Bölüm 13
Hizmetçi, elleri kontrolsüzce titreyerek kaşığı kaldırdı ama onu çorbaya daldırmaya cesaret edemedi. Bunun yerine gözlerini sıkıca yumdu; sanki yalnızca dayanırsa başına geleceklerden kurtulabilecekmiş gibiydi. Belki de birilerinin çıkıp müdahale edeceğini umuyordu.
Talia masadaki bıçağı kaptı. Emrini verirken sesi buz gibi ve merhametsizdi.
“Bu kadının parmaklarını tabağa bastırın. Benim cömertliğimi küçümsemeye cüret ettiğine göre, ibret olsun diye bir parmağını keseceğim.”
Adam hiç tereddüt etmeden hizmetçinin elini gümüş tabağın üzerine bastırdı. Talia kadının işaret parmağını tuttu ve oyma bıçağını havaya kaldırdı.
Hizmetçi dehşet içinde çığlık attı.
“Yiyeceğim! Hepsini yiyeceğim! Her şeyi yiyeceğim!”
Panik içinde kaşığı kaseye daldırdı ve ölü kuşun bulunduğu çorbayı ağzına doldurmaya başladı. Tadını almadan yutarsa dayanabileceğini umuyormuşçasına açgözlülükle içiyordu. Neredeyse hiç çiğnemeden büyük lokmalar hâlinde yutmaya çalıştı. Fakat daha beş kaşık bile geçmeden hepsini kusarak geri çıkardı.
Buna rağmen Talia’nın sesi yine aynı soğuklukla yükseldi.
“Hepsini ye. Son damlasına kadar. O kasenin dibini görmek istiyorum.”
Hizmetçinin korkuyla büyüyen gözleri Talia’ya kilitlendi. Artık o bakışlarda küçümseme yoktu; yalnızca bir canavara bakıyormuşçasına duyulan dehşet vardı.
Talia yalnızca bakışlarıyla devam etmesini emretti.
Hizmetçi acı acı ağlayarak itaat etti — yiyor, kusuyor, sonra yeniden yiyordu. Çorbayı tekrar tekrar ağzına götürüyor ama çürümüş kuşun kendisini asla yutamıyordu. Her seferinde öğürerek geri çıkarıyordu. Sonunda kan, gözyaşı ve kusmukla kaplanmış yüzü kül rengine döndü. Gözleri geriye kaydı ve ağır bir gümbürtüyle halının üzerine yığıldı.
Talia ağzından köpükler saçıp kasılan hizmetçiye baktıktan sonra taş kesilmiş hizmetkârlara kibirli bir baş hareketi yaptı.
“Bunların hepsini temizleyin.”
Kirli tabağı ayaklarının dibine fırlattı.
“Ve bana yeni yemek getirin. Bu kez düzgün bir şey olsun.”
O günden sonra hizmetkârların bitmek bilmeyen eziyetleri hiç yaşanmamış gibi sona erdi. Hizmetçiler ona tehlikeli bir silaha yaklaşır gibi temkinli davranıyordu. Bazılarıysa açıkça korkudan titriyordu. Artık ona küçümseyerek bakmıyor, duyabileceği şekilde fısıldaşmıyorlardı. Talia göründüğü anda ağızlarını sımsıkı kapatıp başlarını eğiyorlardı.
Kısa süre içinde İkinci Prenses’in acımasızlığına dair söylentiler bütün İmparatorluk Sarayı’na yayıldı. İmparatorluk ailesine on yıldan uzun süredir sadakatle hizmet eden masum bir hizmetçiye merhametsizce işkence ettiği hikâyeleri herkesi dehşete düşürdü. İnsanlar bu kadar genç bir kızın taşıdığı kötülük karşısında ürperiyordu.
Ruhbanlar, “İmparatorluk soyuna bir engerek yavrusu sızmış,” diyerek dillerini şaklatıyordu. İmparatorluğun sadık tebaasıysa böylesine zalim bir prensesin tahtın itibarını lekelemesinden endişe duyuyordu.
Ama Talia’nın gaddarlığından memnun olanlar da vardı.
Kış yaklaşırken bir gün, İmparatoriçe gözleriyle aynı koyu lacivert renkte bir elbiseyle ek saraya geldi.
Onu karşılamak için merdivenlerden yüzü asık şekilde inen Talia, Senevier’i görür görmez olduğu yerde donup kaldı. İnanamayarak boğazının özlemle düğümlendiğini hissetti.
Bu, ona acımasızca sırtını dönmüş olan annesiydi. Talia, ince siluetinin uzaklaşışını izlemiş, eli soğuk bir kayıtsızlıkla itilirken bir daha o kadını asla sevmeyeceğine yemin etmişti.
Ama Senevier büyük salonu geçip yanağına bir öpücük kondurduğu anda o yemin, dalgaların önündeki kumdan bir kale gibi dağılıverdi.
“Merhaba, Talia. Bugün gerçekten çok güzelsin.”
İmparatoriçe gül ve leylak kokuyordu; olgun meyveleri andıran tatlı bir koku taşıyordu üzerinde. Talia’nın bütün benliğiyle bu baş döndürücü kokuyu özlediğini fark etmesi, umutsuzluğun ta kendisiydi.
Senevier kızının karanlık yüzüne baktı ve yumuşakça gülümsedi.
“Bu kadar uzun süre gelmediğim için bana kırılmış olmalısın. Affet beni. Senin için çok özel bir hediye hazırlıyordum.”
Talia’nın yüzünde huzursuz bir ifade belirdi.
“B-bir hediye mi?”
“Küstah hizmetkârları ne kadar etkili biçimde terbiye ettiğini duydum. Bu, annenin yüreğini sevindirdi; dolayısıyla bir ödülü hak ediyorsun.”
Kanarya ötüşü kadar tatlı sesiyle zarifçe döndü. Talia ancak o zaman salonda ağır adımlarla yaklaşan oğlanı fark etti.
Nefesi kesildi.
Aradan geçen birkaç ay içinde resmî olarak şövalye ilan edilmiş olmalıydı; artık üzerinde İmparatorluk Muhafızları’nın üniforması vardı. Varkas ona doğru yürüyordu.
Pencerelerden süzülen güneş ışığı kül sarısı saçlarına vuruyor, kırılan ışık parçaları cam kıymıkları gibi gözlerine batıyordu.
Senevier oğlanın yanında durup değerli bir ganimeti sergiliyormuş gibi elini uzattı.
“İşte seni koruyacak yakışıklı şövalye.”
Oğlan önünde durup eğildi.
Bir zamanlar gözlerinde bir taç hayali parıldıyordu. Şimdiyse orada yalnızca hançer keskinliğinde bir öfke ve silik bir aşağılanma kırıntısı vardı. Buraya kendi isteğiyle gelmediği açıkça belliydi.
Talia’ya cansız bir nesneye bakar gibi bakarak kendini tanıttı.
“Varkas Laedgo Siorcan.”
Sesi insanın içini ürpertecek kadar kuruydu.
“Reşit olma töreninize kadar hizmetinizde olacağım, Majesteleri.”
Sözlerinin altındaki anlam açıktı: Bu aşağılayıcı görevin bir an önce sona ermesini diliyor, özgürlüğüne kavuşacağı günü bekliyordu.
Talia kasvetli gözlerini onun maskeyi andıran buz gibi yüzüne kaldırdı. Varkas’ın soğuk bakışları, kısa ve sert sözleri, dimdik duruşu… Hepsi onu yeniden değersiz, nefret edilen biri hâline indiriyordu.
Geri çekilmemek için çaresizce direndi ama utancın sıcaklığı boynuna ve kulaklarına yayıldı; dayanamayacak gibiydi.
Ve o anda Talia gerçeği acı bir açıklıkla kavradı.
Bu güzel oğlan onun umudu olmayacaktı.
Onun işkencesi olacaktı.
Hem de en acımasızından.
Günler süren ince yağmurların ardından gökyüzü açıldı. Güneş kavurucu bir şekilde yükselerek ateş mevsiminin gelişini ilan etti.
Nişanlısını aramak için kalabalık avludan geçen Ayla, alnındaki teri silip göz kamaştırıcı ışığa karşı gözlerini kıstı.
Normalde askerî talimler için kullanılan geniş eğitim alanı şimdi yük arabaları, koşum takımı tüccarları, yük taşımak için özel yetiştirilmiş iri atlar ve uzun yolculuklar için gereken türlü ekipmanları taşıyan askerlerle dolup taşıyordu.
Bir anlığına, pazaryerini andıran bu karmaşaya kaşlarını çattı. Sonra dış surların yanında bir savaş atını kontrol eden Varkas’ı görünce gözleri aydınlandı.
Üzerinde Roem Şövalyeleri’nin beyaz savaş üniforması değil, ince işlemelerle süslü siyah bir tunik vardı; onun üstüne de kara demirden bir göğüslük giymişti. Bir imparatorluk şövalyesinden çok Doğu’nun asil lorduna benziyordu.
Ayla onu izlerken gururla gülümsedi. Bu görev sona erdiğinde Varkas muhafız birliklerinden ayrılacak ve Siorcan Büyük Dükü olabilmek için varislik sürecine başlayacaktı. Ayla da onun yanında bu hanenin hanımefendisi olmayı öğrenecekti.
Bu, Varkas’ın annesinin peşinden İmparatoriçe’nin bahçelerine ilk adım attığı günden beri yazılmış kaderleriydi.
Yine de Ayla bazen böyle bir günün gerçekten gelip gelmeyeceğinden şüphe ediyordu.
Varkas her zaman nazik, zaman zaman da düşünceliydi; fakat Ayla, aralarında kapanması imkânsız bir mesafe olduğunu biliyordu. Bu mesafe sürekli yüreğini sızlatmıştı ve şimdi bile birkaç ay sonra onun karısı olacağına inanmakta zorlanıyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.