Beş yıl... Bu dünyadaki hayatımın üzerinden tam beş yıl geçmişti.
Zaman, bebeklik bedenimin hantallığından kurtulup bahçede koşuşturabildiğim o yaşlara evrilmişti. İkizim Ren ile aramızda garip, sözsüz bir bağ vardı. Bazen oyun oynarken göz göze gelirdik ve o anlarda içimdeki soru dilimin ucuna kadar gelirdi: “Sen de hatırlıyor musun?“
Ama soramazdım. Ya sadece bu dünyanın dahi bir çocuğuysa? Ya o eski, soğuk ama güvenilir dostum değilse? Bunu sormak, delilikle suçlanmama neden olabilirdi. O yüzden sadece “kardeş“ rolünü oynadım.
O gün, babamız Lord Aris, çalışma odasından çıkıp bize doğru geldiğinde yüzünde gururlu bir gülümseme vardı. “Kaito, Ren... Benimle gelin,“ dedi. “Zamanı geldi.“
Neyin zamanı olduğunu biliyorduk. “Yetenek Uyanışı.“
Bizi sarayın en derin odalarından birine, ortasında havada süzülen kristal bir kürenin olduğu tören salonuna götürdü. İçerisi kalabalıktı; soylular, büyücüler ve hizmetkarlar merakla bizi bekliyordu.
“İlk sen, Ren,“ dedi babamız.
Ren, o beş yaşındaki çocuk bedenine rağmen her zamanki gibi dik ve kendinden emin adımlarla yürüdü. Elini tereddüt etmeden küreye koydu.
Bir saniye sonra salon kör edici bir ışıkla doldu. Kürenin içinde üç renk birbirine karışarak dans etmeye başladı: Saf Beyaz, Derin Mavi ve Parlak Turuncu.
Salonda bir uğultu koptu, ardından gök gürültüsünü andıran alkışlar yükseldi. “Üç element!“ diye bağırdı baş büyücü. “Işık, Su ve Toprak... Bu bir mucize!“
Babamızın göğsü kabarmıştı. Ren elini çektiğinde yüzünde o hafif, tatmin olmuş gülümseme vardı. Bana doğru dönerken bakışları “Sıra sende“ diyordu.
Titrek adımlarla küreye yaklaştım. Kalbim güm güm atıyordu. Elimi o soğuk, pürüzsüz yüzeye koydum ve bekledim. Ren gibi parlamasını, gücün damarlarımda akmasını bekledim.
Bir saniye geçti. On saniye geçti. Hiçbir şey olmadı. Ne bir ışık, ne bir titreşim. Küre sadece camdan bir top gibi duruyordu.
Salondaki alkışlar yerini ölüm sessizliğine bıraktı. Baş büyücü gözlüğünü düzeltti, babam kaşlarını çattı. “Tekrar dene oğlum,“ dedi babam, sesi endişeliydi.
Elimi tekrar bastırdım. Daha sert. Neredeyse yalvarırcasına. Ama sonuç değişmedi.
Korku, mideme buz gibi bir yumruk gibi indi. Eski hayatımın hayaletleri bir anda zihnime doluştu. Başarısız oldum. Yine. Babamın bana doğru yürüdüğünü gördüm. Elini havaya kaldırdı.
Gayri ihtiyari gözlerimi sımsıkı kapattım, omuzlarımı kıstım ve gelecek olan tokadı bekledim. Vuracak. İşe yaramaz olduğumu bağıracak ve vuracak.
Ama darbe gelmedi. Onun yerine, güçlü kollar beni sıkıca sardı.
Gözlerimi şaşkınlıkla açtım. Babam bana vurmamış, beni kucağına almıştı. Saçlarımı okşuyordu. “Endişelenme Kaito,“ dedi yumuşak bir sesle. “Her şey yolunda. Büyü her şey demek değildir. Sen benim oğlumsun.“
Başımı kaldırıp etrafa baktım. Kimsenin gözünde o eski dünyadaki gibi aşağılama, iğrenme yoktu. Herkes bana... üzülerek bakıyordu. Kalplerinde bir sızı varmış gibi, sanki sakat bir yavru kediye bakar gibi.
Bu şefkat, o dayaklardan daha ağır geldi. Hayır, diye düşündüm. Ben acınacak biri değilim.
...
O geceden sonra tuhaflıklar zihnimi kemirmeye başladı. Bu dünya... Fazla tanıdıktı. İnsanların isimleri Japon kökenliydi ama coğrafya farklıydı. Haritaları incelediğimde yedi kıta olduğunu gördüm. Tıpkı Dünya gibi, bir kıta bolluk içindeyken diğeri açlıkla savaşıyordu. Büyü vardı ama teknoloji yoktu. Sanki Dünya’nın büyülü ama çarpık bir yansıması gibiydi.
Ertesi sabah, sorularıma cevap bulmak için sarayın kütüphanesine gittim.
Rafların arasında gezinirken bir şey fark ettim: Tarih kitapları yoktu. Krallığın geçmişi sadece “Kraliyet Soy Ağacı“ndan ibaretti. Savaşların nedenleri, krallığın kuruluşu, öncesinde ne olduğu... Hepsi sisliydi. Sanki tarih, bir noktada silinmiş ve yeniden yazılmıştı.
Sonra, en alt rafta, tozlu ve siyah ciltli bir kitap buldum: “Büyük Suçlar ve Cezalar.“
Merakla sayfaları çevirdim. Hırsızlık, cinayet... Sıradan suçlar. Ama son bölüme geldiğimde kanım dondu.
“Madde 404: Köken Sapması.“ “Kendilerinin bu dünyaya ait olmadığını iddia edenler, ’Öteki Taraf’tan geldiğini söyleyenler veya geçmiş yaşam anılarını yayanlar... Bu kişiler düzenin bozguncusu kabul edilir. Ruhları kirletilmiştir. Cezaları ölüm değil, Ebedi Hiçlik Hapishanesi’dir.“
Kitabı elimden düşürecektim neredeyse. Reenkarnasyon... Burada biliniyordu. Ama bir mucize olarak değil, en büyük suç olarak.
Tam o sırada, arkamda bir hışırtı duydum.
Hızla kitabı kapatıp rafa ittim. Bir hizmetkar, elinde temizlik malzemeleriyle koridordan geçiyordu. Beni görmemiş gibi davrandı ama tam yanımdan geçerken, yere buruşturulmuş küçük bir kağıt parçası düştü.
Duraksadı. Bana bakmadı bile. Sadece dudakları kıpırdadı ama sesi kulaklarımda gök gürültüsü gibi yankılandı:
“Ren’den uzak dur.“
Hizmetkar koridorun karanlığında kaybolurken, ben yerde duran o kağıt parçasına bakakaldım. Kalbimdeki korku, yerini derin bir şüpheye ve karanlık bir merakın tohumlarına bıraktı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.