Drama, Fantasy, Historical, Romance
Bölüm 73
2.Cilt: Umutsuzluğun Rengi Kül Grisidir
En eski hatırası hep aynı yerde başlardı.
Altın rengine bulanmış uçsuz bucaksız bir ova. Rüzgâr, ovanın üzerinde uğuldayarak esiyordu.
Dalga dalga salınan otların arasından ilerlerken, neredeyse ürkütücü denecek kadar koyu bir maviye sahip gökyüzü başının üzerine dökülüyordu.
Şiddetli bir ürpertiyle sarsılan Varkas, altınla mavinin sınırında amaçsızca dolaştı.
Bir noktadan sonra nereye gittiğini bile unuttu. Yalnızca rüzgârın içinde çılgınca koşuyordu.
Özgürdü.
İstediği yere gidebilir, istediği her şeyi yapabilirdi.
Önünde uzanan o güzel dünya ona bunu fısıldıyordu.
Kalbi, göğsünü parçalayacakmış gibi çarpıyordu.
Damarlarında dolaşan kanın sıcaklığı ve ciğerlerini dolduran kuru havanın serinliği…
Tüm bu hisler ona yaşadığını söylüyordu.
Hayatın sevincini tadıyordu.
Ancak o görkemli an uzun sürmedi.
Kalın gri duvarlar her yönden üzerine kapandı.
Ne uzanmasına ne de doğru düzgün oturmasına izin veren daracık bir alan… Tabuttan farksız mühürlü bir odanın içine hapsedilmişti; tırnakları parçalanana dek duvarları tırmaladı.
O beyhude direniş de kısa sürede çöktü.
Duvardaki dar bir aralıktan fanatiğin gözleri zaman zaman onu izliyordu. İçinde barındığı söylenen “kötülüğün” en ufak izi bile tamamen yok edilmeden rahip onu asla serbest bırakmayacaktı.
Umutsuzluğun derinliklerinde tüm duyularını köreltmeye başladı.
İlk olarak acı hissini koparıp attı.
Sonra tat ve koku alma duyularını uyuşturdu.
Bir noktadan sonra açlık da hissetmez oldu; uyuma arzusu bile yok olup gitti.
Artık ona yaşayan bir varlık denemezdi.
İçi tamamen buharlaşıp geriye yalnızca boş bir kabuk kaldığında mezarın kapısı açıldı.
Boş gözlerle ışığa sırtını dönmüş figüre baktı. Garip bir hararet taşıyan soğuk, parıldayan gözler ve dökme çelik kadar sert bir yüz görmek yerine, şaşkınlıktan solmuş ince yüz hatlarıyla karşılaştı.
Koyu saçlı, açık renk gözlü bir kadın ona doğru elini uzattı. İnce parmakları çatlamış yanağına dokundu. Ama hissedebildiği tek şey hafif bir baskıydı.
Belki de kurtuluşu olabilecek o el, onu mezardan çekip çıkardı. Sert güneş ışığı gözbebeklerine doldu.
Garip derecede solgun bir manzara retinasını kapladı.
Çok geçmeden gördüğü her şeyin kül rengine çaldığını fark etti.
Renksiz, kokusuz, solup gitmiş bir dünya.
Sanki tüm dünya her an küle dönüşüp dağılacak gibiydi.
Hayır. Belki de küle dönen kendisiydi.
Gözkapaklarını ağır ağır kaldırdı.
Bir an için nerede olduğunu kavrayamadı.
Ancak birkaç saniye sonra karanlık gölgelerle kaplı kışla tavanı görüşüne girdi.
Yavaşça kolunu kaldırdı.
Karşısında gördüğü şey bir çocuğun zayıf eli değil; kemikleri ve damarları belirginleşmiş bir adamın eliydi.
Parmaklarını doğrularcasına üzerinde gezdirirken, bir yerden vahşi bir hayvanın ulumasını andıran ses yükseldi.
Varkas mekanik bir hareketle doğruldu. Neredeyse aynı anda bir asker kışlanın içine daldı.
“Lord Shiokan! Bir ulukurt ortaya çıktı!”
Hemen bacaklarını yataktan sarkıtıp ayağa kalktı. Başucunda duran teberini kavrayarak dışarı yöneldiğinde, yakınlarda bekleyen görevliler telaşla üzerine hafif bir göğüs zırhı geçirdiler.
Onların acemice hareket eden ellerini silkeleyerek kaotik kampa hızlıca göz gezdirdi.
Solgun şafak ışığı, düzenli sıralar hâlindeki çadırları ve aralarında telaşla koşuşturan askerleri güçlükle aydınlatıyordu.
Çok geçmeden yaklaşık sekiz kvet uzunluğunda, zifiri siyah bir canavar gördü.
Canavar da onu fark etmiş gibiydi. Yere iyice çömelmiş dev kurt, vahşi bir kükreyişle sıçradı.
Sol ayağını yarım adım öne atıp teberini eğik şekilde kavradı. Sapın ucundaki ağır balta başı yere doğru eğildi.
Zifiri karanlık gölge görüş alanını doldurduğu anda sapı sıkıca kavrayıp geniş, çapraz bir savuruş yaptı.
Hilal biçimli bıçak, kurdun sert postunu yararak yoğun kaslarını ve kalın kemiklerini tek darbede parçaladı.
Başının koptuğu yerden yapışkan kan bir çeşme gibi fışkırdı.
Yanağına sıçrayan sıvıyı koluyla sertçe silip başını yana çevirdi ve çevresine baktı. Çit gibi dizilmiş kozalaklı ağaçların arasında çevik hareketlerle dağılan gri yaratıkları gördü.
Canavarların geri çekildiğini anlayınca Varkas bakışlarını yere serilmiş devasa bedene indirdi.
“……Demek alfa gerçekten buymuş.”
Kurtlar liderlerini kaybettiklerinde düzenleri bir anda çökerdi.
Mızrağının sivri ucunu yere saplayıp çökmüş çadıra doğru yürüdü ve hasarı incelemeye başladı.
Kırılmış direkler ve kum rengindeki kumaş yığınlarının arasında, kapkara tüylü bir yaratığın yerde yattığını gördü. Kalbinden delinmiş kurt cesedini incelemek için eğildiği sırada arkasından hafif, alaycı bir ses yükseldi.
“Memlekete döndüğün ilk günde oldukça görkemli bir karşılama töreni düzenliyorsun.”
Başını çevirdiğinde, omuzlarına gevşekçe atılmış bol bir ceket dışında üstü çıplak bir adam gördü. Barakan kabilesinden bir savaşçıydı. Elindeki balta-mızrağı yere saplayıp ormanı işaret etti.
“Adamlarımla peşlerine düşmemi ister misin?”
“Şu an kuvvetlerimizi bölemeyiz. Önce hasarı kontrol edin ve savunmayı güçlendirin.”
“Bahsedilecek kadar büyük bir hasar yok. Sadece bir yük atını götürdüler.”
Adam, ensesini tek eliyle ovuşturarak kayıtsız bir tavırla cevap verdi.
“Erginlik törenini yeni geçen çömezlerden biri biraz yaralandı ama neyse ki ölen olmadı.”
Varkas doğruldu.
Gökyüzünde iyice yükselen güneş, yağmalanmış kampın her köşesini aydınlatıyordu.
Sakin bir ifadeyle etrafı inceleyip hasarın tam boyutunu değerlendirdi, ardından bakışlarını yeniden adama çevirdi.
“Kampı toparlayın. Kan kokusuna gelen yaratıklar üşüşmeden önce yola çıkıyoruz.”
“Emredersiniz.”
Adam ağır adımlarla uzaklaşırken Varkas da kampın merkezine doğru ilerledi.
Bakışları, ürkmüş atları sakinleştirmeye çalışan askerlerin ve yıkılmış çadırları toplayan hizmetkârların üzerinden geçti.
Onları geride bırakıp büyük kışlanın yanına yerleştirilmiş su teknesine yöneldi.
Bir gün önce biriktirdiği berrak yağmur suyunun üzerine hayalet gibi solgun bir gölge düştü.
Bir süre ona baktıktan sonra ellerini suya daldırıp yüzündeki kanı yıkadı. Ilık su teninde hafif bir karıncalanma bıraktı.
Yüzünü kabaca kurulayıp elini burnuna götürdü ve kokladı.
Metalimsi kan kokusu kaybolmuş, yerini hafif küflü bir kokuya bırakmıştı.
Hangisinin daha iyi olduğunu anlayamıyordu.
Geri kazandığı ilk duyu koku alma duyusuydu. Ama beynine ulaşan uyarıları hâlâ herhangi bir duyguyla bağdaştıramıyordu.
Burnuna ulaşan kokuların türünü ve yoğunluğunu ayırt edebiliyordu ama bunlar hoşlanma ya da tiksinme hissine dönüşmüyordu. Yalnızca öğrendiği bilgilerle insanların neyi iyi, neyi kötü bulduğunu ayırt ediyordu.
Ve öğrendiklerine göre kan kokusu insanları özellikle rahatsız eden bir şeydi.
Üzerindeki kana bulanmış zırhı umursamazca çıkarıp yere attı, ardından gömleğini kontrol etti.
Neyse ki üzerinde kan lekesi yoktu. Ama kendisinin fark edemediği başka nahoş kokular olabilirlerdi.
Kıyafet değiştirmek için çadırına yöneldi.
Tam o sırada kampın merkezindeki çadırın önünde endişeyle volta atan çeyrek cüceyi fark etti.
Varkas tereddüt etmeden doğrudan ona yürüdü.
“Ne oluyor?”
Sesi o kadar sertti ki kendi kulağına bile yabancı gelmişti.
Kadın da irkilmiş görünüyordu; korkulu gözlerle ona baktı.
“Ş-Şey… Prenses’i bir süredir göremiyorum….”
Bir anda kulaklarını çınlayan bir ses doldurdu.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.