Yukarı Çık




0   Önceki Bölüm 

           
Çeviri: Animeci_Reyiz

Bölüm 1
DÜNYA, GERÇEKLİK VE ARZU

“Einaaaaa Haaanııııııııımmmmm!!!!!!!!!”

“Hı?”

Tüm zindan faaliyetlerini yöneten “lonca“nın resepsiyonisti Eina Tulle, tek eliyle gevşekçe tuttuğu kitaptan başını kaldırdı. Uzun, sivri kulakları titredi; şeffaf zümrüt yeşili gözleri sayfalardan ayrıldı. Omuzlarına dökülen kahverengi saçları, öğleden sonranın ilk ışıklarıyla parlıyordu. Güzelliğine diyecek yoktu ama elfler kadar “kusursuz“ da değildi hani. Sanki güzelliği üzerine sonradan yapıştırılmıştı da, bir köşesi hafifçe kalkmış gibiydi. Siyah ceket ve pantolondan oluşan lonca üniforması, ince yapısına gayet iyi oturmuştu.

Loncanın “Bayan Canayakın“ı olarak bilinen Eina, yarı insan yarı elfti. Maceracılar günün bu saatinde genellikle zindanda olduğundan, Eina da vakit öldürmek için kitap okumaya karar vermişti. İsmini haykıran sese çabucak tepki verdi.

Bugün de sağ salim dönmüştü demek... Ne kadar olmuştu, iki hafta mı? Bu cin bakışlı çocuk loncaya kaydolalı beri... Bu on dört yaşındaki çocuğun zindan danışmanlığını ve koçluğunu yapmak ona düşmüştü.

Maceracılık... Yaşına, cinsiyetine bakılmaksızın herkesin yapabileceği bir işti bu. Ama bedeli ağırdı; pek çokları bu yolda can veriyordu. O ise daha bir çocuktu ve Eina onu böylesine tehlikeli bir yere göndermekten nefret ediyordu. Bu oğlan, yani Bell Cranell için endişelenmesinin tek sebebi, sorumluluğunun kendisinde olmasıydı. Sesini duyduğuna sevinmiş, sağ salim döndüğünü görünce rahatlamıştı; yüzüne bir gülümseme yayıldı.

Kapıdan girmeden önce aceleyle gözlüklerini düzeltti, üstüne başına çeki düzen verdi.

“EİNAAAA HAAANIIIIIIIIIIIIIM!!!!!!!”

Simsiyah kana bulanmış biri içeri, loncaya mı uçtu az önce?!?! O da ne?!?!

“İİİİİİİKKKKKKKKK!!!!!!!”

“Bana Aiz Wallenstein hakkında bildiğiniz her şeyi anlatın, n’olursunuz!!!!”

“Hani diyorum Bell... O kadar kana bulandıktan sonra, buraya damlamadan evvel bir duş alsaydın bari...”

“Şey... Kusura bakma...”

O konuşurken başımı öne eğip dinlemekten başka çarem yok. Lonca merkezinin lobisine kurulmuş küçük görüşme odalarından birindeyiz. Karşılıklı sandalyelere oturmuşuz, aramızda sadece bir masa var. Şu an temizlenip paklanmış olsam da, bu durum onun o abartılı, o derin iç çekişine engel olamıyor.

“Şehrin ortasında o leş kılığınla yürüdüğüne inanamıyorum! Aklını peynir ekmekle mi yedin sen?”

“A... ama...”

Eina kadar güzel birinden bu kadar sert sözler işitmek... İnsanın içine oturuyor doğrusu. Göz pınarlarımda yaşlar birikmeye başladı bile. Eina yüzünde mahcup bir tebessümle uzanıp parmağıyla burnumun ucuna hafifçe dokunuyor. “Bir dahakine daha dikkatli ol, tamam mı?” diye soruyor kocaman gülümseyerek. Başımı aşağı yukarı, olabildiğince hızlı sallıyorum.

“Peki, Aiz Wallenstein hakkında bilgi istiyordun, değil mi? Sebebini sorabilir miyim?”

“Şey, o konuda...”

Ona az önce başımdan geçen her şeyi, her kelimede suratım biraz daha kızararak anlatıyorum. Zindanın her zamanki rotam olan ikinci katından aşağı, beşinci kata inmeye karar verişimden başlıyorum. Varır varmaz bir Minotor ile burun buruna gelişimi... Kaçmaya çalışıp köşeye sıkışışımı... Ve sonra o “Kılıç Prensesi”, Aiz Wallenstein tarafından mutlak ölümden kurtarılışımı bir bir döküyorum.

Son olarak, ona “teşekkür etmeye” çalışıp elini sıkmak için uzandığımı ama korkudan tir tir titrediğimi itiraf ediyorum. Bir anda utançtan ve gerginlikten elim ayağım birbirine dolanmış. Yüzümün rengi saniyeler içinde kireç gibi olmuş. Ve en sonunda, tabanları yağlayıp son sürat merkeze kaçmışım.

Eina nezaket gösterip beni sonuna kadar dinliyor dinlemesine ama anlattığım her detayla yüzü biraz daha korkutucu bir hal alıyor.

“Aaaah, neden beni hiç dinlemiyorsun ki sen?!? Zindanda tek başınasın, solo takılıyorsun! Öyle hiçbir hazırlık yapmadan zırt diye o kadar derine inemezsin! Ben sana kaç kere dedim, ‘Maceracılar maceraya atılmamalı’ diye?!?”

“E-evet efendim...”

—Maceracılar maceraya atılmamalı.— Eina’nın sloganı budur. Kulağa yaman bir çelişki gibi gelse de, aslında demek istediği şu: “Önce sigortanı yaptır, güvenliği elden bırakma.” Görünüşe göre benim gibi çaylakların bu sözü kulağına küpe etmesi şart. Duyduğuma göre zindanda ölen maceracıların çoğu da çaylaklarmış zaten. Yine de kimsenin aklı ucundan bile geçmezdi ki... Zindanın daha beşinci katında, Minotor gibi İkinci Seviye bir canavarın ne işi vardı?

Minotorların ancak on beşinci kattan sonra ortaya çıktığı herkesin bildiği bir gerçektir. Eina’nın sesi kulaklarımda çınlıyor şimdi: “Zindanda ne zaman ne olacağı belli olmaz.“

Ama ciddiyim, eğer o kız olmasaydı şu an tahtalı köyü boylamıştım. Düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeye, korkudan altıma kaçıracak raddeye gelmeme yetiyor. Ruhum üzerine yemin ederim ki, bir daha Eina’nın sözünden asla çıkmayacağım.

“Bana öyle geliyor ki senin şu zindanla ilgili tuhaf fantezilerin var; bugünkü olayların sebebi de bu. Haksız mıyım?”

“Ha-ha, ha-ha-haaaaaa...”

Evet, haklıydı. Ama oraya kız tavlamak için gittiğimi itiraf edersem beni şuracıkta canıma okurdu. Doğruydu; en başta maceracı olmak istememin o pek de masum olmayan sebebi, tıpkı macera masallarındaki kahramanlar gibi olabildiğince çok güzel kızla ve hanımefendiyle tanışmaktı. Muhtemelen Lonca’ya kaydolduğum gün Eina bunu yüzümden şıp diye okumuştu. Beni kısıtlamaya çalışmasa da, ne zaman bana baksa sanki bir dolaplar çeviriyormuşum gibi süzüyordu.

Ama bugünden itibaren temiz bir sayfa açıyorum. O edepsiz hayallerin hepsi kapı dışarı. Bugünden sonra zindanlara çok daha saf bir amaçla gireceğim. Hepsi o kızla tanıştığım için.

“Şey, eğer sakıncası yoksa... Bana Wallenstein Hanım’dan bahsedebilir misiniz?”

“Şöyle ki, maceracıların kişisel bilgilerini paylaşmak Lonca kurallarına aykırı...”

Bir an duraksadıktan sonra ekledi: “Sana sadece zaten halka açık olan bilgileri verebilirim, tamam mı?” Çaylak olduğum için bana kıyak geçiyor olabilirdi ama Eina’nın nezaketi gerçekten inanılmazdı.

Tam Adı: Aiz Wallenstein. Loki Ailesi’nin çekirdek kadrosundaki kadın savaşçı. Kılıç ustalığının, maceracıların en güçlüleriyle yarışır düzeyde olduğu tartışılmaz bir gerçek. Bir keresinde Beşinci Seviye canavarlardan oluşan bir sürüyü tek başına yok etmiş, bu da ona “Kenki”, yani Kılıç Prensesi lakabını kazandırmıştı. Hatta bazıları işi daha da ileri götürüp ona “Savaş Leydisi” diyordu. Duyduğuma göre tanrılar ona “Maji Musou” yani “Eşsiz Aiz” diyorlardı. Ona asılmaya kalkan erkekler ise biçiliyor, kelimenin tam anlamıyla mahvediliyordu. Kısa süre önce bininci leşini almıştı.

“Bakalım, başka ne var... Öylesine muazzam bir vücut ve güç söz konusu olunca, konuşulacak çok şey var tabii.”

“Şey... Maceracı olarak değil. Boş zamanlarında ne yapar? Hangi yemekleri sever? Belki şu son söylediğiniz kısım hakkında biraz daha bilgi verebilirsiniz...”

Eina gözlerini iki, üç kez kırpıştırdı. Yüzümün alev alev yandığını hissedebiliyorum.

“O da ne? Bell, yoksa Wallenstein Hanım’a abayı mı yaktın?”

“Hayır, yok... yani, şey... biraz... evet...”

“Hi-hi, seni suçlamıyorum gerçi. Hemcinsim olmasına rağmen onu görünce benim bile yüreğim hopluyor.”

Eina elindeki çay fincanını dudaklarına götürürken hafifçe kıkırdıyor. İnsan sadece çay içerken nasıl bu denli zarif olabilir?
Aiz Wallenstein’a hayranlık duyan sadece Eina değil; diğer maceracılar arasında da oldukça popüler. Yumuşacık bir tenin sarmaladığı mücevher misali gözler, narin bir çene, hokka gibi bir burun... O, güzelliğin etten kemiğe bürünmüş hali. Kalbini çalmaya çalışan erkeklerin sayısına dair söylentiler gırla gidiyor ama kimse işin aslından emin değil.

Eina benim amirim yahu! Ve biz oturmuş şunları konuşuyoruz! Şanslı adamım vesselam.

Yarı insan olmasına rağmen, safkan bir elfin o rafine güzelliğini taşıyor Eina. Bana karşı bu kadar cana yakın ve açık sözlü oluşuna inanamıyorum. İnsanların çoğu zaman onu sadece dış görünüşüne bakarak yargıladığından, gerçek kişiliğini tanımadığından dert yanıyor.
Bunu söylerken yüzü biraz asılıyor ama hemen ardından, Wallenstein Hanım’ın hayatında biri olduğuna dair hiçbir şey duymadığını ekliyor.

(İç ses: *Yes be!*) Yumruğumu havaya savuruyorum! İşte bu!

“Hobileri falan nedir, inan ki bilmiyorum... Bir dakika, bir dakika, hop! Burası bir iş yeri! Bu soruların senin mesleğinle uzaktan yakından alakası yok! Çöpçatan mıyım ayol ben!”

“Ama bir deneseniz?”

“H-A-Y-I-R. Eğer işinle ilgili konuşacak başka bir mevzu yoksa, doğru evine marş marş!”

Ayağa fırlayıp beni odadan neredeyse kovalıyor. Daha fazla ısrar etmenin bir manası yok. Lonca lobisine kadar peşimden geliyor.
Beyaz mermerden yapılmış olsa da, lobinin o kadar da şatafatlı bir havası yok. Yine de duvarlardaki ünlü maceracıların ve türlü türlü tanrıların resimleri, insana büyük bir şeyin parçası olduğu hissini aşılıyor.

“Ahh, insanı canından bezdirirsiniz Eina Hanım...”

“Biliyorsun, sen bir maceracısın. Kafanı yorman gereken çok daha başka meseleler var, değil mi?”

“Eveeeet.”

Evet, biliyorum.
Benim gibi arkasında duracak, koruyup kollayacak kimsesi olmayanların tek çaresi, yarına çıkacak parayı denkleştirmek için zindanlarda canını dişine takıp çalışmak. Ayrıca sözleşmemi avucumun içi gibi bilmezsem, dımdızlak ortada kalırım. Para her zaman büyük sıkıntı.

Üstelik bakmam gereken biri... hayır, bir *tanrıça* var. Wallenstein Hanım’a duyduğum hislerin rüzgarına kapılacak lüksüm yok benim.

“Sen Loki’den başka bir tanrının ’Lütfu’na sahipsin, değil mi? Farklı bir *Aile*’den biriyle ilişki yürütmek... en hafif tabiriyle zordur.”

“... Öyle mi?”

“Vazgeç demek istemiyorum ama gerçeklerle yüzleşmek zorundasın. Yoksa bu iş senin için baş ağrısından başka bir şey olmaz.”
Şimdilik maceracılığa odaklan; demek istediği şey bu olmalı.
Ama ciddiyim, *Aile* meselesini açtığı an, idam fermanım okunmuş gibi hissettim.
Eina yüzümden yaşama sevincinin çekildiğini fark etmiş olacak ki, konuyu işe çevirip kafamı dağıtmaya çalışıyor.

“Paranı almaya mı gidiyorsun?”

“... Şey, evet. Minotor’la karşılaşmadan önce birkaç canavar haklamıştım, yani elim boş değil.”

“O zaman Borsa’ya gidelim. Ben de seninle geleyim.”

Şimdi kendimi kötü hissediyorum çünkü benim için zahmete giriyor. Gerçi şu an sağımı solumu ayırt edebilecek halde değilim ama kadın zaten yapacağını yaptı.
Onunla konuşurken hâlâ iyi hissediyorum ama bugünden sonra gözlerinin içine bakabilmemin imkanı yok.

Borsa, merkez binasının içinde. Oraya gidip bugünkü yevmiyemi alıyorum.
Çoğunlukla goblin ve koboldlardan düşürdüğüm sihirli taş parçalarını bozduruyorum. Hepsi topu topu 1.200 vali ediyor. Her zamankinden az ama Wallenstein Hanım’dan kaçtığımı düşünürsek, zindanda her zamanki kadar vakit harcamadım demektir.

Bakalım... Silah tamiri, ben ve tanrıça için erzak... Bugün bana yeni eşya yok anlaşılan...

“Bell?”

“Hı... efendim? Ne oldu?”

Eina benimle neredeyse kapıya kadar gelmişti ama merkezden çıkmadan hemen önce duraksadı.
Aklında bir şey var gibi görünüyor ve sonra dayanamayıp dökülüyor:

“Kızlar güçlü ve güvenebilecekleri erkeklerden hoşlanırlar. Yani, eğer sıkı çalışır, güçlenirsen, belki de, bir ihtimal... Anlarsın ya?”

“......”

“Belki namın yürürse, Wallenstein Hanım da seni fark eder?”

Durup bu sözleri bir an zihnimde evirip çeviriyorum. Beni her daim tepeden süzen o amirim, Eina mı söyledi bunu az önce? Bir üstüm olarak değil, başka bir insan olarak beni yüreklendirmeye çalışıyor. Ah evet, yüzüme koca bir gülümseme yayılıyor şimdi.
Caddeye adımımı atarken içim enerji ve umutla dolup taşıyor. Sırf içimden geldiği için topuklarımın üzerinde dönüp ona haykırıyorum:

“Eina Hanım! Sizi seviyorum!!!!!!!”

“... Ne?”

“Teşekkürler!!!!”

Eina’nın kıpkırmızı olmuş yüzü beni güldürürken, şehrin o işlek caddelerine karışıyorum.

Labirent Şehir, Orario.

Şehrin altında “Zindan“ olarak bilinen bir labirent yatıyor. Belki de bu devasa şehir onun üzerine inşa edilmiş demek daha doğru olur.
Şehrin kalbinde, yerin altına inen herkesi Lonca denetliyor. Sadece insanlar da değil; bizimle birlikte bu gelişen metropolde yaşayan pek çok yarı-insan türü var.
Orario hakkında bildiklerim aşağı yukarı bunlardan ibaret. Kitaplar ve ders çalışmak hiçbir zaman benim kalemim olmadı. Şehir hakkında bu kadarını da burada yaşadığım için biliyorum.
Zindanda ekmeğini taştan çıkaran herkese, benim gibi, “maceracı“ deniyor.


Buradan pek de uzak olmayan küçük bir kasabada büyüdüm. Geriye dönüp baktığımda, epey fanus içinde yetişmiş bir çocuktum. Beni büyükbabam büyüttü ama onu yaklaşık bir yıl önce kaybettim. Orada beni bağlayan hiçbir şey kalmamıştı, ben de kalan üç beş kuruşu denkleştirip şehre taşındım.

Şu noktada söylememe gerek var mı bilmiyorum ama, ben Orario’ya zindanda kızlarla tanışmak için geldim.

“—Gerçek erkekler harem kurmaya çalışır!”

Büyükbabam bunu kaç kere söylemişti? Hayat dolu gülümsemesi hala gözümün önünde.
Kendimi bildim bileli Büyükbabam bana macera masalları okurdu. O hikayelerdeki kahramanlara bayılırdım. Canavarları keserler, insanları mutlak ölümden kurtarırlar, prensesi her türlü beladan çekip alırlar ve tüm bunları yaparken de harika görünürlerdi. Büyükbabamın o hikayeleri her anlatışında, kendimi o kahramanın yerine koyardım. Kafam onlardan biri olma hayalleriyle doluydu.

Büyükbabam kahraman olmanın en güzel tarafını da kulağıma fısıldamıştı.

“Kahramanın tattığı en büyük zafer canavarları kesmekten gelmez; kızlarla tanışmaktır.”

Tehlikeli bir maceranın ardından yanımda sevimli kızların belirdiği hayallerin beynimi ele geçirmesi uzun sürmedi. Büyükbabam bana “erkek gibi erkek“ olmayı öğretti. Ben de o yolda emin adımlarla ilerliyordum.

Yaşım ilerledikçe, bir yanım masallardaki o kahraman asla olamayacağımı kabullense de, diğer yanım Büyükbabamın o kadar gaza getirmesiyle kızları yeni hedefim bellemişti.
Dilinden düşürmediği o kitap, adeta onun kutsal kitabı, *Dungeon Oratoria* idi. Türlü türlü kahramanların ve maceralarının hikayeleriyle doluydu. Sanırım ben de onun bu hevesine kapılıverdim.

Eğer kahramanlık hikayelerinin yazıldığı o yerde olabilirsem... Eğer Orario’ya gidebilirsem... Eğer Zindan’a girebilirsem...
Sadece bunu yapabilirsem, hayallerimin kızı her an karşıma çıkabilirdi.

Büyükbabam göçüp gitti ama ardında bıraktığı o azim beni kapıdan dışarı, ta Orario’ya ve Zindan’a kadar sürükledi.

İtiraf etmeliyim ki, buraya ilk geldiğimde doğaçlama takılıyordum. Ama şimdi, ölümün kıyısından döndükten sonra, Zindan’a sırf hatunlar için girdiğimden dolayı kendimi gerçekten aptal gibi hissediyorum. Muhtemelen oraya böyle bir amaçla giren tek salak benim. Hoş, para ve şöhret peşindeki maceracıların da benden pek bir farkı yoktur herhalde, belki de.

Bugün bana sadece hayatta kalmanın bile ne kadar zor olduğunu öğretti.
Zindan’ı bir daha asla hafife almayacağım.
Ama artık Zindan’a girmek için bambaşka sebeplerim var—buna Wallenstein Hanım da dahil.

Ana Cadde’deki o çok ırklı kalabalığın arasına karışıyorum.
Cüceler, gnomlar, hayvan insanlar, prumlar... Kimi normal kasabalılar gibi görünüyor, kimi ise çok daha tehlikeli. Benim gibi taşralı bir insan evladı burada o kadar sırıtıyor ki. Bu kalabalığın içinde bile her şey o kadar yeni ve ilginç geliyor ki. Şehrin o hiç susmayan gürültüsü, başkaları çok sesli diye şikayet etse de, bana hayat veriyor. Bu şehirden asla bıkmayacağım!

Kalabalığı yararak ilerlerken, arada sırada gözüme ilişen o gerçekten sevimli ve asil elflere bakış atıyorum.

İşte aradığım sokak. Kalabalıktan sıyrılıp Ana Cadde’den çıkıyor ve daha küçük bir ara sokağa sapıyorum. Buralarda o kadar çok kıvrım ve dönemeç var ki, daha sık kaybolmadığıma şaşıyorum.
Ana Cadde’nin gürültüsü sönümlenirken, bir çıkmaz sokağa varıyorum.

“……”

Boynumu geriye atıp bu çıkmaz sokaktaki eski, döküntü kiliseye bakıyorum. Yıllardır kimsenin buraya uğradığını sanmıyorum.
Düşünsenize, bu iki katlı bina tanrılara ibadet edilen bir yer olarak inşa edilmişti. Şimdiyse bir harabeden hallice. Duvarların bazı kısımları eksik. Yani aslında, düştükleri yerde, yerde yığınlar halindeler. Yıllar önce, kim bilir ne zaman buraya gelmeyi bırakan insanlardan geriye kalan, mekana sinmiş bir hüzün var.

Kilisenin ana kapısının üzerinden bir tanrıça heykeli bana gülümsüyor. Daha iyi günleri olmuş belli ki. Yüzünün yarısı yok, gövdesinden kaya parçaları kopmuş. Ben daha bütün İsviçre peynirleri gördüm yahu.

“Selam!”

Kontrol etmeye pek gerek yoktu aslında ama kiliseye girmeden önce yalnız olduğumdan emin olmak istedim. Ana girişte kapı mapı yok, güvenlik hak getire. Gerçi içerisi de dışarısından pek farklı değil ya.

Hatta içerisi yarı yarıya yıkılmış desek yeri. İçeri adımımı atarken ayağım, kırık yer karolarının arasından fırlamış bir yabani ota basıyor. Tavanın parçaları ya yok olmuş ya da düşmek üzere. İşin iyi tarafı, bu sayede içeri biraz gün ışığı sızıyor. Güneş huzmeleri, kilisenin arka tarafındaki o sunaktan geriye kalanları aydınlatıyor.

Her zamanki yolumu izleyerek enkazın arasından geçiyor, sunağın arkasındaki küçük odaya yöneliyorum. Bir zamanlar depo olarak kullanılıyormuş, hala boş raflarla dolu. Ama en arkadaki köşede duran raf aslında bir merdiven boşluğuna açılan kapı. Onu çekip aşağı iniyorum.

Merdivenler o kadar uzun değil, dışarıdan sızan ışık hala buraya kadar ulaşıyor. Kapıyı açmakta hiç zorlanmıyorum.

“Tanrıçam! Ben geldim!”

Sesim bodrum duvarlarında yankılanırken, o tanıdık ev kokusu burnuma doluyor. Oda küçük ama rahatça yaşanacak kadar büyük.
Seslendiğim kişi, kapının hemen girişindeki mor kanepede sere serpe uzanmış. Kitabından başını kaldırıp ayağa fırlıyor.

Ona şöyle bir baksanız, ergenliğe girmek üzere olan genç bir kız sanırsınız. Benden sadece birazcık kısa olduğu için, pek çok kişi bizi yaşları birbirine yakın iki kardeş zannedebilir.

O çocuksu yüzündeki kocaman gülümsemesiyle bana doğru koşarken ayakları yerde pıtır pıtır sesler çıkarıyor.

“Hey, hey, hoş geldin! Biraz erken dönmedin mi?”

“Şey, bugün zindanda neredeyse ölüyordum...”

“Ne, ne? İyi misin? Ölürsen gerçekten şok olurdum. Çok yalnız kalırdım, muhtemelen çok da üzülürdüm.”

Minik elleri vücudumda aşağı yukarı gezinip bir yara bere arıyor.
Hafifçe kızarmaktan kendimi alamıyorum. Onun bu şefkatli ses tonu ve sözleri her zaman moralimi yerine getirir.

“Merak etme. Tanrıçamı öyle dımdızlak bırakıp gitmem.”

“Oh? Kararını verdiğine sevindim çünkü çok fazla suya ihtiyacım var.”

“İlginç bir yaklaşım...”

İkimiz de gülümseyip odanın arka tarafına geçiyoruz.
Paylaştığımız alan bir kare ve bir de uzun kısımdan oluşuyor; yer altında P harfini andırıyor yani. Giriş kare kısımda, kapı ön duvarın ortasında. Karşılıklı iki duvara yaslanmış iki kanepe var. Herkes kendi kanepesine kuruluyor.

Karşımda oturan kız, tartışmasız çok güzel. O parlak, simsiyah saçları başının iki yanından dökülüp kulaklarını örtüyor, bir yandan da beline kadar uzanan iki koca at kuyruğu olacak kadar uzun. Gümüş çanları olan iki kurdeleyle tutturulmuşlar. Yuvarlak yüzü ve yanakları onu çok genç gösteriyor; bu yüzden de göğüslerinin kıyafetlerini o kadar zorlamasına inanamıyorum. Bakmamaya çalışıyorum, valla! Ama zor be...

Bir de o berrak mavi, küre gibi gözleri eklenince, masal kahramanının canlanmış hali gibi bir aurası var.
Gerçi normal standartlara göre birkaç yıl içinde tam bir afete dönüşürdü ama bence görünüşü o kadar da değişmeyecek.
Ne de olsa o bir tanrıça. Ona sebepsiz yere öyle demiyorum.

O biz insanlardan, yarı-insanlardan ya da Zindan’daki canavarlardan farklı. Başka bir düzlemden, *Deusdia*’dan geldi. Bizim gibi yaşlanmaz ya da değişmez. İnsanların çok ötesinde; zamanında hayranı olduğum o kahramanlardan bile daha etkili, daha kudretli.

“Bahse girerim bugün pek para kazanamadın, değil mi?”

“Hayır, her zamanki kadar değil. Ya sen, Tanrıça?”

“Hi-hi! Şuna bak! Ta-da!”

“O-onlar da ne?!”

“Evet! Bugün dükkanda o kadar iyi iş çıkardım ki, bu patates cipslerini bedavaya kaptım! Parti zamanı!! Bell, bu gece seni hiç uyutmayacağım.”

“Vay! Harika iş çıkarmışsın, Tanrıça!”

Bu kudretli tanrıça, Orario’da bir insan dükkanında yarı zamanlı çalışıyor. Çalışmasa, elbette hayatta kalamazdık.

Çok uzun zaman önce, tanrılar ve tanrıçalar bizim dünyamıza indi. Onlar buraya *Gekai* ya da “aşağı dünya“ diyorlar. Bunun nedenini ve nasılını anlatan pek çok mit ve efsane var ama benim tanıdığım tanrıçaya göre, tanrılar yukarıda sadece sıkılmışlar.
Üst dünyalarında, Tenkai’de, sonsuzluk boyunca pek bir şey yapmadan duruyorlarmış. Tanrıların elinde dünyanın zamanı varmış ama yapacak işleri yokmuş. Sonra bizim ne kadar çok şeyi heba ettiğimizi, ama aynı zamanda kültür ve ticaret gibi ne kadar ilginç şeyler ürettiğimizi izlemeye başlamışlar. “Çocuklar“—yani biz—bulunabilecek en iyi eğlence kaynağı haline gelmişiz.

“Çocukların arasında onlar gibi olacağız, aynı yeteneklerle. Onlar bizi görecek.”

Kusursuz varlıklar olabilirler ama onların da kusurları var. Olmak zorunda, çünkü dünyamıza gelip ilgilenecek kadar meraklıydılar.
Çocuklarla dolu yeni bir dünyanın heyecanı pek çok tanrıyı Gekai’ye çekti. Öngöremedikleri olayları, açlık hissini, hobileri, güzel sanatları ve çocukların her gün yaşadığı o tanımlanamaz arkadaşlık bağlarını deneyimlemek istediler.

Güldüler, ya da bana öyle anlatıldı.
Tanrılar ve tanrıçalar, sanki bir oyun oynuyormuş gibi hissediyor ve ne olacağını kestiremedikleri için bu oyunun tadını sonuna kadar çıkarıyorlar.
Tanrıların Gekai’de yaşamaya başlaması çok sürmedi. Epeycesi buraya kalıcı olarak yerleşmeye karar verdi.

İlk burada yaşayan atalarımıza gelince, tanrılar geldiğinde onları reddetmediler. Neden etsinler ki? Tanrılara saygı duydular çünkü onlardan lütuflar alabilirlerdi. Başka bir deyişle: sen benim sırtımı kaşı, ben de seninkini. Bu ilişki bugün bile bariz bir şekilde devam ediyor.
Artık aramızda yaşıyorlar. Yan yana yaşıyor, yan yana çalışıyor, birbirimize yardım ediyoruz.
Bu tanrılar, bizim o meşakkatli dünyamızda yaşamak için o ayrıcalıklı ve kısıtlı yaşam tarzlarını terk ettiler.

“Şehirde maskot gibi dolaşan bir sürü insan var. Sevimliler falan ama *Ailem*’de isteyeceğim birini asla bulamıyorum. İyilerin hepsi paranın peşinde! Ah, keşke daha çok insan Hestia ismini bilseydi...”

“Pek emin değilim. Hangi tanrı ya da tanrıça verirse versin, tüm ’lütuflar’ aynı şekilde başlar...”

Ben tanrıça Hestia ile yaşıyorum. Sanırım tanrıların ve tanrıçaların da bizim gibi isimleri var.
Bir Aile, temel olarak bir tanrı tarafından kurulan gruptur. Mesela Loki Ailesi, tanrıça Loki tarafından, Hestia Ailesi de Hestia tarafından kurulmuştur. Bazıları buna Loki Takımı ya da Hestia Takımı diyor.
Şahsen ben, bir Aile’de olmanın o tanrının ailesinin bir parçası olmak gibi olduğunu düşünüyorum.

Tanrılar Gekai’deyken, Arkanam denen o tanrısal güçlerini kullanamazlar. Bu, buraya geldikten kısa bir süre sonra kendi koydukları bir kuraldır. *Arkanam* olmadan, hayatta kalabilmek için bizim yiyeceğimize ve paramıza muhtaçlar.

Her ne kadar çalışmayı seven birkaç tanrı duymuş olsam da, çoğu buraya eğlenmek için geldi. Bu yüzden, onlar kafalarına göre takılırken para kazanma işini biz “çocuklar“a yıkıyorlar.

Bir kişi bir *Aile*’ye katıldığında “lütuf“ alır.
Bunun karşılığında, lütfun gücünü kullanarak para kazanır.
Açık konuşmak gerekirse, *Aile* üyeleri tanrılarına bakar.

Ama lütuf almanın faydaları da tartışılmaz. Lütuf sahibi olan herkes, en vahşi canavarları bile alt edecek kadar güçlenebilir.
Karşımda oturan tanrıça Hestia, buna “al gülüm ver gülüm“ diyor.

“Bell, sana bakmam için tek başına çalışmak zorunda kalman beni gerçekten üzüyor.”

“Hey, ben iyiyim. Hem sen de çalışıyorsun, değil mi?”

Kimi *Aile*ler yüzlerce üyesiyle çok büyüktür, kimisi de bizimki gibi küçücüktür.
Böyle durumlarda, tanrı ya da tanrıçaların kendileri bile iş bulmak zorundadır... Hestia gibi. Sevdikleri şeyi yapamazlar; önce para kazanmak zorundadırlar.

Elbette, para kazanmak için istedikleri her şeyi yapabilirler. Ama toplumumuzda yaşayan tanrıların benimle aynı dertlere sahip olduğunu bilmek beni mutlu ediyor. Ne bileyim, kendimi onlara bir şekilde daha yakın hissediyorum.

Tabii, *Aile*lerini kendilerinin en tepede olduğu bir monarşiye çeviren tanrılar da var. Buna “Krallık Oyunu“ falan diyorlar.
Ama o bile insanlar tarafından inşa edilir ve yönetilir. Dolayısıyla tanrılar da bizim kurallarımıza uymak zorundadır. Tanrıların bu şekilde davranarak toplumumuzu manipüle ettiğini söyleyenler var ama bir tanrının “krallık“ kurabilmesinin tek sebebi, bir grup insanın bunu istemiş olmasıdır.

Tanrılar yarattıklarımızı izleseler de, günün sonunda kimseye rekabette bir avantaj sağlama şansları yoktur.

“... Seni böyle acınası bir tanrının *Ailesi*ne kattığım için üzgünüm...”

“T-Tanrıçam...”

Kanepeye gömülüşünü izliyorum. Sesim kendi kulaklarıma bile acınası geldi.

Hestia ile Orario’yu turlayıp bir *Aile*ye katılmaya çalışırken tanıştım. Şehre yeni gelmiştim ve maceracı olabilmek için bir lütfa ihtiyacım vardı.
Meşhur *Aile*lerin zaten dolu olan saflarına katılmaya çalışan insanlar hep olur. Bu yüzden gruba fayda sağlayacak yetenekleri olanlara öncelik verilir. Benim gibi taşralı çaylaklar ise pas geçilir. Sadece kapı gösterilmedi, birkaç kez suratıma da çarpıldı.

Sanırım yollarımız kesiştiğinde Hestia bunu gözlerimde gördü. Kaybolmuş bir köpek yavrusu gibiydim sanki, o da beni evine aldı.

Hestia *Gekai*’ye nispeten yeni gelmişti ve benimle tanışmadan önce bir arkadaşının, o da bir tanrıça, *Aile*sinin yanında kalıyordu. Bana bütün gününü en sevdiği şeyi yaparak, kitaplarımızı okuyarak geçirdiğini anlattı. Arkadaşı sonunda sinirlenip onu kapı dışarı etmiş. Ama vicdansız da değilmiş hani; Hestia için kilisenin altındaki bu odayı o bulmuş.

Ama gerçekten, tüm lütuflar eşittir. Bu bir gerçek.
Lütuf alan herkes aynı noktadan başlar. Nasıl geliştiklerine gelince, eh, o tamamen onlara kalmış.
Neticede *Aile*ler, tıpkı herhangi bir dükkan veya ülke gibi, üyelerinin yeteneklerine göre yargılanır. Bir *Aile* tanrısı yüzünden güçlü değildir, zayıf da değildir.

“Sorun değil Tanrıça! Bizim *Aile* daha yeni başladı. Hatta yükselişteyiz! Elbette şimdi zor olabilir ama şu ilk kısmı atlattıktan sonra keyfimize diyecek olmayacak! Biraz para biriktirelim, insanlar bize katılmak için sıraya girecek!

“Bell... Sen gerçekten çok...!”

Hop. Ayağa fırladı. Bana bakarken gözleri umut ve mutlulukla doluyor. Ama az önce söylediğim her şey, kelimesi kelimesine Eina’dan çıktı, benden değil. Bu biraz canımı acıtıyor, tam vicdanımın orta yerinden.

Ama tanrıçam mutlu. Önemli olan da bu.
Harem falan hayal eden ve bu yüzden neredeyse ezilip gidecek olan o taşralı oğlanı, yani beni elinden tutup cesaretlendiren o. Benim için çok değerli.

Ona elimden gelen her şekilde yardım etmek istiyorum.
Kendime verdiğim ilk söz buydu. Tanıştığımızda ona yardım etmek istedim ve bu değişecek gibi de değil.

“Senin gibi biriyle tanıştığım için çok şanslıyım! Hadi bakalım, geleceğimiz için statünü güncelleyelim!”

“Lütfen!”

Tanrıça kanepeden zıplarken bacaklarını sallıyor. Hareket ederken o imkansız büyüklükteki göğüsleri de titriyor. O sallantıyı gördüm, evet, ama hemen başımı çevirdim. Ve şimdi ben de gülümsüyorum. Gözlerimi göğüslerinden uzak tutmak için gerçekten daha çok çabalamam lazım.

Diğer tanrılar ona, o dünya dışı göğüsleriyle dalga geçmek için “Koca Memeli Loli“ diyorlardı. Ama şu “Loli“ ne demek ki Allah aşkına?

“Pekala, tişört çıksın, her zamanki gibi yatağa!”

“Tamamdır.”

Hafif maceracı zırhımı çözüp atleti çıkarırken yatağa doğru yürüyorum. Omuzumun üzerinden odanın sonundaki boy aynasına bakıyorum.
Üstsüz, soluk tenli ve saçları Büyükbabamınkiler kadar beyaz yansımam bana bakıyor. Asıl göze çarpan şey ise sırtımın alt kısmındaki o siyah sembol yığını.
Hepsi Hestia tarafından tenime işlendi. Buna “Falna“ denildiğini ve bir tanrı ya da tanrıçadan gelen lütfun işareti olduğunu söylemişti.

“Yat bakalım, yat.”

Yüzüstü yatağa kapaklanır kapaklanmaz, Tanrıça üzerime atlıyor ve popomu şahsi koltuğu niyetine kullanıyor.

“Demin bugün direkten döndüğünü söyledin. Ne oldu peki?”

“Uzun hikaye ama...”

Ben anlatırken o sırtımı ovuyor. Aynı noktanın üzerinden bir, iki, defalarca geçerek cildimi gevşetiyor.
*Çınnn*... Tanrıça uzun bir iğne çıkarıyor.
Omzumun üzerinden baktığımda parmağını deldiğini görüyorum. Sırtıma bir damla kanı düşüyor.
O kızıl damla tenime işledikçe vücuduma dalga dalga yayılan bir his bırakıyor.

“Kızlarla tanışmak için... Zindan’ın derinlerine mi indin? Kafanda ne tür tuhaf fanteziler dönüyor senin? O hayalindeki ideal bakirenin öyle tehlikeli bir yerde işi ne Allah aşkına?”

“B-bakire mi??? A-ama zaten, istediğim o değil ki! Benim de ahlakım var! Bir elfin, standartlarını karşılamayan birine dokunmadığını bile biliyorsun, değil mi?”

“Heyecan yapmana gerek yok. Evet, elfleri biliyorum. Ama Amazonlar gibi gruplar da var. Güçlü çocuklar doğurmayı o kadar istiyorlar ki, sırf gücü için kendilerini erkeklere sunuyorlar. Bence kendini yıpratacaksın, hepsi bu.”

“... Ha.”

Bunu söyledikten sonra bana her şeyi bilen bir bakış atıyor. Bir yandan da kanın düştüğü yeri yoğuruyor, soldan aşağıya doğru yavaşça çalışıyor. İşaretleri değiştiriyor.

Bu sırtımdaki işaretler benim statüm, yani *Falna*m.
Bir tanrının kanı kullanılarak vücuda hiyeroglifler yazıldığında kişinin yetenekleri artar. Sadece tanrıların sahip olduğu bir güçtür bu.
Bir de “excelia“ denen bir şey var. Basitçe söylemek gerekirse, excelia deneyimdir.
Elbette “çocuklar“ tarafından görülebilen ya da kullanılabilen bir şey değildir. Ama kişinin o noktaya kadar yürüdüğü yolu anlatır. Tanrılar bir kişinin geçmişini exceliadan okuyabilir. Örneğin, bir mucize eseri bir canavarı kestiyseniz bunu bilirler. Excelia aynı zamanda kişinin lütuf yoluyla büyümesini de besler.

Başardığınız her şey, hem nitelik hem de nicelik olarak exceliada ortaya çıkar.
Tanrılar ne yaptığınızı, hayat hikayenizi görebilirler. Sanki üzerinde “Şu zorlu başarıları tamamlamıştır: canavar kesmek vb.“ yazan koca bir tabela gibi. Bana sorarsanız kadimlerin yapacağı türden bir iş.

Tanrılar, *Aile* üyelerinin sırtındaki hiyeroglifleri o kişinin exceliasına uyacak şekilde güncellerler. Başka bir deyişle: seviye atlama!
Tanrılar ve tanrıçalar bu gücü “çocuklarını“ daha güçlü hale getirmek için kullanırlar.

“Neyse ne, Aiz Wallenstein mıydı? Eğer gerçekten o kadar güzel ve delice güçlüyse, diğer erkekler onu rahat bırakmaz. Şimdiye kadar kesin birkaç gözdeleri olmuştur.”

“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun...?”

“Evet. Beni dinle Bell. Bu sadece bir heves; gelip geçici. Önüne bakmalı ve etrafındaki kızlara odaklanmalısın. Şu an hayatında seni kabul edecek, sarıp sarmalayacak ve destekleyecek güzel bir hanımefendi olduğuna adım gibi eminim.”

Harika, yine gözlerim doluyor. Bunu düşünmek istemiyorum. Bir de Wallenstein Hanım’ı kötülüyor. Neden bu kadar aksi bugün? Mayına falan mı bastım acaba?
Sürekli “sana daha yakın biri“ deyip duruyor ama şu an hayatımda ondan ve Eina’dan başka kadın yok ki. Eina benim *amirim*. Bana ilgi duyacak hali yok ya. E bir de Tanrıça var... He, tabii canım. Altı üstü iki haftadır tanışıyoruz! Üstelik o bir *tanrıça*.

Tanrıçam, hayat o kadar kolay değil. Eina da aynısını söyledi.

“Ayrıca, o Wallen-bilmemne kızı *Loki Ailesi*’nden. Zaten onunla evlenemezsin ki.”

“……”

Son darbe, tam kalbimin ortasına.
İnsanlar neredeyse her zaman ya aynı *Aile*’den ya da hiçbir *Aile*ye mensup olmayan karşı cinsten biriyle evlenirler. Farklı *Aile*lerden iki kişi evlenirse, çocuklar hangi gruba ait olacak?
Başka sebepler de var ama asıl mesele, araya o kadar çok pürüz giriyor ki insanlar *Aileler*-arası ilişkilerden kaçınıyor. Bir de tanrıların kendileri var tabii. Buraya eğlence için gelmiş olabilirler ama *Aile*lerini gayet ciddiye alıyorlar.

Ayrıca bütün tanrılar kanka değil. İkisi kavga etse, *Aile*lerinin üyeleri anında düşman kesiliyor. Hiçbir *Aile* üyesi yoldaşlarını tehlikeye atmak istemez.
Bunu ilk Eina söylemişti. *Hestia Ailesi*’nin tek üyesi olan benim, *Loki Ailesi*’nden Wallenstein Hanım ile bir ilişki yaşamam zor olurdu.

“Bitti! O kızı aklından çıkar ve gözlerini dört aç. Evine daha yakın bir yerlere baktığın sürece birini bulacaksın!”

“Çok acımasızsın, Tanrıça...”

Hayır, vazgeçmiyorum. Denemeden pes edemem!
Daha yeni tanıştık. Ne olacağını kimse bilemez.
Yatağın üzerinden kalkıp bir yandan normal kıyafetlerimi giyerken bir yandan da özgüvenimi tazelemeye çalışıyorum. Tanrıça yeni statümü yazmak için bir kağıda uzanıyor. Hiyeroglifleri kendim okuyamam; kimse okuyamaz. Bu yüzden tanrılar bize yardımcı olmak için bizim yazı dilimizi de biraz öğrendiler.

Hiyeroglifleri okuyabilsem bile, hepsi sırtımda yazılı. İnsan sırtında yazanı nasıl okusun?

“Al bakalım, yeni statün.”

Hafifçe uzattığı elinden kağıdı alıyorum.

Bell Cranell
Birinci Seviye

Güç: I-77 → I-82 | Dayanıklılık: I-13 | Beceri: I-93 → I-96
Çeviklik: H-148 → H-172 | Büyü: I-0

Büyü
( )

Yetenekler
( )

Sırtımdaki *Falna*, yani statüm bu.
Beş temel yetenek var: güç, dayanıklılık, beceri, çeviklik ve büyü. Her yetenek, kendi seviyesi içinde on kademeden —S, A, B, C, D, E, F, G, H ve I— birine sahip. S en güçlüsü.
Ve *I* en zayıfı... Kademenin yanındaki sayı, yetenek seviyemizi tam olarak gösteriyor: 0 ile 99 arası *I* aralığı, 100 ile 199 arası *H*, ve bu böyle gidiyor. 999 mutlak sınır. Bana söylenen o ki, güçlendikçe puan almak zorlaşıyormuş.

Bir statüdeki en önemli istatistik Seviye’dir.
Seviye atladığında tüm temel yetenekler muazzam bir artış gösterir. Seviye atlayan birinin evrim geçirdiğini söylemek abartı olmaz. Birinci Seviye ile İkinci Seviye arasında dağlar kadar fark var.
İkinci Seviye çok ama *çok* daha güçlüdür.
Tanrıça buna rütbe atlamak diyor.

Bakalım... Bu sefer “Güç“, “Beceri“ ve “Çeviklik“ artmış... Bir saniye, “Çeviklik“ puanıma ne olmuş öyle?! H-148’den H-172’ye fırlamış! Düne göre 24 puan artış mı?!
Minotor tarafından kim bilir ne kadar süre kovalandığım içindir kesin.

Excelia sistemi oldukça basit. Kişi, temel bir yeteneği kullandığında deneyim kazanır. Örneğin, Dayanıklılık kazanmak için savaşta bir canavardan fiilen darbe almam gerekir. Ama tek yaptığım kaçıp sıyrılmak olduğu için Dayanıklılığım neredeyse hiç artmıyor.
Eina zırhların ve bazı silahların sadece kuşanıldığında bile Dayanıklılığı artırdığını söylemişti ama ben sadece kaçıyorum, ne anlamı var ki? Lanet olsun, çok utanç verici.

“Şey, Tanrıça? Sence ne zaman büyü kullanabileceğim?”

“Onu ben bilemem. Büyü kullanabilenlerin excelialarında yüksek zeka olduğunu duymuştum... Ama sen pek okumuyorsun, değil mi Bell?”

“Hayır...”

Lütuf alan insanların ilk heveslendiği şey büyü olsa gerek.
Tanrılar *Gekai*’ye gelmeden önce, sadece birkaç ırk çok sınırlı büyüler kullanabiliyormuş. Ama şimdi tanrılar lütuf dağıttığı için, bir *Aile*de olduğu sürece herkes büyü kullanmayı öğrenebiliyor.

Bir kişi en fazla üç farklı tür büyü kullanabilir. Ama sadece bir büyü bilmek oldukça yaygın. İki tür büyü bilen maceracıların takımlarının belkemiği olduğunu duymuştum.
Büyü o kadar önemli işte. Eskiden bir elfin rüzgar büyüsü kullanarak yüz insanı dilim dilim doğradığına dair bir efsane bile var. Büyü, her durumda ibreyi tersine çevirebilecek nihai kozdur.

“Sadece kılıç kullanarak ’Alev Denizi’ büyüsü yapan birini kim yenebilir ki? Ben yenemem, orası kesin.“

Statümde büyü için ayrılan tek bir hane var. Bu, sanırım sadece tek bir büyü öğrenebileceğim anlamına geliyor... hı?

“Tanrıça, Yetenek hanemde bir gariplik var. Sanki bir şeyler yazılmış da silinmiş gibi...”

“Hımm... Aa! Elime biraz mürekkep bulaşmıştı, oraya leke yapmış. Her zamanki gibi boş orası, merak etme.”

“Şansıma bak...”

Yalan yok; bir an heveslenmiştim.
Yetenekler, temel kabiliyetlerden tamamen ayrı bir dünyadır. Tetiklendiklerinde ya savaşa ya da kullanıcının bedenine doğrudan etki ederler. Eğer statüdeki artışlar fiziksel bir gelişimse, yetenekler üzerine eklenen o faydalı kimyasal tepkime gibidir.
Büyü kadar gösterişli olmayabilirler ama kullanımları o kadar maliyetli değildir... Gerçi onların da bir bedeli vardır elbet...

Güncellenen statüme son bir kez göz atıp duvardaki saate bakıyorum. Sonra Tanrıça’ya dönüyorum.

“Tanrıça, akşam olmuş bile. Yemeği hazırlayayım mı? Patates cipsi partisi yapacağız tamam ama, o karın doyurmaz, değil mi?”

“Tabii, sana bırakıyorum Bell.”

“Anlaşıldı.”

Tanrıça’nın o tatlı gülümsemesini arkamda bırakıp mutfağa yöneliyorum. Elimden sadece basit tarifler gelir ama olsun. Eina para işlerine daha çok kafa yormam gerektiğini söylemişti. Artık buna odaklanacağım. Bundan böyle kemerleri sıkma vakti.
Tanrıça’nın bakışlarını sırtımda hissedebiliyorum ama sözleşmemi yeniden düzenlemekle ilgili aklımda bazı fikirler var. Belki bu sayede daha fazla para kazanabilirim!

Hestia, Bell’i mutfağa değil de sanki savaşa uğurluyormuşçasına baktı arkasından. Çocuk gözden kaybolunca, sessiz ama derin, kurşun gibi ağır bir iç çekti.
Yataktan Bell’in statü kağıdını aldı ve çocuğun sırtındaki asıl yazıyla kıyasladı.

Çocuklar ne kadar da çabuk değişiyor... Bizden o kadar farklılar ki.
En ufak bir kıvılcım bile onları değiştirmeye, o değişimi bir yangın gibi yaymaya yetiyor.
Gekai halkını tanımlayan şey arzu ya da kültür değil. Değişimin ta kendisi.

Nefret ediyorum bundan! O kadın yüzünden değişti, hiç adil değil! Bunu kabullenmeyeceğim!
Başını ellerinin arasına aldı, hırsla saçlarını karıştırdı.
Lanet olsun!

Bell’in sırtına bir bakış daha attı.
Bilhassa, Yetenek hanesine odaklandı.
Bell Cranell
Birinci Seviye
Güç: I-77 → I-82 | Dayanıklılık: I-13 | Beceri: I-93 → I-96
Çeviklik: H-148 → H-172 | Büyü: I-0
Büyü
( )
Yetenekler
Realis Phrase(Hızlı Gelişim)

Arzunun devamlılığı, gelişimin devamlılığını sağlar.
Arzunun şiddeti, gelişimin şiddetini belirler.

O umut vadeden exceliayı fark eden de, o yeteneği kendi elleriyle çocuğun sırtına kazıyan da kendisiydi.
Ve şu an, bundan her şeyden çok pişmanlık duyuyordu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

0   Önceki Bölüm