Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 40

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.609

Şövalye pelerinini çıkarıp üzerindeki tozları silkeledi, ardından onu altın gibi parlayan Orikalkum zırhının üzerine geçirdi. Elf ustalarının ellerinden çıkmış olan bu uzun tunik, kadim rünler ve alevlerle çevrili altın bir kadeh armasıyla işlenmişti. Kumaşına öyle güçlü büyüler dokunmuştu ki en şiddetli darbeler bile ona zarar veremezdi.
Ne var ki büyünün bile alt edemediği bir şey vardı: kırışıklıklar.
Edric uzun ve ağır eteğin kırışan yerlerini birkaç sert hareketle düzeltti, çizmelerinin üzerindeki tozları sildi ve ayağa kalktı. Çadırdan çıktığında başının üzerinde griye bürünmüş kasvetli bir gökyüzü uzanıyordu. Sabahın erken saatlerinden beri sert esen rüzgâr şimdi yağmur kokusu taşıyordu. Yakında sağanak başlayacak gibiydi.
Kaşlarını çatan Edric bir yağmurluk kaptı ve Talia’nın çadırına doğru yürümeye başladı. Fakat daha oraya varamadan arkasından kutsal çanın ağır ve görkemli sesi yankılandı. Tören başlıyordu.
Başını hızla çevirdiğinde, hazırlıklarını tamamlamış olan Veliaht Prens ile Birinci Prenses’in maiyetleri eşliğinde tapınağın dev kemerli girişinden içeri girdiklerini gördü. Edric aceleyle kamp alanını geçti; dev heykeller gibi yükselen taş sütunların arasından ilerledi ve sonunda kutsal mabedin içi gözlerinin önüne serildi.
Maviye çalan loş ışıklarla aydınlanan geniş salon nefes kesiciydi.
Bir an durup sıraları dolduran görevlilere ve duvar boyunca dizilmiş şövalyelere göz gezdirdi. Sunağın önünde Veliaht Prens ile Birinci Prenses duruyor, tören başlamadan önce başrahibin kutsama duasını dinliyorlardı.
Sabırsızlıkla ayağını yere vuran Edric, yan nefte bekleyen Varkas’ı fark edip hızla ona doğru ilerledi.
“Komutanım, İkinci Prenses Hazretleri birazdan hazır olacak. Birkaç dakika daha bekleyebilir miyiz?” diye dikkatli bir sesle sordu.
Varkas sakin bakışlarını ona çevirdiğinde Edric istemsizce nefesini tuttu.
Şövalye üniforması yerine siyah bir dublet giymişti; üzerinde Siorcan Hanesi’nin arması işlenmiş bir göğüs zırhı vardı ve omzundan farklı kesimli koyu bir pelerin sarkıyordu. Bir erkeğin gözünden bile ürkütücü derecede dikkat çekiciydi. Tam o anda Edric’in aklına Talia’nın daha önce görünüşüyle ilgili ettiği hakaret geldi.
Eğer çocukluğundan beri böyle adamların arasında büyüdüyse, diğer erkekleri çirkin bulmasına şaşmamak gerekirdi.
Bu saçma düşünceyle dalıp gitmişken, Varkas hafifçe iç çekip sunağa doğru yürümeye başladı.
“Töreni kısa süreliğine durdurmamız gerekecek,” dedi sakin bir sesle. “İkinci Prenses Hazretleri kutsamaya katılmaya karar verdi.”
Dua okumakta olan rahip aniden sustu. Tedirgin gözlerle Varkas’a ve mahcup bir şekilde ayakta duran Edric’e baktı.
İmparatorluk ailesinin bir üyesi olarak İkinci Prenses’in bu tür ayinlere katılması zorunluydu. Katılmayı reddetmiş olsaydı başka meseleydi; ancak katılacağını bildirdiğine göre törenin ona göre düzenlenmesi gerekiyordu. Yine de rahip cevap vermeye cesaret edemedi ve yönlendirme beklercesine Veliaht Prens’e baktı.
“Benden o piçin döllerini beklememi mi istiyorsun?”
Veliaht Prens sözleri dişlerinin arasından tükürürken bakışlarını Varkas’a dikti.
“Törene hemen başlayın! O sürtük için bir saniye bile beklemeyeceğim!”
Edric’in yüzü sertleşti. Veliaht Prens’in İkinci Prenses’e karşı beslediği nefreti zaten biliyordu; ama bunu herkesin önünde böylesine utanmazca dile getirmesi onu yine de afallatmıştı. Talia’nın törene katılması bizzat İmparator’un emriydi. Bütün saray halkının önünde buna nasıl karşı çıkabiliyordu?
Kısa bir tereddüdün ardından Edric konuştu.
“İkinci Prenses Hazretleri de Majesteleri tarafından tanınmış bir imparatorluk mensubudur. Geleneklere göre azizlerin kutsamasını alma hakkına sahiptir.”
Veliaht Prens’in alev saçan gözleri Varkas’tan Edric’e kaydı.
Prensin keskin yüz hatları vahşi bir öfkeyle çarpılırken Edric boğazının kuruduğunu hissetti. Gareth avına yaklaşan bir kaplan gibi ilerledi.
“Kiminle konuştuğunu bildiğini sanıyor musun?”
“Ö-Özür dilerim Majesteleri, ben sadece—”
Sözünü bitiremeden prens onu yakasından kavrayıp sertçe kendine çekti. Edric’in nefesi kesildi. Ölüm saçan o bakışlara rağmen yüz ifadesini bozmamaya çalıştı.
Bu tavrı Gareth’i daha da öfkelendirmiş gibiydi. Koyu yeşil gözleri vahşi bir hayvan gibi parladı.
“Sıradan bir şövalye bana akıl vermeye mi kalkıyor?”
“B-Beni bağışlayın…” diye zorla konuşabildi Edric; karşı koymamak için yumruklarını sımsıkı sıkıyordu.
Tam o sırada Varkas elini yavaşça Veliaht Prens’in omzuna koydu.
“Majesteleri.”
Alçak ve sakin sesi prensin hareketlerini bir anda durdurdu. Edric, Gareth’in kibirli yüzünde bir anlığına beliren gerginliği açıkça gördü.
Varkas yumuşak ama net bir sesle konuştu.
“Üzerimizde çok fazla göz var.”
Gareth’in yanağı hafifçe kızardı. Bir an için, karşısındaki şövalye tarafından dizginlenmiş olmaktan utanç duyduğu hissediliyordu.
Edric’in yakasını sertçe bıraktıktan sonra Varkas’a döndü; gözlerinde öfke yanıyordu.
“Sana bir daha bana dokunmaman gerektiğini söylemiştim, değil mi? Sabırımın sonsuz olduğunu mu sanıyorsun?”
Omzunu Varkas’ın elinden kurtarıp ona iyice yaklaştı; yüzleri neredeyse birbirine değiyordu. Dişlerinin arasından bastırılmış bir öfkeyle hırlıyordu. Şövalyeler ve hatta Birinci Prenses bile olay büyümeden araya girmek için aceleyle ilerledi.
Ve tam o anda—
Berrak buz parçaları gibi serin ve melodik bir ses mabedin içinde yankılandı.
“Beni böyle eğlenceli bir manzaranın beklediğini bilseydim önceki töreni kaçırmazdım.”
Şaşkınlıkla dönen Edric, Talia’nın birkaç hizmetçi eşliğinde ağır adımlarla salona girdiğini gördü.
Nerede sorun çıkaracak bir fırsat olsa kaçırmayan kadın yine ortaya çıkmıştı. Fakat bu kez… kusursuzdu.
Asil bir zarafetle hazırlanmış, eksiksiz görünüyordu. Soluk platin rengindeki ipek elbisesi içinde ağır ağır sunağa doğru yürürken tek bir hareketi bile kusur taşımıyordu.
Pencerelerden süzülen güneş ışığı, merhum İmparatoriçe’ye fazlasıyla benzeyen yüzünü ve ince bedenini aydınlatıyordu.
Edric bir an gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Fakat yalnızca kendisinin etkilenmediğini hemen fark etti. Salondaki herkesin bakışları, istisnasız biçimde, sessiz bir hayranlıkla ona çevrilmişti.
Edric gözlerini Veliaht Prens ile Birinci Prenses’e kaydırdı.
Veliaht Prens’in yüzü adeta bir iblisin yüzüydü; bakışlarında saf zehir vardı. Birinci Prenses’in yüzü hâlâ sakindi ama birbirine kenetlediği elleri bembeyaz kesilmişti.
Üç kraliyet mensubunun arasındaki boğucu gerilimi hisseden Edric sessizce Talia’nın yanına geçti. Bunu fark eden tek kişi Talia oldu. Genç kadın ona kısa bir bakış attı; gözlerinde hafif bir eğlence kıvılcımı parladıktan sonra yeniden önüne döndü.
Bakışları Varkas ile Veliaht Prens’in üzerinde durdu.
“Neyi bekliyorsunuz? Az önce kavga etmiyor muydunuz?”
Çenesini kıracakmış gibi dişlerini sıkan Gareth, ağır ağır Varkas’tan uzaklaştı. Ardından üvey kız kardeşini baştan aşağı süzüp küçümseyen bir kahkaha attı.
“Kim bilir kimi etkilemek için böyle süslendin. Ama bunun pis kanını gizlediğini sanıyorsan yanılıyorsun.”
“Ne tuhaf… Geçen gün düzgün giyinmediğim için beni azarlamıştın. Bu kez sırf sen şikâyet etme diye özen gösterdim, şimdi de bundan rahatsız oluyorsun. Gerçekten kırıcı.”
Talia’nın gülümsemesi hafif ve hesaplıydı. Ölçülü adımlarla biraz daha yaklaştı.
Edric dehşet içinde onu izledi. Dün yaşadıklarından sonra bile Gareth’i kışkırtmaya devam ediyordu. Bu korkusuzluk muydu, yoksa düpedüz delilik mi?
Ama İkinci Prenses’in başkalarının ne düşündüğü umurunda değildi. Çenesini hafifçe kaldırıp prense yaklaştı ve tatlı bir sesle fısıldadı:
“Tam da senin hoşlandığın gibi görünmek için bu kadar uğraştım, sevgili ağabey…”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi