Bölüm 12
Size biraz Sumie İzumi’den bahsedeyim.
Tokyo’da lise ikinci sınıf öğrencisi. Birtakım özel sebeplerden ötürü tek başına yaşayan ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir öğrenci.
En dikkat çekici özelliği mi? Yüzünün güzelliği.
Orantılı gözler, burun ve yüz hatları. Tam anlamıyla “tablo gibi kusursuz bir tatlı çocuk“ sayılmazdı ama inkâr edilemez derecede yakışıklı bir genç adam imajı çiziyordu. Dış görünüşüne özen gösterirdi ve o seçkin yetiştirilme tarzı her hareketinden belli olurdu.
Ve evet... Varlıklı bir aileden geliyordu.
Küresel ticaret devi SUMIE Grubu’nun varisi olarak doğmuş olsa da kader bir şekilde onu bu konumdan etmiş ve sıradan insanların arasında yaşamaya mahkûm bırakmıştı.
Hayat bir gacha oyunu olsaydı İzumi şüphesiz çok başarılı bir reroll hesabı olurdu.
Ne var ki yakışıklı yüzü ve ayrıcalıklı geçmişi her zaman işine yaramıyordu...
“Hey, İzumi!“
“Bize bir el at!“
“Seirin Akademisi’ndeki kızlarla yine karaokeye gidiyoruz!“
“O güzel yüzünü bize ödünç ver!“
Sınıftaki erkekler her zamanki gibi yerlerinde duramıyorlardı.
Satou’nun başını çektiği “Dört Şanssız Yıldız“, azgın bir dalga gibi üzerine çullanmıştı.
Daha geçen gün aynı Seirinli kızlarla karaokeye gidip hezimete uğramışlardı. İnsan biraz ders alırdı be... Acı hissetmeyen berserkerlar falan mıydı bunlar?
İzumi bu çaresiz sınıf arkadaşlarına bakıp iç çekti.
“Yine mi? Oğlum, ne bu grup randevusu takıntısı sizdeki?“
“Tabii ki takıntı yapacağız! Kızlarla takılmayı sevmeyen erkek mi olur lan?!“
“Yani kişisine göre değişir...“
Ama bizimkilerin pes etmeye niyeti yoktu. İzumi bıkkınlıkla nefesini dışarı verdi, o düzgün hatlı yüzü, bu bıkkın ifadeyi bile sinir bozucu derecede havalı gösteriyordu.
“Hiç akıllanmıyorsunuz. Beni de peşinizden sürüklerseniz pişman olan siz olursunuz.“
“Ha?!“
Bu kendinden emin ses tonu erkekleri dondurdu. Ne diyeceğini merakla bekleyerek yutkundular.
Bu diyalog sınıflarında artık âdeta bir rutine dönüşmüştü.
Herkes bundan sonra ne geleceğini çok iyi biliyordu ama yine de oyuna ayak uyduruyorlardı. Tıpkı hava durumunu telefondan kontrol etmek çok daha pratikken “Bugün de hava ne sıcak, değil mi?“ sorusuna insanların yine de cevap vermesi gibi bir şeydi bu.
Ardından... İzumi’nin gözleri parladı.
“Sizinle o randevuya gelirsem bir tane kız bile yüzünüze bakmaz...“
Tam o meşhur repliğini patlatmak üzereydi ki...
“İzumi-kun♡“
“GYAAAAAAAAAAAH?!“
Birisi arkasından patlayıcı bir enerjiyle aniden ona sarılıp âdeta kalp krizi geçirmesine sebep olmuştu.
Panikle arkasını döndüğünde sınıfından bir kız bu çığlık karşısında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
“İzumi-kun? Niye bu kadar irkildin ki?“
“Biri arkadan aniden böyle sarılsa kim olsa aklı çıkar!“
Bu kız da kimdi?
Tabii ki Nanase Nanao’ydu.
Geçen ay transfer olan bir öğrenci. Nisan ayındaki okul açılışına kıyasla oldukça geç gelmişti.
Dersten sonra okul binasında İzumi’yle çarpıştıktan sonra ona ilk görüşte âşık olmuştu... İzumi onu tuhaf kız diye tanımlardı.
Kendisine yapışan bu ani vücut ısısına hâlâ alışamayan İzumi, iğneleyici bir şekilde homurdanmadan edemedi.
“Cidden insanların arkasına sızmakta çok iyisin. Halayet falan mısın nesin?“
Nanao cevap olarak sadece kıkırdadı.
Elleri usulca çenesine kayıp orayı okşamaya başladı. İzumi’nin omurgasından aşağı bir ürperti indi.
“Nanao, İzumi-kun’u bugüüüün de çok seviyooor~!“
“Kulağıma şöyle şeyleri fütursuzca fısıldayıp durma!“
Sabah yoklaması saatiydi.
Sıraların çoğu doluydu ve herkes günün dersleri için şimdiden karalar bağlamıştı. Ancak bu ani romantik manzara hepsinin uykusunu açmaya yetmişti.
Tüm bu karmaşanın ortasında Nanao istifini hiç bozmadan lafı az önce Satou ve diğerlerinin tartıştığı konuya getirdi.
“İzumi-kun, grup randevusuna mı gitmek istiyorsun?“
“Ben değil. Üzerime garip garip iftiralar atma.“
“Öyleyse senin için bir tane ben ayarlayayım mı?“
“Ha?!“
Bütün sınıfta bir anda uğultular koptu.
Çünkü... Bahsettiğimiz kişi Nanao’ydu.
Transfer olmasının üzerinden sadece bir ay geçmesine rağmen “İzumi-kun’u seviyorum!“ tavrı bütün okulda biliniyordu. Diğer erkekler onun kalbini kazanmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın kalbi yalnızca İzumi’ye açılan, aşılamaz bir kaleydi.
Ve buna rağmen kalkmış ona bir randevu ayarlamayı mı teklif ediyordu?
Sınıf, kızın niyetini çözememenin verdiği gerginlikle topluca yutkundu.
Sonra Nanao bir parmağını havaya kaldırıp açıkladı:
“Ben, Amane-chan, öğrenci konseyi başkanı ve kulüpten bir kohai... Dört kişi olacağız!♪“
“Saydıklarının hepsi tanıdık kişi lan!“
Bu noktada olay çöpçatanlık falan değildi, bildiğin sıradan bir karaoke buluşmasıydı.
Gerçi kadroya bakılacak olursa bu düpedüz bir cehennem de olabilirdi. Budizm’de sekiz cehennem olduğu söylenir ama bu herhâlde dokuzuncusu olurdu. Tek fark burada acı çeken günahkâr kişi aslında suçlu olmazdı. Bizzat İzumi’nin kendisi olurdu.
Kıkırdayan Nanao çok önemli bir detay daha ekledi:
“Aa, bu arada başka erkeklerin gelmesi yasak~!“
“Bu bildiğin İzumi’nin haremi oldu ama?!“
Dayanamayıp araya giren kişi Satou’ydu.
“Oğlum, önce Nanase-san vardı, şimdi bir de öğrenci konseyi başkanı VE birinci sınıf bir kız mı?!“
“Asılsız ithamlarda bulunmayı bırakın...“
İyi de cidden asılsız mıydı?
Normalde bu konularda katı olan sınıf arkadaşları bile Satou’yu başlarıyla onaylıyordu. Bu gidişle İzumi çoktan kaybetmişti. Geçmiş olsundu.
Bu arada içinizi ısıtan (!) bu sabah manzarasının başka bir köşesinde...
Uzaktan İzumi ve Nanao’yu izleyen bir kız yumruklarını sıkmış, kendini gaza getiriyordu.
Amane Amasaki.
Sınıftaki bu romantik dramanın ana kadın karakteri... İzumi’ye yanık, tsundere bir gyaru. Yakın zamanda Nanao’yu kıskanıp ortalığı fena karıştırmıştı ama şimdilerde ikisi arasında bir tür (?) rekabet oturmuştu.
Tazelenmiş bir kararlılıkla Amane yumruklarını daha da sıktı.
(Nanao-chan’a yenilmeyeceğim!)
Çantasından bir şey çıkarıp yavaş adımlarla İzumi’nin sırasına yaklaştı.
Ardından idolleri aratmayan bir gülümsemeyle sırtına bütün gücüyle bir şaplak indirdi.
“İzumi-chi, günaydııın!“
“AH?! Ne oluy... Dur lan, sen sabahtan beri buradaydın zaten! Ne iş?“
“Y-Yok bir şey ya~? Eğleniyor gibiydiniz de ’Ben de aranıza katılayım bari~’ dedim.“
Gözleri kısa bir anlığına Nanao’nunkilerle buluştu.
Hafif, meydan okuyan bir sırıtış. Amane neredeyse afallayacaktı ama çabucak boğazını temizleyip İzumi’nin sırasına bir şey bıraktı.
Bir bento kutusu.
Ardından hiç umurunda değilmiş gibi sahte bir havayla öksürdü.
“A-Al bakalım. Şey... Bugün yemeği biraz fazla kaçırmışım da. Açsındır herhâlde, değil mi?“
“Ha?“
Saat daha sabah sekiz.
Yoklamanın hemen öncesi. Bu “erkenci öğle yemeği“ teklifi fazlasıyla aniydi ve İzumi’nin kafasını tamamen allak bullak etmişti.
“Iıı... Şu an pek yiyesim yok aslında...“
“?!“
Son derece mantıklı bir tepkiydi...
Ne de olsa sabah kahvaltısını daha yeni yapmıştı.
Gelgelelim nedendir bilinmez bütün sınıf bir anda yuhalamaya başladı.
“İzumi, seni pislik!“
“Yesene oğlum! Kız o kadar uğraşıp yapmış!“
Kızlar bile araya girip “İzumi, yuh sana!“ diyordu.
Bir anda bütün sınıf tarafından dışlanan İzumi çaresizce inledi.
“Ne derdiniz var oğlum sizin?! Acımasızlığın da bu kadarı!“
Durum işte aynen böyleydi.
Amane’nin İzumi’ye olan hisleri kendi dönemlerindeki herkesin bildiği bir sırdı. Çoğu kişi kenardan izleyip “İzlemek çok sinir bozucu.“ ya da “Aman çok da bulaşmayalım.“ diye düşünüyordu.
Derken... Nanao ortamın ortasına bomba gibi düşüp her şeyi kaosa sürüklemişti.
Şimdi ise bir şekilde Amane karşı atağa geçmişti ve bütün sınıf onu tam destekliyor, arkasından tezahürat ediyordu!
Yine de oluşan bu tuhaf atmosfer İzumi için çok fazlaydı. Çaresizce bir yardım umuduyla kendisine yapışmış olan diğer güzele döndü.
“Nanao, bana bir arka çık... Ha?“
Ama Nanao...
Arka çıkmak şöyle dursun, ona kınayan, sert bir bakış attı.
“İzumi-kun, bir kızı böyle utandırmak hiç hoş değil, biliyorsun değil mi?“
“İyi de kahvaltımı daha yeni yaptım diyorum?!“
Bu noktada yemekten başka çaresi kalmamıştı.
Son zamanlarda Nanao ve Amane’nin (buna bir de Hakua eklenince) çift dikiş gelen bentoları yüzünden İzumi kilosu hakkında endişelenmeye başlamıştı. İşin içinden sıyrılmak için basit bir çözüm buldu...
Bento kutusunu usulca çantasına sokuşturdu.
“Bunu öğle yemeğine saklayacağım. Sağ ol.“
Klasik bir hamle.
Amane’nin duyguları, Güvende.
İzumi’nin midesi, Güvende.
Mükemmel, çatışmasız bir çözüm.
Gelgelelim Amane...
“Eh?..“
...tamamen kalbi kırılmış görünüyordu.
“N-Ne oldu? Sorun ne?“
“Şey...“
Utanç içinde kıpırdanarak bombayı patlattı.
“Ö-Öğlen için sana... başka bir bento daha hazırlamıştım da...“
“Beni profesyonel güreşçi falan mı yapmaya çalışıyorsun?!“
“İyi ye de koca adam ol!“ yaşlarını geçeli çok olmuştu.
En nihayetinde herkesin dik dik bakan gözlerinin ağırlığı altında pes edip yemek çubuklarını eline aldı.
“T-Tamam be. Ama yarından itibaren sadece öğle yemeği olsun, anlaştık mı?“
Amane’nin yüzü anında aydınlandı.
“Hı-hım!♪“
Bu parlak gülümseme karşısında İzumi’nin itiraz edecek hâli kalmamıştı.
Geçen gün Amane ile olan bitenin bir kefareti olarak düşünürse o kadar da fena sayılmazdı. Bu düşüncelerle bento kutusunu açtı.
Ve ardından...
“Bir saniye.“
İçinden köri çıkmıştı.
Enerji patlaması yaşatan, herkesin sevdiği bir yemek... ama ölümcül bir kusuru vardı.
Kokusu.
Tek bir lokma aldığınızda beş kilometre çapındaki herkes anlardı. “Aha, bu adam köri yemiş.“
Ve şimdi...
Etrafına buram buram köri kokusu yayarken o daracık sınıfta sabah derslerini dinlemesi gerekecekti. Bu, cidden insanüstü bir zihinsel dayanıklılık gerektiriyordu.
Ceza oyununa dönen bu durumun içinde sıkışıp kalan İzumi, az önceki “centilmenliğine“ lanet okudu.
“Amane...“
Sonra yemeyi teklif etmeye yeltendi ama...
“Hmm~? Ne oldu İzumi-chi~?“
Amane ona sırılsıklam âşık bir yüz ifadesiyle bakıyordu.
İzumi, Amane’nin etrafa ışık saçan o tatmin olmuş aurası karşısında yenilgiyi kabul etti. Hem de oldukça kolay bir şekilde.
“...“
Etrafındaki sınıf arkadaşlarına göz gezdirdi.
Saniyeler önce onunla dalga geçen güruh, az önceki manzara sanki koca bir yalanmış gibi normal rutinlerine geri dönmüştü. Havada süzülen köri kokusuna rağmen son derece yapmacık bir şekilde onunla göz göze gelmekten kaçınıyorlardı.
Nanao’ya doğru baktığında...
“Hey, Nanao...“
Nanao iki kolunu havaya kaldırıp tatlı bir zafer pozu vererek neşeyle gülümsedi.
Tam anlamıyla “Hadi koçum, göreyim seni!“ der gibi bir hareketti.
“...“
İzumi önündeki köri bentosu ile yoklamaya kalan süreyi şöyle bir kıyasladı.
(Bir kere köri neden yemek çubuğuyla yeniyor ki...)
İnce detaylardan yoksun bu ikinci kahvaltıyla yüzleşirken okul çıkışındaki ilk ders çalışma seansında “Doğru Bento Adabı“ üzerine bir nutuk çekeceğine dair içten içe yemin etti.
Okul çıkışı.
İzumi revirdeki angarya işlere, daha doğrusu temizliğe yardım ediyordu. İşi bittiğinde okul hemşiresi ona teşekkür mahiyetinde bir çay uzattı.
“İzumi-kun. Senden sürekli yardım istediğim için kusura bakma.“
“Sorun değil, zaten müsaittim. Ne zaman isterseniz çağırabilirsiniz.“
Elindeki şişe çayı “Ne şanslıyım.“ diye yuvarlayarak koridorda yürüdü. Adımları öylesine hafifti ki sanki yanlışlıkla seke seke yürümeye başlayacaktı. Kolay mutlu olan bir adamdı.
Girişte ayakkabılarını giydikten sonra eve gitmek üzere okul kapısına yöneldi.
(Hm?)
Eşofmanlı kızlar koşarak yanından geçti.
Spor kulübü aktiviteleri... İzumi’ye epey uzak bir dünyaydı. O da bir kulübe kendini adasaydı daha parlak ve sosyal bir insan olur muydu acaba?
Tam bunları düşünürken aklına birden Nanao geldi.
“...“
Bunun özel bir anlamı falan yoktu.
Sadece nedense içinden öyle gelmişti. Bugün yarı zamanlı işi yoktu ve direkt eve gitmek sıkıcı gelmişti. Hepsi bu.
(Bu okulun akademik başarısı ortalama düzeyde ama şaşırtıcı derecede çok kulüp var...)
Öğretmenlerin bu kadar meşgul olduğu günümüzde nadir görülen bir durumdu, diye geçirdi içinden, sanki kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi.
Okulun bir köşesinde Tokyo standartlarına göre bile epey etkileyici sayılacak bir okçuluk poligonu bulunuyordu. Araziye adımını attığı an havayı yaran keskin bir yay kirişi sesi duyuldu. Ardından sert bir şeyin çarpmasıyla çıkan bir “tok“ sesi. Bu seslerden peş peşe birkaç tane daha geldi.
(Ne kadar güzel bir ses.)
Yanılmıyorsa buna “tsurune“ deniyordu.
Okçuluk hakkında pek bir bilgisi olmasa da bunun kulağa hoş gelen bir ses olduğunu düşünmüştü.
İnsanı sakinleştiren bir sesti. Şaşırtıcı bir şekilde İzumi bu sesten pek de rahatsız olmamıştı. Sonra üzerinde “Dikkat! Uçan Ok!“ yazılı tabelanın bulunduğu bir çitin arkasından gizlice antrenman alanını dikizledi.
Beş kulüp üyesi tek sıra hâlinde yaylarını geriyordu.
Üst sınıftan oldukları belli olan iki erkek öğrenci. Ardından iki kız. Ve en arkada ikinci sınıf bir kız öğrenci vardı.
Nanao’ydu.
Antrenman için hakama giymişti, okunu yerleştirirken vücuduyla tam karşıya bakıyordu. Düz küt saçlarını arkadan küçük bir at kuyruğu yapmıştı.
En öndeki üçüncü sınıf öğrencisi okunu fırlattı.
Güzel bir tsurune sesiyle yankılandı, gerçi İzumi aradaki farkı pek anlayamıyordu ve yuvarlak hedefin merkezinin hemen dışına saplandı.
Ardından sıra Nanao’ya geldi.
Yayını yavaşça kaldırarak kirişe taktığı oku geriye doğru çekti. Göğüs korumalığıyla kaplı göğsünü genişletti ve kirişi sonuna kadar gerdi.
Ağır ağır okun ucunu hedefe hizaladı.
Garip bir andı. Sanki göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ama bir yandan da çok uzun bir süre akıyormuş gibi hissettiriyordu. Hatta dış dünyadan kopuk, zamanın bu mekânda çok daha farklı aktığına dair bir yanılsama bile vardı.
Ardından bir anlık bir sessizlik çöktü.
O ciddi bakışlar bir anlığına kırpıştı.
Ve ok fırladı.
Yine güzel bir tsurune sesiyle yankılandı (yine İzumi aradaki farkı anlamıyordu) ve sanki bir mıknatıs tarafından çekiliyormuşçasına yuvarlak hedefin tam merkezine saplandı.
Etraftaki kulüp üyeleri hafifçe alkışladı.
Nanao rahatlamış bir ifadeyle arkada bekleyen kızların yanına döndü. Sonra içlerinden biri (İzumi’nin Nanao’nun sınıfından olduğunu düşündüğü bir kız) manidar bir gülümsemeyle İzumi’yi işaret etti.
Nanao şaşkın bir yüz ifadesiyle arkasına döndü ve İzumi’yi gördüğünde gözleri kocaman açıldı.
Yüzü kıpkırmızı kesildi.
(Ha?)
Nanao aceleyle arkaya kaçmaya çalıştı.
Ancak diğer kızlar onu yakalayıp öne doğru sürüklediler. Ardından utana sıkıla küçük bir zafer işareti yaparak “ehehe“ diye kıkırdadı.
“...“
Yüzünün kızarmasını gizlemek için başını çevirdi İzumi.
Bu, TAM DA bahsi geçen klişeydi. Erkek arkadaşı kendisini almaya gelen bir kızla herkesin dalga geçmesi fenomeni. Buna “Okul Çıkışı Sevgiliyi Alma Etkinliği“ adını verelim. Burada itiraz edilmesi gereken asıl sorun, henüz çıkmıyor olmalarına rağmen kulüp tarafından çoktan bir “çift“ olarak bellenmiş olmalarıydı.
(Ne yapsam ki? Eve gitmeden önce sadece şöyle bir bakıp çıkarım diyordum...)
Bu atmosferde hiçbir şey demeden öylece çekip gidemezdi.
Zaten okulun kapanma saati de yaklaşmıştı. Avlu tarafından spor kulüplerinin toparlanmaya başladığı duyuluyordu. İzumi okçuluk kulübünün antrenmanının bitmesini son derece tuhaf bir ruh hâli içinde orada bekledi.
Yaklaşık otuz dakika sonra Nanao dışarı çıktı.
Çıkmak için alelacele hazırlanmış olmalıydı, nitekim alnında hafif bir ter birikmişti. Bu görüntü nedense İzumi’yi biraz utandırmıştı.
“Seni burada görünce çok şaşırdım, İzumi-kun.“
“Kusura bakma ya. Antrenmanınızı biraz böldüm sanki...“
“Yok canım, ne alakası var. Sadece tanıdığım birinin beni yay gererken izlemesi biraz utanç vericiydi, o kadar.“
Kendisinden beklenmeyecek bir şey söyleyen Nanao, mahcup bir şekilde gülümsedi.
“Herkes benimle senin yüzünden dalga geçip durdu, epey zor durumda kaldım.“
“’Anlıyorum, zor olmuş olmalı.’ diye ona hak veren İzumi, bir anlığına sakince durumu tarttı.“
(Bir dakika, bu kız buraya transfer olalı daha bir ay falan olmadı mı? Ama sanki üç yıllık bir kıdemliymiş gibi çoktan ortama kaynaşmış.)
Arada böyle insanlar çıkıyordu işte. Girdiği her ortama şıp diye uyum sağlayabilen tipler.
Bu sayede İzumi de tamamen gafil avlanmıştı. Gerçi kişisel olarak hâlâ güvende olduğunu düşünüyordu. Yine de içgüdüsel olarak bunun boşuna bir çaba olduğunun muhtemelen farkındaydı.
Birlikte okul kapısından geçerlerken Nanao sohbete devam etti.
“Bu arada bugün niye okulda bu kadar geç saate kadar kaldın?“
“Revirin temizliğine yardım ediyordum.“
“Öyle mi? Sağlık komitesinde falan mısın, İzumi-kun?“
“Hayır. Daha önce yaşanan bazı olaylardan dolayı arada sırada yardım ediyorum. Oradaki hoca temizlik konusunda pek iyi değil... Yani fazla meşgul.“
“Hmm. İzumi-kun, gerçekten elinden her iş geliyor. Âdeta okulun joker elemanı gibisin.“
Bu sözler üzerine İzumi ufak bir irkilmeyle tepki verdi.
Abartılı derecede kendini beğenmiş bir tavır takınarak parmağını çenesine koydu ve havalı bir çocuk pozu kesti.
“Ben Sumie İzumi. Okulun joker elemanı.“ (Sırıtarak)
“Niye bu kadar gururlandın ki şimdi?“
İzumi hafifçe gülümsedi.
“Ne diyeyim, daha önce de söylediğim gibi benim elimden sadece başkalarına yardım etmek geliyor. O yüzden insanların bana böyle bel bağlaması beni gerçekten mutlu ediyor.“
“Fufu. İzumi-kun, her zamanki gibisin.“
Nanao şefkatle gülümsedi.
Sonra aklına bir şey gelmiş gibi İzumi başka tarafa bakarken usulca kulağına fısıldadı.
“Tüh. Ben de belki benim için beklemişsindir diye ümitlenmiştim.“
“Aah!..“
Böylesi bir karşı saldırıyla gafil avlanan İzumi’nin nutku tutulmuştu. Yüzü kıpkırmızı kesildi ve sanki gıdıklanmış gibi aceleyle kulağını kapattı.
“Sana aniden karanlık tarafını göstermek yok demedim mi ben!“
“Eh? ’Karanlık taraf’ ne demek ki?“
“Söylediğin şeyin ne anlama geldiğini gayet iyi bildiğine eminim!“
Nanao ile yaşadıkları bu atışmalar artık tamamen alışılmış bir duruma dönüşmüş olsa da İzumi hafifçe değişime uğrayan bu yeni günlük yaşantısında belli bir huzur bulmaya başlamıştı.
Böylesine huzurlu günlerdi.
Ta ki üç gün sonra çarpıcı bir değişim kapılarını çalana dek.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.