Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 11

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.288

O günden sonra Talia neredeyse hiçbir şey yiyemez hâle geldi. Çünkü önüne konan yemeklerin içinde ne saklı olabileceğine artık güvenemiyordu.
Dadısı sebebini bilmediği için öfkeleniyor, yalnızca Talia’nın huysuzluk ettiğini sanıyordu.
Talia ise hiçbir açıklama yapmadan, dadısının ara sıra atıştırmalık diye getirdiği meyvelerle bal sayesinde ayakta kalıyordu. Artık mesele yalnızlık ya da dışlanmışlık değildi. Dünyanın en görkemli ve ihtişamlı yerinde açlığa karşı savaş vermek zorunda kalmıştı.
Bazı günler açlığa daha fazla dayanamadığında hizmetkârların getirdiği yemeklere istemeye istemeye dokunuyordu. Ama her seferinde, istisnasız, içinde iğrenç bir şey çıkıyordu—böcekler, fareler ya da sahibini hayal bile etmek istemediği dolaşmış saç yumakları…
Bunu birkaç kez yaşadıktan sonra ağzına tek lokma bile koyamaz oldu. Haftalar içinde zavallı denecek kadar zayıflamıştı.
Sonunda, aklı pek kıt olan dadısı bile işlerin ters gittiğini fark etmiş gibiydi. Hemen İmparatoriçe’ye koşup tek kızının öleceğini söyleyerek ortalığı ayağa kaldırdı.
Bu sayede Talia aylar sonra ilk kez annesinin yüzünü görebildi.
“Tanrım… Kendini ne hâle getirmişsin böyle?”
Senevier’in, kızının varlığını unutmuş gibi davrandıktan sonra nihayet ek saraya gelip söylediği ilk söz buydu.
Bitkin ve çökmüş hâldeki Talia, yaz çiçekleri kadar canlı görünen annesine baktığında gözlerinin yandığını hissetti. O parlak, kusursuz yüz, içinde yalnızca öfke kaynatıyordu.
Aslında ona bağırmayı, nasıl bu kadar bencil olabildiğini sormayı, neden yalnızca kendisini düşündüğünü haykırmayı istemişti. Ama ağzını açtığında çıkan şey yalnızca hıçkırık oldu.
Bir bebek gibi ağladı. Yaşadıklarının hepsini, hizmetkârların yaptıkları korkunç şeyleri, maruz kaldığı eziyetleri baştan sona anlattı.
Senevier ise yatağının kenarında sessizce oturup sonuna kadar onu dinledi.
Talia bu sessizliği, annesinin öfkesini bastırmaya çalışmasına yordu. Tek kızının yaşadıklarını duyunca dehşete kapılıp dili tutulmuş sanmıştı.
Bu yüzden telaşla annesinin kolunu tuttu.
“Anne! Onların bana eziyet etmesini durdur! Hemen bir şey yapmalısın ki bir daha kimse bana zarar veremesin!”
“Neden yapayım ki?”
Senevier başını hafifçe yana eğerek meraklı bir ifadeyle baktı.
Beklenmedik cevap karşısında Talia donup kaldı. Annesinin yüzünde yalnızca saf bir şaşkınlık vardı; sanki eziyet gören bir çocuğun neden korunmak için annesine geldiğini gerçekten anlayamıyordu.
“Talia, bu saray sana ait. Bu sarayın hizmetkârları da senin malın. Artık dokuz yaşındasın. Kendi sahip olduklarını bile yönetemiyorsan neden annene sızlanıyorsun?”
Talia tek kelime edemedi.
Senevier bir eliyle kızının yanağını kavradı ve gerçekten hayal kırıklığına uğramış gibi iç çekti.
“Sen İmparator’un kızısın. Benim çocuğumun böylesine değersiz insanların elinde sessizce ezilmesini gerçekten anlayamıyorum. Kızımın bu kadar beceriksiz ve güçsüz olması neredeyse utanç verici.”
“A-Anne…”
Senevier düşünceli bir ifadeyle pencere kenarındaki muma baktı. Ürpertici derecede güzel yüzünde kızının uğradığı işkenceye dair en ufak bir öfke yoktu. Yalnızca hafif bir memnuniyetsizlik, can sıkıntısı ve aptal bir çocuğu nasıl eğitmesi gerektiğini hesaplayan bir sakinlik vardı.
Talia’ya göre karşısındaki şey, insan kılığına girmiş bir böcek gibiydi.
Uzun bir sessizliğin ardından Senevier parmaklarını şıklattı.
“Şöyle yapalım. Sana uygun bir muhafız bırakacağım. Uzun zamandır bizzat eğittiğim bir adam. Eğer onu doğru kullanabilirsen oldukça işine yarar.”
Bunu söyledikten sonra mesele kapanmış gibi ayağa kalktı.
Talia çaresizlikle eteklerine sarıldı.
“Böyle birini istemiyorum! Ben sadece senin yanında olmak istiyorum, anne!”
Bu içten çığlık üzerine Senevier’in yüzünden bir anlığına tiksinti geçti. Talia dehşetle soldu.
Annesi parmaklarını tek tek eteğinden ayırdı, sonra eğilip acır gibi dilini şaklattı.
“Talia, bütün bunlar benim yüzümden başladı. Ama biliyor musun neden kimse benim çorbama fare koymuyor?”
Talia yılana yakalanmış bir fare gibi donup kaldı; cevap veremedi.
Senevier yumuşak bir sesle devam etti:
“Neden banyo sularım hep sıcak ve güzel kokulu… neden sofram her zaman yemeklerle dolu… neden kimsenin sana yaptıklarını bana yapmayı aklından bile geçirmediğini biliyor musun? Sırrını söyleyeyim mi?”
Kan kırmızısı dudakları kızının kulağına değdi.
“Çünkü benden korkuyorlar. Sadece o korku bile böyle şeyleri yapmaya cesaret etmelerine engel oluyor. Hatta bazıları bana hayranlık duyuyor. Elbette benden nefret eden, benden iğrenen sayısız insan da var. Ama onlar bile beni ezilecek biri değil, sakınılması gereken biri olarak görüyor. Çünkü ben çok tehlikeli bir varlığım.”
Bakışları kızının gözlerine kilitlendi. Talia o gözlerin içinde kıvrılan, karanlıkta pusuda bekleyen iğrenç bir yaratının gölgesini görür gibi oldu.
Senevier doğrulup son öğüdünü verdi:
“Şunu unutma. Güç ve güzellik, korku ve hayranlığın hedefi olur. Ama güçsüz güzellik her zaman yağmanın hedefidir. Özellikle de bu imparatorluk sarayında. Seni gözüne kestirecek sayısız canavarın acımasızca ezmesini istemiyorsan en azından onlara zayıf olduğunu göstermemelisin.”
Bunu söyledikten sonra sırtını dönüp gitti; ardında güçsüz ve kırılmış kızını bırakarak.
O gece Talia annesinin sözlerini defalarca düşündü.
Zayıflar ezilirdi. Ve Senevier’in, güçsüz kızını korumaya niyeti yoktu.
Demek terk edilmiş bir askerin hissettiği şey buydu. Son sığınağı tarafından yüzüstü bırakılmış bir asker gibi korkudan titriyordu. Daha büyük dehşetlerin kendisini beklediğini hissediyordu.
Daha korkunç şeyler yaşasa bile onu koruyacak kimse olmayacaktı. Öz annesi bile yüz çevirmişken, İmparator Majesteleri kendisi gibi lekeden ibaret bir gayrimeşru çocuğa dönüp bakar mıydı?
Battaniyesinin altında büzülmüş hâlde korkuyla tırnaklarını kemirdi. Yemek salonunda yere kusarken etrafında dolaşan hizmetkâr ayaklarını hatırladı.
Yerde perişan yatan bedeninin yanından kayıtsızca geçen o ayaklar… Bir böceği ezer gibi onu da çiğneyip geçmelerini hayal etmek zor değildi.
Gözleri doldu.
Annesi haklıydı. Er ya da geç paramparça edilecekti.
Ve bütün bunlar, kendisini günahkâr olarak damgaladığı için olmuştu. Onu zayıf yapan şey suçluluk duygusuydu.
Kendisine yapılan her şeyi hak ettiğine inanır gibi davranmaya başladığı anda hizmetkârlar da içgüdüsel olarak karşı koymayacağını anlamıştı. Küçülen duruşunda, çekingen bakışlarında, titrek sözlerinde zayıflığı görmüşlerdi—ve gittikçe daha zalim olmuşlardı.
Nihayet şafak sökerken Talia ne yapması gerektiğini açıkça anlamıştı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi