Bölüm...
Comedy,Drama,Harem,Romance,School,Slice of life

Bölüm 7

Yazar: Eikon Grup: : Rumina Scans Okuma süresi: 22 dk Kelime: 5.447

VII / Buz Prensesine Karşı

Öğle arasıydı.

İzumi, her zamanki gibi sınıftaki erkeklere seslendi:

“Beyler, beraber yiyelim mi?“

Satou “Hıh!“ diyerek yüzünü çevirdi.

Etraftaki diğer çocuklar da aynı anda, benzer bir tepkiyle bakışlarını kaçırdılar.

“Ne oluyor be? Bu soğuk tavırlar da ne?“

“Kes sesini! Hainlerin konuşmaya hakkı yok!“

“Ne? Ne yaptım oğlum ben?“

Bunun üzerine Satou ve diğerleri neredeyse ağlamaklı bir halde isyan ettiler:

“Kızlarla olan grup buluşmamızı ektin, üstüne bir de fıstık gibi bir kız sana ilan-ı aşk etti!“

“İyi de bunun benimle ne alakası var?!“

Tamamen yersiz bir patlamaydı.

İzumi iç çekip ensesini kaşıyarak mırıldandı:

“Bakın, sevgili falan değiliz diyorum.“

“O zaman neden çıkmaya başlamıyorsun lan?!“

“Havaya girmişsin bir de!“

Yaygarayı basıp eleştiri yağmuruna tutuyorlardı.

Çıkmaya başlasa yine kızacaklardı... İzumi bu hallerine bir anlam veremiyordu. İşaret parmaklarıyla oynarken yüzü hafifçe kızardı.

“Yani, çıkmaya başlamadan önce birbirini tanırsın değil mi?“

“Şu triplere bak!“

“Havadan geçilmiyor!“

Çocuğu kelimenin tam anlamıyla gömüyorlardı.

İzumi içinden ağlıyor, her zamanki takılmalarının bundan çok daha iyi olduğunu düşünüyordu.

Yine de muhabbetin bu kadar uzamasına şaşırmıştı. Normalde üç güne sıkılırlar diye düşünmüştü ama öyle olacak gibi durmuyordu.

“Hem size ne elalemin aşk hayatından?“

“Aptal! Mevzubahis kişi Nanase olduğu için böyleyiz!“

“Kızın cidden bayağı hayranı varmış...“

Nanao şüphesiz tatlı bir kızdı ama o kadar da göze batan bir tip gibi durmuyordu.

Gösteriş dersen, Amane ya da Shiragiku... hatta düşününce Haru ve İnori ikilisi bile ondan daha çok dikkat çekebilirdi. Gerçi son ikisi genelde kötü anlamda dikkat çekiyordu.

Ama Nanao daha çok kırlarda açan tek bir çiçek gibiydi. İzumi onun tatlı olduğunu kabul etse de Amane gibi kızları görmeye alışkın oldukları düşünülürse bu abartılı tepki ona tuhaf geliyordu.

Ancak Satou parmağını sallayarak, “Sen bu işten hiç anlamıyorsun,“ dedi. İzumi, onun bu basmakalıp ’esas oğlan’ tavrına hafiften gıcık olmuştu.

“Hiç yoktan ortaya çıkan güzel bir nakil öğrenci zaten baştan kazanır. Üstelik bir de cana yakın ve nazik... ama en önemlisi, o yaydığı masum aura bir harika dostum!“

“Masum... aura mı? Kimin?“

“Nanase’nin tabii ki, kör. Amane de tatlı ama Nanase’de doğuştan bir idol havası var. Eski tarz idollerin o nostaljik cazibesine sahip.“

“Sen kaç yaşındasın lan?“

Geçen gün yaşanan bir olay İzumi’nin aklına geldi.

O okul sonrası çalışma seansında... Nanao’nun sözde “masum“ aurası hakkında ciddi şüpheleri uyanmıştı.

(Amane ve Shiragiku Abla gibi... güzel kızların illa sinsi bir yüzü olmak zorunda mı?)

Yüzünün kendi isteği dışında kızarmasını önlemek için İzumi sınıf arkadaşlarıyla olan muhabbeti kesti.

“Aman, neyse ne. Bugün yalnız yiyeceğim.“

Sırasında çantasını açtı ve o an fark etti...

(Hayda. Bugün yemeğim yok...)

Bu onun için nadir görülen bir durumdu.

İzumi’nin öğle yemeği neredeyse her zaman bir bento olurdu. Daha doğrusu, yan dairedeki komşusu tarafından hazırlanan bir bento.

Ancak bu sabah İzumi evden çıkarken Shiragiku çoktan okula gitmişti.

(Normalde yine de bana hazırlayıp bırakırdı ama... hayır, Shiragiku Abla’nın iyiliğine bu kadar bel bağlamamalıyım.)

Cüzdanını kontrol etti ve kafeteryaya gitmek için ayağa kalktı.

Ve sınıftan çıktığında...

“Aaa? İzumi-kun?“

Yandaki sınıftan çıkan Nanao ile burun buruna geldi.

Yanında sınıftan arkadaşları olduğu belli olan birkaç kız vardı. Elinde beslenme çantası olduğuna göre muhtemelen sınıfın dışında yiyeceklerdi.

(Ah, okçuluk kulübündeydi yanlış hatırlamıyorsam. Kulüp arkadaşları olmalılar...)

Göz göze geldiklerinde, Nanao hafifçe gülümsedi.

Durumun farkında gibi görünüyordu. Aslında bu mantıklıydı... İzumi utancını gizlemeye çalışarak konuştu,

“Ah, selam Nanao. Nereye böyle?“

“Kulüpteki çocuklarla yemeğe gidiyordum...“

Okula geleli henüz bir hafta falan olmuştu ama şimdiden buralı gibi takılıyordu. Bunu düşününce Satou’nun az önceki sözleri daha bir anlam kazanıyordu.

“Peki ya sen İzumi-kun? Senin genelde benton olurdu, değil mi?“

“Evet, bugün unutmuşum. Kafeteryaya geçiyordum ben de.“

O an, Nanao’nun gözleri parladı.

Eyvah... İzumi ağzından kaçırdığı şeyi toparlamaya fırsat bulamadan Nanao tatlı tatlı gülümsedi.

“O zaman sana katılayım mı?“

“Ha?! İyi de kulüpteki arkadaşların ne olacak?“

“Sorun olmaz. Değil mi?“

Cümlenin sonunu arkadaşına dönerek söylemişti.

Arkadaşı omuz silkerek, “Olur olur, ben kızlara haber veririm.“ dedi ve yanlarından ayrıldı. Resmen emrivakiydi.

Kız çoktan gittiği için İzumi’nin bu saatten sonra reddetme şansı kalmamıştı. Başından beri reddetmek için geçerli bir sebebi olduğundan da değildi gerçi ama...

Yine de sınıfındaki uyanık çocukların delici ve kin dolu bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu, bu yüzden oradan bir an önce uzaklaşmaya karar verdi.

“Tamam. Beraber yiyelim o zaman.“

“Yaşasıın!“

Yanında sırıtarak yürüyen Nanao’ya dikkatlice baktı.

“Ne oldu, İzumi-kun?“

“Ya, demin sınıftaki çocuklar senden bahsediyordu da...“

Nanao hakkındaki o birbiriyle çelişen yorumları hatırladı.

“Sende masum bir aura olduğunu söylüyorlardı.“

“Ahaha. O da ne demekmiş?“

“Peki, bugün hangisi sahnede?“

“Nasıl yani?“

İzumi, başını yana eğen Nanao’ya hafifçe takıldı.

Geçen günün intikamıydı bu.

“Masum Beyaz Nanao mu, yoksa çalışma seansındaki Siyah Nanao mu?“

“Aaa, çok ayıp. İzumi-kun, yoksa beni yanlış mı anlıyorsun?“

“’Yanlış anlamak’ ne demekmiş sen onu git de sosyal medya uzmanlarına sor...“

En azından, masum bir kız bir erkeğin elini öylece tutmazdı.

Nanao hoşnutsuz bir tavırla yanaklarını şişirdi ama sonra gözleri kısıldı. Ortama yayılan o muzip hava İzumi’yi biraz ürpertmişti.

“Ben sadece senden çok hoşlanan bir kızım, hepsi bu.“

“Al işte, Siyah Nanao! Cidden, böyle lafları bu kadar rahat söyleyip durma!“

İzumi’nin yüzü kıpkırmızı oldu ve kıza çıkıştı.

Aldığı tepkiden memnun kalan Nanao kıkırdadı.

(Kahretsin. Bu kızda zerre utanma veya çekinme duygusu yok mu ya?)

Kafeteryadan poğaça bir şeyler aldıktan sonra çatıya çıktılar.

Yılın bu zamanlarında, öğle yemeğini burada yiyen hatırı sayılır miktarda öğrenci olurdu. Ama yağmur mevsimi yerini yaza bıraktığında buranın popülaritesi düşecekti.

İzumi ve Nanao, çok bunaltıcı olmayan gölgelik bir köşeye kuruldular.

İzumi ekmek poşetini açarken yanındaki Nanao da bentonun kapağını kaldırdı. Sebzesi bol, rengarenk bir bentoydu.

“Seninki ev yemeği demek, Nanao.“

“Evet. Annem hazırladı.“

“Şanslısın. Uzun zamandır annemin yemeklerini yemedim.“

“Doğru ya, yalnız yaşadığından bahsetmiştin. Çok havalı.“

“Ailevi meseleler yüzünden sadece, o kadar da havalı bir şey değil. Aslına bakarsan komşumun bana bayağı yardımı dokunuyor.“

İzumi’nin yediği yemeklerin yüzde yetmişini falan Shiragiku yapıyordu.

Annesinin elinden çıkma bir şey yemeyeli uzun zaman olmuştu gerçi ama ona denk lezzette yemekleri sık sık yiyordu. Kendi kurduğu kelime oyununa buruk bir şekilde gülümsedi İzumi.

“Yine de yalnız yaşamak kulağa çekici geliyor. İnsanlar genelde kafamın hep havada olduğunu söyler, annemler de üniversiteye gittiğimde ne yapacağım diye endişeleniyorlar.“

“Kafan havada?..“

“Aaa! İzumi-kun, sen de kesin benim çok sinsi ve hesapçı biri olduğumu düşünüyorsundur, değil mi?“

“O kadar da demem ama milletin abarttığı gibi yüzde yüz saf ve masum olmadığın kesin.“

Buna karşın Nanao, İzumi’nin sözlerinden pek rahatsız olmuş gibi durmuyordu.

Hatta yüzünde tuhaf bir şekilde memnun olmuş bir ifadeyle ona doğru eğildi.

“Yani kötü bir kız olduğumu biliyorsun ama yine de benimle yemeğe oturuyorsun, ha? Yoksa benden hoşlanmaya falan mı başladın?“

“Hıh...“

Tam yeniden bocalayacakken İzumi fikrini değiştirdi.

O meşhur poker suratını takınarak... hayır, yüz kaslarını sonuna kadar gerip son derece karizmatik bir ifadeye büründü. Ardından, kıza iyice yaklaşıp tatlı bir tonla fısıldadı:

“Hangi erkek senin gibi büyüleyici bir hanımefendiye kapılmaz ki?“

“........“

Bir anlığına Nanao’nun gözleri fal taşı gibi açıldı.

Yanakları hafifçe kızardı ve utangaç bir şekilde bakışlarını kaçırdı. Onun bu tepkisini gören İzumi, karşı saldırısının işe yaradığına emindi.

(İşte bu! Bana attığı onca golün rövanşı... Ha?)

Ters giden bir şeyler olduğunu çok geç fark etti.

Nanao, işaret parmağıyla İzumi’nin yüzünün hatlarını çizerek çenesini nazikçe okşadı.

“Beni bu hale getiren sendin, İzumi-kun.“

“?!“

Yüzü pancar gibi kızaran İzumi, aceleyle aralarına mesafe koydu.

“H-Hey, karşı saldırıma karşı saldırı yapma!“

“Ahaha. Kendin kaşındın, İzumi-kun.“

“Al işte, Siyah tarafın ortaya çıktı. Git biraz daha ’Masum’ çalış sen.“

“Bu dünyada bu yüzümü sadece sana gösteriyorum ama.“

“İşte sırf bu yüzden böyle lafları ikide bir araya sıkıştırıp durma diyorum sana!“

Onlar böyle atışırken aniden yaklaşan ayak sesleri duydular.

“Aaa? İzumi-cchi?“

Sese doğru döndüklerinde—beklendiği gibi, bu Amane’ydi.

Elinde kafeterya poşeti vardı, muhtemelen İzumi gibi yemeğini oradan almıştı.

“Ooo, Amane. Seni buralarda görmek nadir bir durum.“

Amane normalde yemeğini sınıfta diğer kızlarla yerdi.

“Aynen. Hava çok güzeldi ya, canım öyle istedi işte.“

“Rüzgâr fena esmiyor cidden. Anlıyorum seni.“

“İyi de sen, İzumi-cchi...“

Amane’nin bakışları onun yanındaki Nanao’ya kaydı.

Her zamanki idol gülümsemesini takınıp ona seslendi.

“Hımm. Demek Nanao da buradaymış.“

“Merhaba, Amane-chan.“

Bir anlığına aralarında gergin bir kıvılcım çakmış gibi oldu... ya da öyle hissettirdi.

Yok canım, kendi kuruntusudur diye düşündü İzumi. Nedense içgüdüleri ona bu meselenin üzerine daha fazla gitmemesini söylüyordu. O yüzden yapabileceği bir şey yoktu.

Ardından, İzumi’yi aralarına alacak şekilde, Amane de yanına çöktü.

“Amane, hadi beraber yiyelim~♪“

“Olur. Ama sen yalnız değil miydin bugün?“

“Evvet~ Bazen böyle oluyor işte~“

“Anladım, olabilir tabii.“

Havada tuhaf bir gerginlik vardı.

Geçen günkü çalışma seansından beri Amane nedense İzumi’ye o sert bakışlarını eskisinden daha sık fırlatır olmuştu.

İzumi nedenini düşünürken sırtından aşağı soğuk bir ter damlasının süzüldüğünü hissetti.

(Yoksa... çalışma seansında onu ekip gittiğim için bana hâlâ kin mi güdüyor?)

Tahmini her zamanki gibi fena halde ıskalamıştı.

O da kesinlikle sebeplerden biriydi elbette ama asıl önemli sorun Nanao’nun varlığıydı.

Amane son birkaç gündür İzumi ve Nanao’yu defalarca yan yana görmüştü. Bu yüzden de içi hiç rahat değildi.

Dışarıdan bakıldığında Amane’nin yüzünde nazik bir gülümseme vardı ama içinden dişlerini öyle bir sıkıyordu ki...

(Neden ondan hoşlanmadığı halde sürekli bu kızla takılıp duruyor ki?! Bu gidişle kızın her şeyi yanlış anlayıp şansı olduğunu sanması işten bile değil!)

Devasa bir bumerang dönüp dolaşıp kendi kafasına çarpmıştı ama işine gelmeyen gerçekleri görmezden gelmek Amane’nin tarzıydı. Gerçek bir idolden de bu beklenirdi zaten.

Amane kutu sütünü yudumlarken bir yandan da ikiliyi yakından inceliyordu ki, Nanao başını yana eğdi.

“Amane-chan. Yoksa sen İzumi’yi mi arıyordun?“

“Püff————!!“

Tam isabet.

Hedefi tam on ikiden vuran sivri ok, Amane’nin suçluluk duygusunu deşip geçmişti. Bir an için şelale gibi ter dökerken şiddetle titredi.

“N...n...ne...ne... di...di...di...diyorsun... sen...?!“

“Amane?! Efekti bozulmuş canlı yayın videoları gibi takıldın kaldın!“

İzumi endişeli görünüyordu ama Amane onu tersleyerek başından savdı.

“Sus be! Bunun seninle hiçbir alakası yok, İzumi-cchi!“

“Nasıl benimle alakası yok?! Her yere süt püskürtürken görmezden gelemem herhalde!“

O sırada Nanao muzipçe kıkırdadı.

“İzumi-kun. Böyle kaba saba laflar etmemelisin, biliyorsun değil mi?“

“Az önce haksız olan ben miydim yahu?!“

Her şeyi başlatan şeyin Nanao’nun ilk lafı olmasına rağmen İzumi bundan bahsetmemeyi seçti.

(Tahmin ettiğim gibi, bu kız harbi Siyah Nanao...)

Son zamanlarda Amane’ye karşı özellikle sertti, daha doğrusu şakalarının dozunu fazla kaçırıyordu. Sebebini açıklamaktan kaçınsa da belli ki baş başa geçirdikleri vaktin bölünmesinden pek hoşlanmıyordu.

(İyi de beni neden bu kadar çok seviyor ki...)

Bunun sebebi onun için tamamen bir muammaydı.

Yoksa Satou’nun iddia ettiği gibi ilkokuldan kalma ’İzumi’nin harem imparatorluğu’ geyiği aslında doğru olabilir miydi? Kafasını kurcalayıp asla var olmamış o anıları ararken aniden bir başka figür daha belirdi.

“Görünüşe göre herkes çok neşeli.“

O berrak, çan gibi çınlayan ses.

Oradaki herkes irkilerek arkasını döndü.

Gelen kişi, namıdiğer “Buz Prensesi“, Öğrenci Konseyi Başkanı Shiragiku Hakua’ydı. Çatıya vuran rüzgâr, o güzelim saçlarını dalgalandırıyordu. Kulağını gıdıklayan saç tutamlarını zarifçe geriye attı.

Lakabının hakkını vererek, yüzünde zarif bir gülümsemeyle İzumi’yi selamladı.

“İyi öğleden sonraları, İzumi-kun.“

“Ha? Ah, evet...“

İzumi şaşakalmıştı.

Okulda bilerek konuşmaktan kaçındıklarını sanıyordu. Evde ona yapışık gezdiği düşünülürse bunu o kadar da dert ettiği söylenemezdi ama... Hakua’nın bu ilişkiyi gizli tutmak istediğini düşünmüştü.

(Hakua Abla da yemeğe çıktı herhalde?)

Normalde yemeğini konsey odasında diğer üyelerle birlikte yediğini duymuştu. Ama bugün hava güzel diye çatıya çıkası gelmiş olmalıydı.

Amane aceleyle kulağına fısıldadı:

“İzumi-cchi?! O az önce sana mı seslendi?!“

“Ah, şey. Shiragiku Senpai ile biz...“

Şimdi, bunu nasıl açıklamalıydı ki?

Hayır, o kadar da kafa yormaya gerek yoktu. Sadece selam vermişti sonuçta, memleketten bir tanıdık olduğunu söylese yeterdi. Ailevi durumu zaten biliniyordu, ufak bir açıklama işi çözerdi. Abartmaya lüzum yoktu.

Hakua gülümseyip o lafı edene kadar İzumi böyle düşünüyordu.

“Ben İzumi-kun’un nişanlısıyım.“

“Hakua Abla?!“

Hayda, ona evdeki gibi hitap etmişti ki bu büyük bir hataydı.

Amane “Kyaaah!“ diye bir çığlık atarken yeni gelene dönüp bakan diğer öğrenciler de aynı şekilde “Kyaaah!“ diye bağırdılar. Bu çığlık düeti, etraftakilerin de katılmasına sebep oldu.

Her zaman soğukkanlı olan Hakua, yüzünde öylesine huzurlu bir gülümseme taşıyordu ki. Bu da lafının inandırıcılığını daha da artırıyordu.

Bu devasa skandalın yarattığı kargaşanın ortasında, olan biteni kavrayamayıp başını kafa karışıklığıyla yana eğen tek kişi Nanao’ydu. Okula yeni nakil olduğundan Hakua’nın bu okuldaki ağırlığını henüz idrak edememişti.

Şaşkın Nanao’ya dönen Hakua kendini tanıttı:

“Yeni nakil gelen öğrenci Nanase sen olmalısın. Ben Öğrenci Konseyi Başkanı Shiragiku.“

“Ah, evet. Memnun oldum. Ben de Nanase.“

Doğal bir şekilde el sıkıştılar.

Ancak Hakua, o doğal akışı darmadağın eden şu cümleyi ekledi:

“İzumi-kun her zaman bana emanettir.“

Muazzam bir gövde gösterisiydi bu!

Umursamaz görünmeye çalışırken düşmanlığını gizlemeye zerre tenezzül etmediği cesurca bir hamleydi. İzumi ile olan sıra dışı ilişkisini ifşa etmiş ve hemen ardından herkesin önünde bölgesini işaretlemişti. İzumi’nin hâlâ ona ait olduğunu açıkça ilan ediyordu.

Bu hamlenin yarattığı etki... muazzamdı. Etraftaki öğrenciler... hatta Amane bile... pancar gibi kızarmış, afallamış bir halde donakalmışlardı.

Ve tüm bu olanların sorumlusu Hakua ise içten içe zaferini kutluyordu.

(Kazandım!)

Elbette, kendine “eski nişanlı“ yerine “nişanlı“ demesi tamamen bilinçli bir hamleydi.

Küresel bir holdingin varisi olarak en üst düzey eğitimle yetiştirilmiş bir entelektüeldi o. Keskin zekâsı sadece akademik başarılar için bilenmemişti.

Panoramik ve stratejik bir bakış açısı.

İnsan psikolojisi üzerinde acımasız bir hâkimiyet.

Yeri geldiğinde tanrıları bile kendi saflarına çekebilme yeteneği.

Hakua tüm bu vasıfları tıpkı nefes almak kadar doğal bir şekilde özümsemişti. Kazanmak için doğmuş birinin doğuştan gelen yükümlülükleriydi bunlar.

İçinde taşıdığı o doğuştan gelen galip içgüdüsü, ona zaferin artık garanti olduğunu fısıldıyordu.

Hikâyenin gidişatını başarıyla yeniden yazmıştı.

Geçen gün ayakkabılıkta patlattığı o şok edici “Senden hoşlanıyorum♡“ bombasını kimse hatırlamayacaktı bile. Gerçek hislerini açıkça dillendirmeden belli ederek, İzumi’nin mülkiyetini resmen ele geçirmişti.

Bel altı taktikler mi?

Hayır, bu bir akıl oyunuydu. Minimum riskle maksimum getiriyi elde etmeyi amaçlayan, sosyeteye özgü bir hayatta kalma stratejisi!

(Fufu. Belki biraz abartmış olabilirim.)

Keyifli bir tebessümle, Nanao’nun tepkisini ölçmek için bakışlarını ona çevirdi.

Evet, elde ettiği zaferin sonucunu kendi gözleriyle görmek için–

–Hıh!

“Vay canına, çok havalı!“

“Havalı mı dedin?!“

Nanao sadece gözlerini hayranlıkla fal taşı gibi açmış, neşe içinde İzumi’ye dönmüştü.

Kendisine ters ters bakan Shiragiku’yu hiç takmıyor, mutlulukla İzumi ile konuşmaya devam ediyordu.

“İzumi-kun. Senin bir nişanlın mı vardı?“

“Ah, evet. Eskiden öyleydi ama.“

“Eski demek. Ama bu çok daha heyecan verici!“

“Heyecan verici mi? Tam bir felaket desek daha doğru olmaz mı?“

Ve işte böyle, gerçek bu kadar kolayca ifşa oluvermişti!

Hakua şoka girmişti.

Söz konusu olan sevdiği kişiyse bir nişanlısının, hatta eski bir nişanlısının olması gerçeği bile normal bir insanın akıl sağlığını paramparça etmeye yetmeliydi.

Antrenmanlı poker suratını takınan Hakua, buz gibi bir gülümsemeye zorladı kendini.

“Dedikoduları duymuş olabilirsin ama...“

Keskin bakışlarını Nanao’ya dikerek sessizce meydan okudu:

“O benim nişanlım, haberin olsun.“

Buna karşılık,

Nanao sadece her zamanki cana yakın gülümsemesiyle başını salladı.

“Evet, eski nişanlın, değil mi?“

Zzzzt! Aralarında görünmez bir elektrik akımı çatırdayıp geçmişti sanki.

Hakua’nın o çelik gibi sert ve kudretli aurası... yine de Nanao yerinden bir milim bile kıpırdamamıştı.

Hakua hayatı boyunca böyle biriyle daha önce hiç karşılaşmamıştı. Nanao’nun onun geçmişini ve okuldaki konumunu bilmemesini hesaba katsa bile bu durum kesinlikle anormaldi.

Hakua seslice yutkundu.

(D-Demek Nanase Nanao dedikleri bu kız...)

Alnından bir damla ter süzüldü.

Hakua bir noktada baskı altında olan tarafın ta kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş ve dehşete düşmüştü. En son ne zaman böyle soğuk terler dökmüştü ki?

(Görünüşe göre bu iş sandığım kadar kolay olmayacak...)

Ve tüm bu kargaşanın ortasında, mücadelenin ana kaynağı olan İzumi’nin kendisi ise bambaşka bir şeyle meşguldü.

“Aloo, İzumi-cchi, ne demek oluyor bu ’Abla’ muhabbeti~?! Kız resmen ben konsey başkanıyım ve onun nişanlısıyım dedi ama~~?!“

“Ne?! Amane?! Ne oldu?! Beni sarsıp durmayı bıraksana!“

Görünüşe göre en çok hasarı alan hemen yanındaki Amane olmuştu ama bu Hakua’nın zerre umurunda değildi.

(Bundan kaçınmayı umuyordum ama elden ne gelir...)

Hakua kararını vermişti.

Acımasız bir taktik olarak nitelendirilebilecek olan ve iki tarafı keskin bir kılıca benzeyen bu yönteme başvurma konusunda kısa süreli bir vicdan azabı çekti. Ancak damarlarında akan o soğukkanlı imparatorluk kanı, tereddütlerini anında paramparça etti.

Bez çantasına uzanan Hakua, bir erkek için hazırlandığı belli olan bir bento çıkardı.

“İzumi-kun. Bu sabah sana beslenmeni vermeyi unutmuşum.“

“Ah. Buraya kadar zahmet edip getirdiğin için sağ ol.“

O anda, Amane dâhil etraftaki öğrenciler arı kovanı gibi uğuldamaya başladılar.

Aynen öyle.

Bu sabah İzumi’nin bentosunun hazır olmamasının sebebi... tam da bu duruma zemin hazırlamaktı!

Beslenmesini vermeyi unuttuğunu söylemesi elbette kuyruklu bir yalandı. Teneffüste İzumi’yle beraber öğle yemeği yiyebilmek için bir bahane olsun diye kasten vermemişti.

Her şey, Shiragiku ile İzumi arasında (ona bento hazırlayacak kadar yakın bir ilişki) olduğunu herkese duyurmak için ince ince işlenmiş bir plandı! Öğrenciler, onun bu fazlasıyla ’ev hanımı’ modundaki tavırları karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Özellikle Amane olduğu yerde kaskatı kesilmişti!

Ve poker suratımı hiç bozmadan, o bentonun kapağını açtım.

(Nanase Nanao. Dur da sana... sınıf farkımız neymiş göstereyim!)

Planın asıl vurucu noktası tam da buradan başlıyordu.

Shiragiku yemek çubuklarını eline aldı ama nedense bentoyu İzumi’ye vermek yerine, yumurta rulosunu kendi aldı. Yoksa İzumi’nin karşısında kendi mi yiyecekti? İzumi’nin bentoyu bilerek buraya getirip tam da gözünün önünde mideye mi indirecekti?

Cevap koca bir hayır!

Kusursuz güzellikteki bir tebessümle Shiragiku o yumurta rulosunu İzumi’ye uzattı!

(Buraya kadar her şey yolunda. Bundan sonrası–)

Aynen, bundan sonrası!

Bundan sonrası...

Şey, bundan sonrası...

...sonrası?

İzumi, Amane ve etraftaki öğrenciler diyecek söz bulamıyorlardı.

Shiragiku, bilinmeyen bir nedenden ötürü o pozda donakalmıştı!

İzumi başını yana eğdi.

“Ş-Şey. Shiragiku... Senpai...?“

Shiragiku, onun seslenişine karşılık verirken, az önce yaptığı hatayı (ona “abla san“ demesini) örtbas etmeye çalıştı ve birden kendine geldi. Ve dahice planını bir kez daha hatırladı.

[Ev yemeği yapacak kadar yakın bir ilişkimiz olduğunu herkese duyur] -> [Yemeği ellerimle yedirip öldürücü darbeyi indir]

Bu kombo saldırıyla birlikte, Shiragiku ve İzumi’nin (kendi deyimiyle) vıcık vıcık âşkının tüm akademiye hükmetmesi gerekiyordu.

En azından teoride kusursuz bir plandı.

Fakat bu plan... Shiragiku’nun şu ana kadar fark etmediği ölümcül bir hata barındırıyordu!

Bu hata, bugüne kadar ilmek ilmek işlediği o Buz Prensesi imajıydı!

Başka bir deyişle toplum içindeki itibarı!

Herkesin önünde bir erkeğe “Aaa?“ diyerek elleriyle yemek mi yedirecekti?

O mu? Shiragiku Hakua mı?

Küresel bir şirketin başına geçmesi için küçük yaştan beri eğitilen o yetenekli hanımefendi,

bir erkeğin gözlerinin içine aşkla bakıp sırılsıklam âşık yeni evli bir çift gibi mi davranacaktı?

Böyle bir şeyi yapmasına imkân yoktu!

Shiragiku nihayet kendi kurduğu planın, istemeden de olsa bu en büyük krize yol açtığını fark etti.

(Hayır hayır hayır, asla olmaz! Evde yaptığım gibi bir şeyi burada hayatta yapamam~~!)

Shiragiku’nun evde İzumi’nin üzerine titreyebilmesinin tek sebebi, oranın dünyadan izole bir alan olmasıydı.

Shiragiku, sadece o 1+1 dairenin kalesi içindeyken şefkatli bir “abla“ olabilirdi.

Ama mesela herkesin ortasında “Seni şımartacağım♡“ gibi bir şey söylemek mi?

Shiragiku’ya göre bu, ulu orta ahlaksızlık yapmakla eşdeğerdi!

Eğer pot kırarsa bu durum ailesinin küresel çaptaki holdingi olan Shiragiku hanedanının çöküşüne bile yol açabilirdi. Tüm kollardaki milyonlarca aile üyesinin mutluluğu onun omuzlarındaydı.

Shiragiku kendi kendine sordu,

O aile üyelerinin yüzündeki gülümsemeyi silmek pahasına, burada gerçekten “Aaa?“ demeli miydi?

Objektif bakıldığında kesinlikle fazla kuruntu yapıyordu ama Shiragiku bu şekilde yetiştirilmişti, o yüzden elinden bir şey gelmiyordu. Zaten herkesin içinde rahatça “Aaa?“ diyebilecek bir tip olsaydı en başından İzumi’yi kendine bağlamak için bunca ’fiili evlilik’ rotasını planlamazdı bile.

(Eyvah eyvah eyvah!..)

Başıdan dumanlar tütercesine kızaran Shiragiku, ne ileri gidebildiği ne de geri adım atabildiği bir haldeydi.

İzumi ona şaşkın bir ifadeyle bakıyordu.

(N-Ne oldu? O yumurtayla ne yapmayı planlıyordu ki?)

Normalde insan, “Acaba bana mı yedirecek?“ diye düşünürdü, değil mi?

Ne var ki mevcut durum hiç de öyle cilveli bir olaya benzemiyordu.

Shiragiku, ona adeta bir iblis gibi sert bir ifadeyle bakıyordu. İzumi, onun bu tavrından olağandışı bir düşmanlık sezdi.

(Kantin poğaçasıyla geçiştireceğim diye bu kadar mı sinirlendi yani?!)

İzumi, öğle yemeğini kantinden aldığı bir poğaçayla geçiştireceği için kızdığını sanmıştı!

Kulağa mantıksız gelse de varılabilecek o kadar da tuhaf bir varsayım sayılmazdı.

Sonuçta İzumi’nin gözünden bakıldığında Shiragiku’nun başkalarının yanında “Aaa?“ diyecek bir tip olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu.

Evdeyken ne kadar şefkatli bir abla olursa olsun, küresel bir holdingin varisi olarak onun ağırbaşlı bir hanımefendi olduğunu biliyordu. Bu daha çok, evdeki hâlini bilmesinden kaynaklanan bir yanılgıydı.

İnanılmaz bir şekilde, ne “Aaa?“ diyenin ne de diyen kişinin karşısındakinin hareket edebildiği tuhaf bir çıkmaz ortaya çıkmıştı.

Bu atmosferi değiştirebilme potansiyeline sahip tek kişi Amane’ydi. Ne var ki o da o kötü huyu yüzünden kritik anlarda eyleme geçmek yerine yutkunarak, pancar gibi kızarmış yüzüyle kendini bir seyirci konumuna indirgemişti.

Öğle arasını bitiren zilin çalmasını beklemekten başka çareleri yok muydu? Üzerlerine o boğucu hava çökmüştü.

İşte tam o anda–!

“İzumi-kun. Aaa?“

Bu sözler, duran zamanı yeniden harekete geçirdi–.

Konuşan, Nanao Nanase’den başkası değildi.

Shiragiku’nun vermeye çalıştığı yumurta rulosunun aynısından, kasıtlı seçilip seçilmediği bilinmez, kendi beslenmesinden alıp İzumi’ye uzatıyordu.

“Ha? Ah, evet...“

Ve aşırı gerginliğin verdiği bir refleksle, İzumi hiç tereddüt etmeden o yumurtayı ağzına atıverdi.

(Hm?)

O tatlı omleti çiğneyip tadını çıkarırken... tam o an birinin ona “Aaa?“ yaptırarak yemek yedirdiğini idrak etti.

Yüzü anında kıpkırmızı oldu.

Gülümseyen bir ifadeyle İzumi’yi izleyen Nanao, başını tatlı tatlı yana eğdi.

“Tadı güzel mi?“

“Ah, evet. Güzelmiş.“

Dürüstçe fikrini söyleyince, Nanao mutlulukla gülümsedi.

Ardından, iki eliyle ağzını kapatarak, sanki önemli bir sırrı paylaşıyormuşçasına gözlerini ona dikti.

“Biliyor musun, o yumurta rulosunu ben yaptım.“

“?!“

Kızın ev yemeği kartını böylesine rahat bir şekilde oynamasıyla İzumi’nin kalbi tekledi.

Gözleri bir beklentiyle parıldayan Nanao, yüzünü İzumi’ye biraz daha yaklaştırdı.

“Başka bir zaman senin için tekrar yapabilir miyim?“

Bu soru karşısında, İzumi’nin uysalca başını sallamaktan başka şansı yoktu.

“L-Lütfen yap...“

“Anlaştık. Bana bırak♪“

İzumi bu göz kamaştırıcı gülümseme karşısında afallamıştı.

(Siyahı da beyazı da, ikisi de kalbime çok zararlı...)

İşte o zaman “Ah“ dedi İzumi.

Düşününce, Shiragiku’yu tamamen unutmuştu. Yumurtayı uzattığı o tuhaf hareket... Şimdi dönüp bakınca yoksa o da mı bir “Aaa?“ girişimiydi?

“S-Shiragiku Senpai... ha?“

İzumi başını bir kez daha yana eğdi.

Shiragiku ortalıktan kaybolmuştu bile–
 
Çatının hemen altındaki merdiven boşluğunda.

Shiragiku merdivenleri tek başına adım adım iniyordu. Omuzlarından yayılan o buz gibi aura, yanından geçen öğrencileri korkuyla sindirecek kadar yoğundu.

Bu öfkesi kendisindeydi.

(Benim kendi iradesizliğimin bir sonucuydu bu, değil mi?)

O kısacık kararsızlık anında, İzumi’ye yemek yedirme fırsatının elinden alınacağını kim bilebilirdi ki?

Küresel bir holdingin varisi olmanın getirdiği prangalar ne olursa olsun, bu bir bahane olamazdı. Bunu biliyor ve herkesten çok kendi kendinden iğreniyordu.

(Nanase Nanao. Ön araştırmalarımın da gösterdiği gibi, öyle sıradan, saf ve masum bir kız değil.)

O açığı yakalayarak mükemmel bir zamanlamayla araya giren “Aaa?“.

Üstelik Shiragiku’ya göre Nanao ona alaycı bir gülümseme fırlatmıştı!

Nanao’nun olduğu çatıya doğru arkasına dönüp bakarak, içinden ona seslendi.

(Bana böylesi bir aşağılanmayı yaşatan ilk kişi sensin.)

Açıkça kin güdüyordu ama bu algısını düzeltecek kimse yoktu yanında. Daha da kötüsü, Amane de oradaydı ama Shiragiku onu zerre umursamamıştı.

Kendisine Buz Prensesi lakabını kazandıran o delici bakışlarla boşluğa dikti gözlerini.

(Pekâlâ. Nanase Nanao, seni düşmanım olarak kabul ediyorum.)

Ve İzumi’ye veremediği o bentoyu sıkıca kavradı.

(Sen bekle, Shiragiku Hakua olarak varlığımın her zerresini kullanıp İzumi’yi senden geri alacağım~!)

Kalbindeki bu kararlılıkla koridorda ilerlerken tanıdık bir kız öğrenci ona yaklaştı.

“Başkan! Burada ne işiniz var?“

Gelen kişi konsey başkan yardımcısıydı.

Belli ki her yerde Shiragiku’yu arıyordu.

“Nerelerdeydiniz? Bir sonraki öğrenci meclisinin gündemini belirlememiz gerekiyordu...“

“Ah, özür dilerim. Şahsi bir meseleyle biraz fazla meşguldüm de...“

Ne utanç verici bir hata. Aceleyle akıllı telefonundan saate baktığı o an Shiragiku’nun aklında parlak bir fikir çaktı!

Küresel bir holding varisinin o asil kanı, bu belirleyici ilham kıvılcımını ateşlemişti!

“Gündem belirlendi.“

“Ha? Belirlendi mi?“

Ve Shiragiku, tüm dünyayı esir alacak kadar büyüleyici ama bir o kadar da ürpertici bir şekilde gülümsedi.

“Şerefim üzerine yemin ederim ki “Kampüste Çiftlerin Birbirine Yemek Yedirmesinin Yasaklanması“ tasarısını yasalaştıracağım!“

Özgüven fışkıran adımlarla, doğrudan öğrenci konseyi odasına doğru ilerledi.

Bu sözler karşısında nutku tutulan başkan yardımcısı arkasından seslendi!

“İyi de neden?!“

Soruyu cevaplayacak kimse yoktu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi