Bölüm...
Drama,History,Mystery,Seinen,Slice of life

Bölüm 177

Cilt 9 Bölüm 3 - Kada’nın Kitabı (Birinci Kısım)
Yazar: Animecireyiz6325 Grup: : 8bit no Sekai Okuma süresi: 24 dk Kelime: 5.892

Çeviri: Animeci_Reyiz

3. Bölüm: Kada’nın Kitabı (Birinci Kısım)

Ertesi gün Maomao, yatakhaneyi idare eden kadının bağırışıyla uyandı. “Ziyaretçin var!“ diye sesleniyordu kadın.

Maomao bir yandan gözlerini ovuşturup bir yandan üstünü değiştirdi, ardından kimin geldiğine bakmak için ön kapıya gitti. Karşısında nazik ama her daim endişeli görünen o yaşlı adamı—üvey babasını—buldu.

“N—“ Tam ne olduğunu soracaktı ki hatırladı. Önceki gece Jinshi’yle Luomen’e ulaşması konusunda konuşmuştu.

Elini çabuk tutmuş!

Luomen’in yüzündeki ifadeye bakılırsa, Jinshi’nin mektubu Maomao’nun tam olarak ne öğrenmek istediğini açıklamıştı.

“Şey, baba...“ Durumu nasıl açıklayacağından pek emin değildi ama babası gözlerini kısıp hafifçe içini çekti.

“Belki de bu konuşmayı başka bir yerde yapmalıyız.“ Elini usulca Maomao’nun başının üzerine koydu.

Dışarıda hazır bekleyen bir at arabası vardı. Luomen’in sakat diziyle şehirde yürümek bile neredeyse yapabileceğinden fazlasıydı. Peki ama nereye gitmeyi planlıyordu?

Arabanın içinde sarsılarak ilerlerken Maomao konuşmaya çalışıyordu ama sır saklamak zorunda olmak onu yol boyunca huzursuz etmişti. “Sen de mi tatildesin, baba?“

“Bugünlük, evet. Yarın çalışmam gerekiyor. Sağlık personeli için öyle uzun uzadıya tatiller yoktur.“

Doğruydu, saraydaki hemen hemen hiç kimse için yoktu. Her daim asgari sayıda sağlık personelinin hazır bulunması şarttı. Onca kodamanla ilgilenecek en azından bir tane yetkin doktor bulunmazsa kesinlikle sorun çıkardı.

Keşke ben de o ekibin bir parçası olabilseydim, diye geçirdi içinden Maomao; gerçi kendisi gibi saray hanımlarının yapmasına izin verilen şeylerin bir sınırı olduğunu biliyordu. İşine pek de bağlı olmayan bazı genç hekimlerden çok daha sıkı çalıştığından emin olması ise ayrı bir konuydu.

Arabanın içinde biraz daha sarsılıp hopladıktan sonra, Maomao’nun içinde adını koyamadığı ama hiç de hoş olmayan bir his uyandıran bir konağa ulaştılar. Başkentin doğu ucundaydılar; en güzel evlerin bulunduğu bir bölge sayılmazdı ama yine de bu konak oldukça büyüktü. Zamanında göz alıcı bir yapı olduğu kesindi ama artık epey yaşlanmıştı.

İlk dikkatini çeken şey, kapının yakınlarındaki tuhaf bir anıt oldu. Devasa bir Go tahtasına benziyordu ve etrafında büyük, yuvarlak, siyah ve beyaz taşlar vardı. Devasa boyutları olmasaydı, onlarla sıradan bir oyun oynamak pekâlâ mümkündü.

Siyah ve beyaz taşların yanı sıra, Shogi taşlarına benzeyen şeyler de gördü. Bunlar taştan ziyade ahşaptan yapılmıştı ve üzerlerine isimlerini yazmak için kullanılan mürekkebin rengi solmuştu. Karakterler ahşaba oyulmamış olsaydı, hangi taşın hangisi olduğunu anlamak imkânsız olabilirdi.

Tahtanın özenle işlenmiş çizgileri vardı ve görünüşe bakılırsa hem Go hem de Shogi için tasarlanmıştı. Boyutu, tek parça bir kaya kütlesi olduğunu düşündürüyordu. Onu buraya getirmenin ne kadara mal olduğunu hayal bile edemiyordu. Düpedüz para israfından başka bir şey değildi.

Evin sahibi bunu bizzat kendi mi yaptırmıştı, yoksa biri ona hediye mi etmişti? Durum ne olursa olsun, yola doğru taşan bu hâliyle sadece bir engelden ibaretti.

Bu noktada, kimin evine geldiklerini daha fazla açıklamaya gerek yoktu herhalde.
Maomao ve babası harabeye dönmüş kapıdan geçer geçmez, yüzünde iğrenç bir sırıtışla o belirdi.

“Büyük amca! Maomao! Evinize hoş geldiniz!“ Gelen Lahan’dı; o yağlı gülümsemesiyle zaten kısık olan gözleri daha da kısılmıştı.

Evet: O ucube stratejistin evindeydiler.

“Burası bir yabancının evi,“ dedi Maomao.

“Ve ben de buradan kovulmuştum,“ dedi Luomen; ikisi de Lahan’ın karşılamasını kendi tarzlarında geri çevirmişlerdi.

Luomen mekân değişikliği önerdiğinde, Maomao onları buraya getireceğini hayal bile edemezdi. Daha da kötüsü, şu an orada iki kişi daha vardı.

Lahan’ın arkasından yaklaşan En’en, “Günaydın, Efendi Luomen. Maomao, bize katılman ne güzel,“ dedi. Luomen’e saygıyla eğilirken, Maomao’ya başıyla kısa bir selam verip kınayan bir bakış attı.

“İnan bana, hiç niyetim yoktu,“ dedi Maomao.

“Eh, kesinlikle olmalıydı. Senin yerin burası.“ En’en sürekli arkasına bakıp duruyordu. Maomao onun bakışlarını takip edince Yao’nun bir direğin arkasına saklandığını gördü. En’en’in gözleri adeta şöyle diyordu: İnsan genç hanıma üzülüyor. Ama çok tatlı!

Lahan, belki de En’en’in eğilimlerinin farkında olarak ona eleştirel bir bakış attı, ardından Luomen’e döndü. “Burada yaşamayalı kaç yıl oldu, Büyük amca? Ben daha kendimi bile bilmezken ayrılmıştın—ve sanırım o zamandan beri hiç dönmedin, değil mi?“

“Dur bakayım... En az on sekiz yıl olmalı. Eşyalarımı almak için bir kez dönmüştüm ama o kadar.“ Maomao’nun babası uzaklara sevgiyle bakıyordu. Bu evden sürgün edilişi, aşağı yukarı Maomao’yu büyütmeye başladığı zamana denk geliyordu.

“Odan hâlâ duruyor Büyük amca, gerçi geleceğini biraz daha erken haber vermiş olmanı dilerdim.“ Yanağını kaşıdı. “Senin müştemilatını az önce bu ikisine verdim. Kütüphane hâlâ duruyor—ama eğer kalacaksan ana evde bir oda hazırlayabilirim. Ne dersin?“

“Hayır, teşekkür ederim, zahmet etmene gerek yok. Kalmayacağım. Sadece Maomao’ya biraz ödev vermek için geldim. Yalnız söylemeden edemeyeceğim, burayı son gördüğümden beri epey bakımsız kalmış.“

“Merak etme, düzenli olarak temizliyoruz.“

Ödev mi? diye düşündü Maomao. Anlaşılan Luomen, Jinshi’nin isteği karşısında itibarını korumak için elinden geleni yapacaktı. Eğer bu ödev cerrahiyle ilgiliyse, Maomao seve seve bu oyuna dâhil olurdu. Ancak işlerin o kadar da basit olmayacağına dair bir his vardı içinde.

Maomao’nun düşüncelerinden bağımsız olarak Lahan, Luomen’le konuşmaya devam etti. “Her halükârda, bizimle yaşamaya gelsen saygıdeğer babamın havalara uçacağına eminim.“

“Korkarım bu mümkün değil. Sakat bacağım yüzünden yatakhane çok daha uygun—saraya daha yakın. Bu ev benim için biraz uzak kalır.“

“Çok basit, at arabası kullanırsın.“

Maomao, Lahan’ın asıl niyetinin tek başına altından kalkması epey zor olan o moruğa bakma işine Luomen’i de dâhil etmek olduğundan şüpheleniyordu.

Luomen gülümsemeye devam etti ama nazikçe reddetti. Lahan ise bu konunun üzerine fazla gitmeyecekti ama belli ki kafasında tartmaya devam edecekti.

“Yao. En’en. Müştemilata geçmek istiyorum; sizin için sakıncası var mı?“ dedi Luomen.

“Benim için sorun değil,“ dedi En’en, “ama...“ Luomen’den gelen bir soruya cevap vermek için direğin arkasından çıkmaya razı olan Yao’ya baktı.

“Benim için de... sorun değil...“

Sözlerinin altında yatan başka bir şey var gibiydi; Maomao’ya bir bakış attı ama Maomao sadece kibarca başını eğmekle yetindi. Luomen’in bahsettiği şu ödevin ne olduğuyla daha çok ilgileniyordu.

Yao, “Bu ödev de nesi? Maomao bizim almadığımız özel bir eğitim mi alacak?“ diye sordu. Yüz ifadesi biraz korkutucuydu. En’en, Yao’nun görüş alanının dışında el kol hareketleri yaparak Maomao’ya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

Üzgünüm... Anlamıyorum.

Luomen, Yao’nun eleştirel tonundan rahatsız olmuş görünüyordu ama yine de cevap verdi: “Haklı bir soru. Hatta Lahan bana burada olduğunuzu söylediğinde zamanlamanın mükemmel olduğunu düşündüm. Bazı şeyleri sadece Maomao’ya öğretmek doğru olmazdı.“

“O hâlde bize tıp mı öğreteceksiniz efendim?“ diye sordu Yao, üzerindeki kara bulutlar bir nebze olsun dağılırken.

“Hemen değil. Tıbbın sırlarını öğrenmeye layık olduğunu kanıtlamak gerekir. İkinizin—aslında üçünüzün, çünkü Maomao’yu da dâhil ediyorum—gerekeni yapmaya hazır olduğunuzdan emin olmak istiyorum. Sizin için de uygunsa?“

Layık olduğunu kanıtlamak mı?

Bu tür konuşmalar babasına hiç benzemiyordu, diye düşündü Maomao. Bilgisini paylaşmayı severdi ve soran herkese bilgeliğinin hazinesinden cömertçe sunardı. Birini diğerinden üstün tutmaya ya da bir kişinin diğerinden daha fazlasını hak ettiğini düşünmeye karşı çıkardı.

“Odaya geçtiğimizde açıklayacağım. Maomao’nun hazır olduğunu biliyorum. Peki ya siz ikiniz?“

“Ben hazırım,“ dedi Yao.

“Leydi Yao hazırsa, ben de hazırım,“ dedi En’en.

Maomao’nun babasını takip ettiler, söylemeye gerek yok ki Maomao da peşlerindeydi.

Yani bizimle mi geliyorlar? Maomao’nun içini bir endişe dalgası kapladı. Babasının onlara öğreteceği “tıbbın“ ne olduğunu biliyordu—ama diğer kadınların hiçbir fikri yoktu. Yao saygın bir aileden gelen genç bir hanımefendiydi, En’en de onun hizmetkârıydı.

Onlara yepyeni, cüretkâr karışımlar yapmayı falan öğretmeyeceğimizi biliyorum ama yine de... En’en esnek olabilirdi ama Yao inatçı olabiliyordu. Maomao, Luomen’i takip ederken kendini huzursuz hissetmeye devam ediyordu. Pek sohbet edilmediği için etrafı inceleyerek kendini meşgul etti. Dışarıdaki devasa Go tahtası kadar tuhaf bir şey yok, diye düşündü.

Bir bahçe gördü ama süs bitkileri açısından epey yoksundu. Etrafta, belli bir zarif sadelikle yerleştirilmiş birkaç büyük kaya vardı. Maomao’ya Lahan’ın eseri gibi göründü.

Evin direklerinde ve tırabzanlarında rahatsız edici bir yanık ve kesik izi koleksiyonu olduğunu fark etmeden edemedi. Acaba burada bir arbede mi yaşanmıştı diye merak etti.

Ailesini evden kovduğu ve kendine bir sürü siyasi düşman edindiği düşünülürse. Belki de kendi evinin arazisinde bir iki çatışmaya girmiş olmasına o kadar da şaşırmamalıydı.

Aslına bakılırsa, o ucubenin evine ilk kez geliyordu. Küçükken onu birkaç kez kaçırmaya çalışmıştı ama her defasında yaşlı madam onu süpürgesiyle dövüp Maomao’yu kurtarmıştı. Lahan’ın o domuz bağıyla bağlanmış moruğu alıp götürmek zorunda kaldığı zamanlardan bahsetmiyordu bile.

“Buralarda çok haydut olur mu?“ diye homurdandı Maomao, parmaklarını yanık direklerden birinde gezdirerek. Zincifre rengi cila soyulmuştu ve kimsenin onu onarmakta bir fayda görmediği açıktı.

“Ah, burayı öyle bir anlatıyorsun ki sanki bir çöplükmüş gibi,“ dedi Lahan. “Gözlerini kullan! O yanık izlerini saygıdeğer babam yaptı, kılıç yaralarının da ne kadar eski olduğunu göremiyor musun? Son on yılda eskisi kadar çok hırsızlık vakası yaşanmadı.“

Bu sözler Yao ve En’en’in bir adım geri atmasına neden oldu.

Yani hâlâ birkaç tane oluyor demek?

Belki de yanıklar barut ya da benzeri bir şeyle yapılmıştı. Mahalle için tam bir baş belasıydı doğrusu.

“Sen o işi abine bırak. Normalden iki kat daha fazla muhafız tuttum!“

“Eminim normalde ihtiyacın olanın yarısı kadar tutuyorsundur. Buralarda hiç hırsız falan olmayacak,“ diye mırıldandı En’en. Yao’yu o korkunç amcasından uzaklaştırmak için onca çabayı sırf haydutların saldırısına uğramak için sarf etmemişti.

Lahan cevap olarak sırıttı. Ana evi geçip müştemilata doğru ilerlediler. Ana binadan daha küçüktü ama yine de sıradan bir halk evinden çok daha iyi döşenmişti.

“İşte burası,“ diye dedi Lahan.

Maomao içeriye şöyle bir göz attı. Pek gösterişli sayılmazdı ama yavan da değildi. Eğer En’en buranın genç hanımının kalması için kabul edilebilir bir yer olduğuna karar verdiyse, o kadar da kötü olamazdı.

“Dün gece iyi uyuyabildiniz mi? İhtiyacınız olan bir şey olursa söylemekten çekinmeyin,“ dedi Lahan misafirlerine, Maomao’ya konuştuğundan çok daha yaltaklanan bir tavırla. Belki de hırsızların girmediği bir yere ihtiyaçları vardır! diye geçirdi içinden Maomao.

“Teşekkür ederiz. Evet, gayet iyi uyuduk. Sıradan bir geceydi ve hırsız falan gelmediği sürece sorun yaşayacağımızı sanmıyorum,“ dedi En’en, Lahan’a saygıyla başını sallarken bile lafı gediğine oturtmayı ihmal etmemişti.

“Peki yeterince hizmetkârınız var mı?“

“Evet. Ben yanında olduğum sürece genç hanımın onunla ilgilenecek başka kimseye ihtiyacı yok.“ En’en göğsünü kabarttı; Yao ise beceriksizce bakışlarını kaçırdı.

“Eh, madem başka bir şey yok, ben ana eve dönüyorum,“ dedi Lahan.

Maomao bahçeye bir kez daha göz attı. Arazinin büyüklüğüne kıyasla burada çok az hizmetkâr vardı. Görebildiği tek tük insan, evde ufak tefek tamiratlar yapan bir adam ve on yaşlarında üç küçük kızdı. *Bir dakika, belki de içlerinden biri erkekti.*

“Çocukları mı işe alıyorsun?“ diye sordu Maomao, Lahan’ı gitmeden önce durdurarak.

“Bunu işe almaktan ziyade bir yatırım yapmak gibi düşünüyorum,“ diye yanıtladı Lahan.

“Yok artık...“ dedi Maomao. Yao ve En’en de artık ilgiyle dinliyordu.

“Saygıdeğer babam bazen gidecek hiçbir yeri olmayan çocukları yanına alır. İşe yarayacaklarını düşündüğünü iddia ediyor.“

“Ah. Anlıyorum.“

O ucube stratejist insanlık namına koca bir sıfırdı ama insan sarrafı olduğu su götürmez bir gerçekti.

“Biz sadece bir çocuğu yanımıza almaya çalışıyorduk,“ diye ekledi Lahan. “Ama diğer ikisi de peşinden geldi ve sonuçta üçüyle birden baş başa kaldık.“ İleride mükemmel bir memur elde etmek için üç çocuk büyütmeyi kötü bir anlaşma olarak görmüyor gibiydi. Şu an doyurulması gereken üç boğaz anlamına gelebilirdi ama bu yatırım yıllar sonra meyvesini verecekti.

“Şey,“ dedi Yao, çekinerek elini kaldırıp. “Evin sahibi, Efendi Lakan ne zaman dönecek?“

Maomao da tam olarak bunu bilmek istiyordu.

“En az üç gün yok. Muhtemelen daha da uzun sürer. Go Bilgesi’yle üç maçlık bir turnuvadan falan bahsetti ve tek bir maçı bile bir günde bitiremiyorlar.“ Lahan konuşurken doğrudan Maomao’ya bakıyordu, sanki o ucubenin gerçekten burada olmadığına dair ona güvence vermek ister gibiydi. “Resmî bir etkinlik olmayabilir ama kesinlikle izleyiciler olacaktır. Muhtemelen herkesin kalabileceği bir bina kiralarlar.“

“Bunu sadece bizim için yapmadı, değil mi?“ diye sordu Yao şaşkınlıkla.

“Hayır, bu her yıl yaptıkları bir şey. Elbette yılda birkaç gün de olsa babamın boyunduruğundan kurtulmama izin verilir herhalde? Mektubunuz sadece mükemmel bir zamanda geldi.“

“Yani bizim kalmamız konusunda eminsin?“ diye sordu Yao.

“Sorun yok. Kötü bir niyetiniz olmadığı sürece babamın umurunda bile olmaz. Siz hâlâ buradayken dönse bile kalabilirsiniz. Sokak çocuklarını toplayıp getirme huyu bir yana, bu eve kimi getirdiği konusunda pek de iyi bir hafızası yoktur.“

O ucubenin içinde, dostu ve düşmanı neredeyse anında ayırt etmesini sağlayan bir şey vardı. Yao ve En’en ona düşmanlık beslemediği sürece bir sorun çıkmazdı.

“Şimdi, sanırım burada kalmam size sadece ayak bağı olur, o yüzden ben ufaktan kayboluyorum. Seni tekrar görmek güzeldi Büyük amca. Eve dönmek istediğinde bana haber ver, arabanı hazırlatayım.“

“Elbette, teşekkür ederim.“

Lahan tam ana eve doğru yola koyulacaktı ki durup, “Ah, doğru ya. Maomao,“ dedi.

Maomao hiçbir şey söylemedi.

“Eğer bir gün burada yaşamak istersen, kapımız sana her zaman açık.“

“Asla gerçekleşmeyecek şeyler hakkında konuşarak vaktimizi boşa harcamayalım,“ dedi Maomao, uykusunda konuşuyormuş gibi duran gözlüklü soytarıya ters ters bakarak.

“Asla mı? Bence burada uzun, çok uzun bir süre kalmak isteyebilirsin. İstediğin bir şey bizde var, hem zaten burası eğlenceli sürprizlerle dolu.“

Ve bu hafiften ürkütücü yorumla birlikte Lahan gözden kayboldu.

“Oldu canım,“ diye homurdandı Maomao ve müştemilata göz gezdirdi. Antika bir yapıydı. Koridorda ilerledikçe solda bir mutfak ve yaşam alanı, sağda ise yatak odası olduğunu gördü. Ona tuhaf gelen tek şey duvarlardı. İki tonlu bir renk yaratmak için iki farklı ahşap kullanılmıştı.

Koridorun sonundaki kapıyı açtı ve durakladı. Burnuna kâğıt kokusu geldi.

Ötesindeki oda eski tıp risaleleriyle dolu raflarla kaplıydı ve karşı duvarda ilaç saklamak için kullanılan türden çekmeceli bir dolap vardı. Odadaki duvarlar diğerleriyle aynı iki tonlu desene sahipti, zemin ise solmuş bir halıyla kaplıydı ve tavanda dokuz parçaya bölünmüş mandala benzeri bir tasvir vardı.

Ne var ki tüm bunları idrak edecek kadar dikkati yoktu.

Şimdi anlıyorum. Eli nostaljik bir şekilde raflarda gezinen Luomen’e baktı.

“Bu inanılmaz. Burada böyle bir şey olabileceğine inanamıyorum. En az tıbbi arşivler kadar iyi olmalı,“ dedi Yao ama bu sözler Maomao’nun bir kulağından girip diğerinden çıktı. Gözleri parlayarak ilaç dolabının çekmecelerini çekiyordu. Beklediği gibi çekmecelerde hiçbir şey yoktu ama ahşaba sinmiş eski ilaç kokuları burnunu gıdıklıyordu.

Ardından kitaplardan birini indirdi; gümüşçünlerin kemirdiği eski bir şeydi. Babası onu büyütmek için zevk mahallesine taşınmıştı; arka saraydan ayrılan yaşlı hadım, muhtemelen üzerindeki kıyafetlerden fazlasını alamadan çıkıp gitmiş olmalıydı.

Maomao, gençliğinde gizlice bakmaya çalıştığı için başını derde sokan bir sürü kitap gördü. Ağzından suların aktığını hissedebiliyordu.

En’en usulca yanına yaklaştı. “Dün bunu gördüğümde gözlerime inanamadım. Tıp üzerine yazılmış tüm önemli kitaplar var.“

“Hıh!“ Maomao ağzını sildi ve elinden geldiğince soğukkanlı ve sakin görünmeye çalıştı ama sırıtış hızla yüzünü yeniden ele geçirdi.

“Bunların hepsini bir gecede okumana imkân yok,“ dedi Yao. “Bütün tatili buna ayırsak bile muhtemelen bitiremezdin.“

“Kesinlikle öyle. Ne yazık. Eğer burada bizimle kalsaydın Maomao, onları okuyabilirdin.“ En’en manidar bir şekilde Maomao’yu dürttü.

Maomao şimdi Lahan’ın ne demek istediğini anlamıştı. Onu oltaya takmak için kişisel ilgi alanlarına hitap etmeyi umuyordu.

Maomao iki yanağına da okkalı bir tokat indirip Luomen’e baktı. “Şey, baba. Tam olarak nasıl layık olduğumuzu kanıtlayacağız?“ Yao ve En’en’in varlığına rağmen o tanıdık ve samimi tona geri dönmüştü.


Luomen, kaşları hâlâ çatık bir hâlde kitaplıklardan birine dokundu. “Çok basit. Bu odanın bir yerinde bulunan belirli bir tıp risalesini elinize alabilmelisiniz.“

“Elimize almak mı?“

Ne kadar tuhaf bir ifadeydi. Acaba fiziksel olarak almayı değil de, içeriğini kavramayı mı kastediyordu? Bu kitabı anlayabileceklerini göstermek için bilgiye ihtiyaçları olduğunu mu söylüyordu?

“Bu belirli risale de neyin nesi?“ diye sordu Yao, doğrudan asıl meseleye odaklanarak.

“Adı Kada’nın Kitabı,“ dedi Luomen. Kada—bu efsanevi bir hekimin adıydı. Paha biçilemez bir tıp bilgisine ve her türlü illeti iyileştirme yeteneğine sahip olduğu söylenirdi. Hakkındaki hikâyelerin çoğu onun gerçek bir insandan ziyade efsanevi bir ölümsüz gibi duyulmasına neden olurdu.

“Anlamıyorum efendim,“ dedi Yao. Açık sözlülüğü onun güçlü yanlarından biriydi.

“O hâlde sanırım bu görev sizin için çok zor olacak,“ dedi Luomen. Bu kadar soğuk davranması tuhaftı; normalde asla bu kadar kaba olmazdı.

Tüm bu layık olma zırvaları... Sanırım bize öğretmek istemiyor, diye düşündü Maomao. Yao ve En’en’in burada olmasının bir hata olduğunu düşünmeye başlamıştı. Luomen, onları dönen dolaplardan korumak için bu sınavı başlangıçta planladığından bile daha zor hâle getirmiş olabilirdi. Onların geleceği uğruna, ne Maomao’nun ne de yoldaşlarından herhangi birinin tıp yolunda ilerlemesini istemiyordu.

Yani bu odadaki onca kitabın arasından Kada’nın Kitabı’nı—her neyse o—bulacak ve içeriğini kavrayacaklardı.

Bu düpedüz şeytani bir iş. Jinshi’nin genelde başına açtığı dertlerden çok daha farklı türden bir sorundu.

Luomen, sanki buradaki işinin bittiğini belli edercesine odadan çıkmak üzereydi ki, En’en elini kaldırıp, “Affedersiniz efendim. Emin olmak istediğim bir şey var,“ dedi.

“Nedir?“

“Bu kitap... Bu odada, değil mi?“

“Doğru. Ya da en azından ben bu evden ayrıldığımda buradaydı. Kimsenin burayı kurcalamadığını varsayarsak, hâlâ burada olmalı.“

“Ve kitap adını Kada’dan alıyor?“ dedi En’en, emin olmak için parmağıyla karakterleri havaya yazarak.

Luomen’in yüzü hafifçe asıldı.

En’en’in keskin zekâlı biri olduğunu biliyordum, diye geçirdi içinden Maomao. Yüzündeki o hafif değişim, Luomen’in köşeye sıkıştığını hissettiğinde verdiği tepkiydi. Bu, En’en’in parmağını sorunun tam kalbine bastığının bir nevi ilanıydı.

“Evet, doğru,“ dedi Luomen. “Gerçi kitabın tam olarak bu başlığı taşıdığına dair bir garanti veremem. Ama evet, Kada.“

Maomao babasına sorabileceği başka bir şey var mı diye zihnini yokladı ama En’en aşağı yukarı tüm kilit noktaları ele almıştı.

“Benim de bir sorum var,“ dedi Yao elini kaldırarak.

“Sor bakalım.“

“Bu, Maomao’nun tek başına tamamlayabileceği bir görev mi?“

Luomen kısa bir duraksamanın ardından, “Sanmıyorum. Dürüst olmak gerekirse, ikinizin burada olması benim açımdan bir nevi hesap hatasıydı,“ diye yanıtladı. Başka bir şey söylemedi, bastonuna yaslanarak topallaya topallaya odadan çıktı.

Maomao bir yandan eline bir kitap alırken bir yandan da, “Neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yok,“ diye homurdandı. Neredeyse yirmi yıldır orada durduğu için kitap baştan aşağı böcekler tarafından yenmişti. Nem, güneş ve böcekler arasında bazı kitapların rengi solmaya başlamış, bazıları ise neredeyse lime lime olmuştu. Çoğu, tek bir odada saklanamayacak kadar yer kaplayacak ahşap şerit ruloları yerine kâğıttan yapılmıştı.

“Bunları hiç havalandırmamışlar. Şunların hâline bak,“ dedi Yao.

“Evet. Keşke kopyalarını çıkarabilseydim—bütün bu kitapları kaybetmek çok yazık olur,“ diye yanıtladı Maomao. O şarlatan doktora memleketinden en kaliteli kâğıtlardan getirtip güzel, temiz kopyalar çıkardığını hayal etti. Kitapların çoğu faydalı bilgiler içeriyordu ve Luomen’in “ödevi“ olmasaydı hepsini seve seve uzun uzun incelerdi.

Ooo, işte daha önce hiç denemediğim bir karışım!

Elindeki kitabın içinde kaybolmamak için kendini ikna etmeye çalışarak başını iki yana salladı. Bunun için vakti yoktu. Akşama kadar Jinshi’nin yanına dönmesi gerekiyordu. Bu işi bir an önce bitirip kurtulmak istiyordu.

“Şey, siz ikiniz. Bu kitapları dünden beri okuduğunuzu söylemiştiniz, değil mi? Ne düşünüyorsunuz haklarında?“

“Yani... Hepsi faydalı görünüyor,“ dedi Yao. “Katılıyorum. Hepsi çok yararlı. Ama Kada’nın Kitabı olarak nitelendirebileceğim bir şey göremedik,“ dedi En’en.

İlk sorun, “Kada’nın Kitabı“nın ne olduğunu anlamaktı.

Emin olduğum bir şey var: Babam bize çözümü olmayan bir sorun vermez. Tarifine uyan bir kitap olduğunu söylemişti—ve onlara onu “ellerine almalarını“ söylemişti.

Maomao raflara Hımm diyerek baktı. Luomen bir dâhiydi—ona bir verin, on çıkarırdı. Bu kitapların son yirmi yılda ne hâle gelmiş olabileceğini gayet iyi biliyordu. Luomen’in dediği gibi kimse onlara dokunmamış olsa bile, yine de böcekler tarafından yenmiş ve dikişlerinden ayrılmış olacaklardı. Hatta bazıları artık okunamaz durumda bile olabilirdi.

“Yao, En’en. Başlangıç olarak elimizdeki gerçeklerin üzerinden geçebilir miyiz?“

Luomen, Maomao’nun bunu tek başına çözemeyeceğini söylemişti. Bunun sebebinin kitap sayısının bir kişinin tek başına arayamayacağı kadar çok olması olduğunu düşünmüştü ama üç kişinin bir araya gelmesi de pek umut vadetmiyordu. Bu da demek oluyordu ki, salt sayının ötesinde başka bir engel vardı.

“Ne demek istiyorsun? Hangi kitapların olduğu hakkında konuşmak gibi mi?“ dedi Yao.

“Raflar konularına göre düzenlenmiş. Taslağını çıkarmamı ister misin?“ dedi En’en.

“Çok sevinirim.“

En’en bir kâğıt parçasına düzgün harflerle yazmaya başladı; her rafın yerini ve orada bulunan kitapların konusunu belirtiyordu. “Bu arada aklıma geldi—kataloglamaya yardımcı olması için her kitabın sırtında numaralar var,“ dedi.

Maomao elindeki kitaba baktı. Kapağı iyi ve sağlam bir malzemeden yapıldığı için böceklere karşı direnmişti. Sırtındaki yazıyı hâlâ net bir şekilde okuyabiliyordu: 1-1.

“Ben, şey, tam olarak anlamadım ama bunların numara olduğunu söyledin, değil mi?“ dedi Yao. Kafasının karışması normaldi; hiçbir yabancı dili okuyamıyordu. Maomao ve En’en ise temel bilgilere aşina oldukları için numaralandırma sistemini takip edebiliyorlardı.

“Evet, bunlar batı rakamları,“ dedi En’en, sırtlardaki numaralandırmayı da şemasına ekleyerek.

Maomao kitaba yakından baktı ve sonra bir şey fark etti. “Kusura bakmayın ama buraya ait olan kitabı ikinizden biri mi aldı?“ Raftaki iki kitabın arasını işaret etti.

“Hayır. Aldığım her şeyi yerine koydum,“ dedi En’en.

“Ben de,“ diye ekledi Yao. “Şu an elimdekini başka bir raftan aldım. Neden? Ne oldu ki?“

“Numaralardan biri eksik gibi görünüyor.“

Kitaplar sırtlarındaki numaralara göre dizilmişti ama içlerinden biri yerinde yoktu.

“Hangi numara?“ diye sordu En’en.

“2-II,“ diye yanıtladı Maomao. “Diğer rafları da kontrol edeceğim.“ Ve tam olarak bunu yapmaya koyuldu. Yao yardım etmek için harekete geçti ama numaraların çoğunu okuyamadığı için çoğunlukla Maomao’nun çalışmasını izlemekle yetindi. En sonunda Maomao, “Burada hiçbir eksik yok,“ dedi.

“Başka bir yerde?“

“Bakmam lazım... Ama sanmıyorum.“

Tek bir eksik kitap.

Babam mı aldı acaba? Maomao yine Hımmladı. Zevk mahallesindeki kulübelerinde hiç kitap hatırlamıyordu.

“Sence Efendi Lahan’a sormalı mıyız?“ diye sordu En’en, 2-II numarasını notlarına ekleyerek. Sonra fırçasını bıraktı. En’en bir şeyleri bulup çıkarma konusunda çok iyiydi ve Maomao’nun ondan beklentisi yüksekti. Güneşin gökyüzündeki konumunu kontrol etmek için pencereden dışarı bakan En’en, “Muhtemelen öğleye doğru uğrar,“ dedi.

“Yani öğle yemeğinin hazır olduğunu haber vermeye mi geliyor?“

“Hayır, yemek yemeye geliyor. Yemek demişken, ben de pişirmeye başlasam iyi olacak.“

“Yemekleri sen mi yapıyorsun?“ diye sordu Maomao inanamayarak.

“Bize yemek vereceğini söylemişti ama En’en kendisi yapmakta ısrar etti. Efendi Lahan malzemeleri ve çalışabileceğimiz bir mutfak sağlıyor ama En’en’in yemeklerine epey vurulmuş gibi görünüyor. Dün gece akşam yemeği ve bu sabah kahvaltı için buradaydı,“ dedi Yao. Ne kadar da aydınlatıcı bir açıklamaydı.

Şimdi anlıyorum...

Lahan güzel şeylere, hoş şeylere bayılırdı ve bu lezzet için de geçerliydi. Eğer iki güzel kadının eşliğinde enfes tatların tadını çıkarabiliyorsa, keyfine diyecek yoktu herhalde.

Ne pislik ama.

Maomao, En’en’in burada fazla taviz verdiğini düşünüyordu. Gözlüklü ve dağınık saçlı o adamın güzel kadınlara doyamadığını bilmesi gerekirdi.

“Ben gidiyorum o zaman. En sevdiğiniz yemeği yapıyorum genç hanımım—ördek! Lütfen buradaki işlere göz kulak ol, Maomao,“ dedi En’en ve ardından odadan çıktı.

Anlaşılan En’en genç hanımının beslenmesiyle, layık olmak ya da her neyse ondan çok daha fazla ilgileniyor. Maomao, öğrenmek istediği şeyi bulmasında En’en’in ona yardım edeceğine güvendiği için pişman olmaya başlamıştı.

“Sana sormasına gerek yoktu. Ben de kitaplıklara pekâlâ bakabilirim,“ dedi Yao asık bir suratla. En’en’in Genç Hanım Sensörleri çalıyor olmalıydı, zira az önce çıkmış olmasına rağmen Maomao onun kapı aralığından gizlice baktığını fark etti. Ona bir iyilik yapıp sesini çıkarmamaya karar verdi. En’en, sanki yüz ifadesini hafızasına kazımak istercesine Yao’yu dikkatle inceliyordu.

“Eksik kitabı Efendi Lahan’a soracağız, o yüzden belki de kalanlara bakmalıyız?“ dedi Yao.

“Şey, o konuda...“ Maomao pek çok olasılığı değerlendiriyordu. Babası Luomen hakkında Yao’dan da En’en’den de çok daha fazla şey biliyordu—bu yüzden neyin peşinde olduğunu tahmin etme şansı daha yüksekti. Raftan bir kitap alıp sayfalarını karıştırdı. Yılların yıprattığı bazı sayfaların parçaları eksikti, bazıları ise nemden birbirine yapışmıştı. Onları zorla ayırmaya çalışmak muhtemelen okunmaz hâle gelmelerine neden olurdu. “Kada’nın Kitabı’nın bunun gibi kâğıttan bir kitap olmadığından şüpheleniyorum.“

“Ne demek istiyorsun?“ diye sordu Yao.

“Babam— şey, yani Luomen, Kada’nın Kitabı’nı elimize almamızı söyledi. ’Elimize almak’ derken tam olarak neyi kastettiğini bilmiyorum ama içinde ne yazdığını bile okuyamazsak hiçbir yere varamayız, değil mi?“ Bilhassa hekim Luomen’den değil, ailesinin bir ferdi olan babası Luomen’den bahsediyordu.

“Şey, evet...“

“Eğer Luomen bir şeyi yapmak istemiyorsa, bize çok zor bir görev verebilir. Ama bize çözümü olmayan bir sorun vermez. Bu yüzden cevabın, yirmi yıldır kimsenin bakmadığı, öylece duran bir kitabın içinde olduğuna inanmıyorum. En azından bu kadar kırılgan bir kâğıda yazılmış bir kitapta değil.“

Yao ona baktı. “Belki de kitapların bu kadar kötü durumda olacağını düşünmemiştir. Fazla ince eleyip sık dokumuyor musun?“

“Sanmıyorum. Babam bir dâhidir—bunu kesin bir dille söyleyebilirim,“ diye yanıtladı Maomao.

Yao bu sözler karşısında biraz bıkkın görünse de, “Peki, diyelim ki normal bir kitap değil. O zaman nasıl bir kitap?“ dedi.

“Güzel soru.“ Maomao en alt raftaki ahşap şerit rulolarından birini eline aldı. Yerden tasarruf etmek için kâğıt kitaplara kıyasla çok daha az sayıda rulo vardı. Böyle bir rulonun ahşaptan mı yoksa bambudan mı yapıldığı bir miktar fark yaratırdı ama her ikisi de düşük kaliteli kâğıttan daha uzun ömürlüydü. “Bunun daha dayanıklı olacağını düşünüyorum.“

“Evet, yani?“

Hâlâ bir şeyler ters geliyordu. Maomao rulonun bağını çözdü ve hafif bir tıkırtıyla açtı. Evet, uzun süre dayanırdı ama kâğıda yazmak daha kolaydı ve bu ruloda özel bir ilgi uyandıracak hiçbir şey yoktu.

Sayıları o kadar azdı ki, her biri bir yığınla ilgilenerek oradaki her şeyi hızla gözden geçirebildiler.

“Görünüşe göre bu değil,“ dedi Yao.

“Öyle görünüyor.“

İkisi de iç çekip ruloları yerine koydular.

“Kada’nın Kitabı! Bu da ne demek oluyor ki?!“

“Katılıyorum. Nesi bu kadar Kada bunun?“ Maomao, En’en’in Luomen’e sorduğu sorunun üzerine biraz daha gitmek isterdi. “Neden Genka değil?“

“Bu Kada’nın diğer adı, değil mi? Hatta daha sık duyduğumuz isim bu,“ dedi Yao. İsimlere aşina olacak kadar tıp bilgisi vardı. Ayrıca efsanevi Kada’nın daha çok Genka olarak anıldığını da biliyordu. Nedenine gelince...

“Çiçek karakteri olan ’’Ka’’ ile başlayan isimlere pek sıcak bakılmaz. Li’nin kuruluşundan çok önce yaşamış olsa bile,“ dedi Maomao. Genel olarak Li’de, bu karakteri isimlerinde kullanma izni yalnızca İmparatorluk ailesine verilmişti. Bazen okuma yazma bilmeyen bir çiftçi farkında olmadan çocuğuna bu ismi verebilir ya da biri bunu kasıtlı olarak bir provokasyon amacıyla kullanabilirdi...
Tıpkı ablam Joka gibi.

Fahişe olduğunda “çiçek kadın“ anlamına gelen bu ismi almıştı. Erkeklerden nefret eden birine tamamen ters düşen bir hayat yaşamaya mahkûm edilmişti. Hiç şüphesiz “çiçeklerin“ bahşedildiği bir dünyada yaşayanlara içerliyordu. Bu isim onun küçük bir misillemesiydi.

“Bir saray hekimi devlete hizmet eder. Prensip olarak Kada ismini ağzına bile almamalıdır,“ dedi Yao ve haklıydı. Bu, kesinlikle Luomen’in gözünden kaçmayacak bir gerçekti.
Bu durumda... Maomao, Luomen’in bilmecesini çözmeye giderek daha da yaklaştığını hissediyordu. Bu kitabın nerede olabileceğini hâlâ bilmiyordu ama ne olabileceğine dair bir fikir edinmeye başlamıştı.

Eğer düşündüğüm şeyse, göze çarpan bir yerde olmayacaktır. Rulolar da dâhil olmak üzere raflardaki her şeyi eleyebilirlerdi.

Peki neredeydi?

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi