melek, bir Zaman Yolcusu ve ben... Hepimiz farklı boyutlardan, farklı zamanlardan geldik. Tek bir amaç uğruna.“

“Ren,“ dedi Şeytan, ismini ağzından bir küfür gibi çıkararak. “O anomalinin duygularını kontrol altında tutmak. Dünyanın gidişatını rayında tutmak.“

Kafam karışmıştı. “Ren mi? İkizimden mi bahsediyorsunuz? O sadece bir çocuk.“

Melek olan kadın acı bir kahkaha attı. “Çocuk mu? O şey, bir felaket mıknatısı. Dinle küçük ’yerli’. Senin o ’eski dünyan’, yani Dünya... Yok oldu.“

Kanım dondu. “Ne?“

Zaman Yolcusu saatine baktı, tik-tak sesleri şapelde yankılandı. “Birisi...“ dedi gözlerimin içine bakarak. “Geçmişte Ren ile gerçek bir iletişim kurmayı başardı. Onun o buzdan duvarlarını aştı. Ve bu temas, bir paradoksa yol açtı. Ren’in zihni, gerçekliğin dokusunu yırttı. Gerçek dünya, Dünya gezegeni, bir toz bulutuna dönüştü. Oradaki tüm ruhlar, bu ’aceleye getirilmiş’, yamalı bohça gibi duran dünyaya transfer edildi.“

Uzaylı araya girdi. “Biz, Ren’i stabil tutmaya çalıştık. Onunla iletişime geçtik. Ama o... bizi ’sıkıcı’ buldu. Ve Ren için sıkıcı olan her şey, yok olmaya mahkumdur.“

Şeytan yumruğunu sunağa vurdu. “Zayıfları eziyor, güçlüleri yüceltiyordu. Ama bu dünyada... Bu saçma sapan dünyada kuralları değiştirdi! Nedenini bilmiyoruz ama bu bozuk dünyada ’Güçlüler zayıfları korur’ kuralını getirdi. Zayıfı ezen her kimse, korkunç bir azapla, işkenceyle yok ediliyor.“

Melek olan kadın, bana nefret dolu gözlerle baktı. “Ve sen...“ dedi, bana doğru yürüyerek. “Sen o’sun. O gün Ren’in zihnini kıran, o teması kuran kişi sensin. Dünya yok olurken ailem çığlıklar içinde yanıp kül oldu! Hepsi senin yüzünden!“

Kadının arkasında devasa, ışıktan bir mızrak belirdi. Yüzü melekten çok bir intikam tanrıçasına benziyordu. “Ren seni korumak için bu dünyayı böyle tasarladı ama umurumda değil! Seni şimdi öldürürsem, belki döngü kırılır!“

Mızrak bana doğru fırlatıldı. Kaçacak yerim yoktu. Büyüm yoktu. Gücüm yoktu. Gözlerimi sıkıca kapattım. Eski babamdan yediğim dayaklarda yaptığım gibi, acıyı bekledim.

Özür dilerim Ren... Yine başaramadım.

Bir saniye geçti. İki saniye. Darbe gelmedi. Ses yoktu. Çığlık yoktu. Rüzgar sesi bile kesilmişti.

Gözlerimi yavaşça açtım.

Şapel boştu. Sadece “boş“ değildi. Az önce orada duran o dört varlıktan geriye ne bir ceset, ne bir kan damlası, ne de bir enerji kalıntısı kalmıştı. Mızrak havada asılı kalmamıştı, hiç var olmamış gibiydi.

Normalde “kaçtılar“ diye düşünürdüm. Ya da “ışınlandılar“. Ama hayır. Bunu iliklerime kadar hissediyordum. Bu hissi tanıyordum. Bir dosyanın bilgisayardan silinmesi gibi... Bir silginin kağıttaki yazıyı yok etmesi gibi...

Onlar öldürülmemişti. Onlar varoluştan silinmişti.

Şapelin o korkunç sessizliğinde, tek bir ses duyuldu. Kapının gıcırtısı. Arkamı dönmeye cesaret edemedim ama o tanıdık, soğuk ve düz sesi duydum.

“Kütüphaneye gitmemen gerektiğini söylemiştim, Kaito.“

Ren, kapının eşiğinde duruyordu. Pijamalarıyla, elinde bir oyuncak ayıyla. Beş yaşında masum bir çocuk gibi görünüyordu. Ama gözleri... O mavi gözlerde, az önce o dört varlığı hiçliğe gönderen o sonsuz uçurum vardı.

“Oyunbozanlık yapıyorsun,“ dedi ve esnedi. “Hadi yatağa dönelim. Yarın dersimiz var.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

4   Önceki Bölüm