Bölüm 7
Ginto ile tanıştıktan sonra birkaç dakika geçti ve biz tüm bu süre boyunca oradan oraya yürümeye devam ediyorduk. Ama Ginto’nun söylediklerine ve etrafımızdaki çevreye bakılırsa, nihayet hedefimize yaklaştığımızı söyleyebilirdik. İnsan sayısı artıyordu ve hemen hemen her binada farklı Kutsal Birliklerin bayraklarının olduğu posterler asılıydı, ama en sık görünenler Birinci Kutsal Birliğin bayraklarıydı. Doğal olarak, başkent onların koruması altındaydı. İşte şimdi başkent gerçekten bir başkente benziyordu. Çok fazla insan, parlak sokaklar ve bir sürü güzel, yüksek bina. Tam bu sırada başkentin ikinci katının merkezine çıkmıştık. Işıklı tabelalarda öyle yazıyordu. Merkez, ortasında Üçüncü İmparator Hinoakari Arato’nun heykeli olan büyük ve geniş bir alandan oluşuyordu aynı zamanda bu merkez dört farklı çıkışa sahipti.
— Vay be, ne kadar da güzel! Bakın, çeşme göl gibi! — diye bağırdı Hayato. Sonra “Bombaaa!” diye bağırarak içine atlamak için koştu. Ama son anda onu yakalamayı başardım. Hayato’ya bunun bir yüzme havuzu olmadığını açıkladıktan sonra Ginto’ya döndüm.
— Ginto, peki şimdi nereye gideceğiz? — diye masumca sordum biraz sonra yaşanacaklardan habersiz bir şekilde.
Ginto, hem birinci hem de ikinci sokağa bakıyordu, sanki nereye gideceğine karar veremiyormuş gibiydi. Sonra yavaşça bana döndüğünde, kafasından duman çıktığını ve yüz ifadesini tarif etmenin imkansız olduğu bir hal aldığını fark ettim.
— Hey Ginto, iyi misin? — diye hiç vakit kaybetmeden sordum.
— Dostum, şehir şifacılarını çağırın, Ginto’nun beyninde aşırı mana yüklenmesi oldu galiba… — dedi Hayato sessizce gülerek.
— Hayır, hayır, iyiyim… Ama galiba hafızamda bir sorun var. Buradaki çeşmeyi hiç hatırlamıyorum, bu merkez de nereden çıktı? — diye sordu Ginto, etrafına bakarak.
— En son ne zaman başkenti ziyaret ettin Ginto? — diye sordum ona içimde yavaştan bir şüphe uyanarak.
— Sanırım 10 yıl önce, bize tur düzenlediklerinde. — diye cevap verdi Ginto, ensesini kaşıyarak ve ardından sordu — Neden ki? —
— Şimdi her şey anlaşıldı. Buraya kadar gelmemiz bile bir mucize bence. Düşünsene, başkent 10 yılda ne kadar değişmiş olabilir ki. O zaman sen de bizim gibi 6 yaşındaydın, değil mi? Bazı yerleri unutmuş olabilirsin. — dedim, merkezi ve çeşmeyi göstererek.
— Galiba haklısın. O zaman da kaybolmuştum ve tesadüfen sınav binasına kadar gelmiştim. Bu sefer de öyle olacak sandım. Sizi de yanlış bir yere sürüklediğim için üzgünüm… — dedi Ginto.
— En azından kalabalık bir yerdeyiz. O yüzden endişelenme. Burada insanlara yol sorarak sınav binasına giden yolu buluruz. — dedim Ginto’yu neşelendirmeye çalışarak. Ve anlaşılan bu işe yaradı, hem Hayato hem de Ginto mutluluktan parlıyordu. Ama sonra Hayato’nun tamamen ıslandığını fark ettim. Kahretsin, yaramaz çocuk yine de çeşmeye girmiş. diye mırıldandım.
— Lütfen, yolumdan çekilir misiniz, üçünüz tüm yolu kapattınız. — Arkamdan zor duyduğum ince bir ses duyuldu.
— Ah evet, elbette, geçin lütfen. — diye kibarca söyledim ve yoldan çekildim. O sırada Hayato, omzundan onu yakaladı ve dedi:
— Benim oyuncu içgüdülerim, senin her şeyi bilen sessiz bir inek öğrenci olduğunu söylüyor. Dedektiflik becerilerime güvenirsek, senin de R&K sınavına gittiğini varsayabilirim, değil mi? —
— Şey… inek öğrenci der iken ne demek istediğinizi bilmiyorum ama sınava gittiğim doğru. Bir şey mi sormak istiyordunuz? — diye sordu yabancı şaşkın bir şekilde.
Ama sondaki soruyu sorarken gözleri birden parladı. Galiba soruları yanıtlamayı çok seviyordu.
— Kaybolduğumuzu düşünme sakın… Ama tesadüfen sınav binasının nerede olduğunu biliyor musun? — dedi Hayato.
— Elbette! İsterseniz size eşlik edebilirim. Yanımda biri olması beni rahatsız etmez… Ay, pardon, belki de benim yanımda yürümek istemezsiniz. Bunu düşünmemiştim… Lütfen, özür dilerim. — diye cevap verdi yabancı aniden eğilerek.
Galiba sessizliğimiz onu biraz korkutmuştu. Onu rahatlatmaya karar verdim:
— Merak etme. Yanımızda birinin olmasına her zaman seviniriz. Özellikle ben, yanımda mantıklı biri olmalı. — diyerek parmağımla o anda “taş, kağıt, makas” oynayan Hayato ve Ginto’yu işaret ettim.
Bunu duyunca neşelendi ve dedi:
— O zaman… Hadi gidelim. Sizlere ne diye hitap edeyim, beyler? —
Yürürken tanıştık. Başkentte, daha doğrusu Altıncı Kutsal Birliğin [1] laboratuvarında büyüdüğünü söyledi. Böyle bir ortamda büyümek zor olmalıydı… Gerçi diyene bak. Ben de bir laboratuvarda büyüdüm. Sadece bir araştırmacı olarak değil, bir denek olarak… Neyse, şimdi bunun sırası değil. Kendini İtsuki Tsukuya olarak tanıttı. Konuşma tarzı ve tavırlarından onun iyi ve eğitimli biri olduğu anlaşılıyordu.
— Peki sen hangi Kutsal Birliğe girmeye çalışıyorsun Tsukuya? Biz Akira ile eğer sınavı geçersek Sekizinci Kutsal Birliğe katılmayı düşünüyoruz. — dedi Hayato gururla.
— Şey… Ben de Sekizinci Kutsal Birliğe gitmeyi düşünüyorum. Bir kıza söz verdim, o benim… benim için bir abla gibi. Sekizinci Kutsal Birlikte beni bekleyeceğini söyledi. Yani, diyebilirim ki amacım oraya gitmek ve onunla buluşmak. — dedi Tsukuya biraz kızararak ve yüzünü yana çevirerek.
Hayatı böyle bir tepki ile karşılanşinca bana baktı ve güldü.
— Vay canına! Dostum, duydun mu Tsukuya’nın bir sevgilisi var! Ginto ve Akira 0, Tsukuya 1. Kazanan Tsukuya! — dedi Hayato, parmağıyla beni ve Ginto’yu işaret ederek. Sanki kendisinin bir sevgilisi varmış gibi…
— Hayır, ne diyorsun, o benim ablam gibi dedim ya. — diye panikle söyledi Tsukuya.
— Hangi kız bir erkeğe mektup gönderir ve beyaz atlı prensini uzak bir şehirde bekler ki? Elbette aşık olan biri. — dedi Hayato, Tsukuya’nın elindeki mektubu işaret ederek.
Tsukuya, yüzünde belirgin bir tedirginlikle mektubun içindekileri ona gösterdi. Hayato, aşk kategorisinde değerli bir şey bulmak için mektubu hızlıca gözden geçirdi. Nedense Ginto ile birlikte Hayato’nun tepkisini bekliyorduk. Ve fazla beklememize gerek kalmadı, birkaç saniye sonra ekşi bir yüzle bize döndü. Anlaşılan ilginç bir şey bulamamıştı…
— Yanlış alarm beyler… Mektupta gerçekten de şüpheli hiçbir şey yok. — dedi Hayato, ellerini ceplerine koyarak.
— Ama ben… Ben zaten yanlış anladığınızı söylemiştim… Bay Hayato, beklentilerinizi karşılayamadığım için beni affedin. — dedi Tsukuya, Hayato’nun peşinden koşarak…
— Ne kadar da garipler değil mi Akira! — diye güldü Ginto ve iki elini başının arkasına koyarak onların peşinden gitti.
Gerçekten mi Ginto?.. diye sessizce söylendim ve ben de bu üçünü takip ettim. Bir süre daha, hiçbir yere sapmadan dümdüz yürüdük. Ama sonra sağımızda “Üçüncü kata geçiş” yazan bir tabela fark ettim. Üçüncü kat da neyin nesi diye düşündüm. Sonra, grubumuzda tüm soruların cevaplarını bilen birinin olduğunu hatırladım, tabii ki Tsukuya’yı kastediyordum.
— Tsukuya, şu tabelayı görüyor musun? Üzerinde üçüncü kata geçiş gibi bir şey yazıyor. Bu ne anlama geliyor, çok katlı binalardan birinin tabelası mı? — diye sordum. Hayato ve Ginto’nun silahlar hakkındaki “ilginç sohbetini” yarıda keserek.
— Ah evet, gerçekten de buraya gelirken bu tabeladan üç tane daha gördüm. — diye bağırdı Hayato.
— Hayır, o sadece herhangi bir binanın tabelası değil Bay Akira. O, başkentin üçüncü katına girişlerden biri. Ve bu tabela, o girişe giden sokağı gösteriyor. Bildiğim kadarıyla burası B Girişi. — diye cevap verdi Tsukuya hızla yukarıyı elleriyle göstererek.
— Peki başkentin neden katları var ki? — diye sordu Hayato.
— Laboratuvardaki büyüklerim bana anlattığına göre, başkent henüz inşa edilirken, daha doğrusu yeniden inşa edilirken, inşaatçıların toprağa dair büyük bir sorunu ortaya çıkmış. Işık Taşı başkentin yeraltına taşındığından beri, eski başkentin topraklarında birkaç yıl sonra nehirler, tepeler ve ormanlar belirmeye başlamış. Ve Beşinci İmparator, Taş’ın doğasına müdahale etmek yerine onu kendi lehine kullanmaya karar vermiş ve başkenti bir tepenin üzerine inşa ederek onu şehrin bir parçası yapmış, bu da başkenti deprem veya su sıkıntısı gibi birçok sorundan kurtarmış, çünkü tepenin üzerinde çok sayıda nehir varmış. Ve en önemlisi, başkentin altında, bugüne kadar teknolojimizde kullandığımız sınırsız bir enerji akışı var olmuş oldu, bunun en iyi örneklerinden biri de Işık Trenleri. Ama bu yapının da bir sorunu varmış, insanlar başkentin bazı yerlerinde hareket edemiyormuş çünkü bazı kısımlar daha yüksek, bazıları daha alçakmış, böylece kat sistemi icat edilmiş ve her kat arasına onlarca merdiven inşa edilmiş. — diye cevap verdi Tsukuya, Ginto onu durdurmasa devam edecekçesine.
— Peki başkentte kaç kat var? — diye sordu Ginto.
— Bildiğim kadarıyla, bugüne kadar beş kat var. Ve başkentin üzerinde bulunduğu tepenin altında da kendi katları var, bunlar -1, -2 ve -3 olarak adlandırılıyor. Ben -1. katta, Altıncı Kutsal Birliğin karargahının ve büyük Kuontayo Laboratuvarı’nın bulunduğu yerde yaşadım. Ve bu sayede hatta -2. Katta bulunan Işık Taşının bile sıkı korumasını görebildim. Başkentin yapısı hakkında bildiğim her şey bu kadar. — diye cevap verdi Tsukuya, elinde “BAŞKENT” yazılı bir deftere bakarak. Anlaşılan Tsukuya, başkent hakkında bildiği her şeyi oraya kaydediyordu. Başkent hakkında anlattıklarından sonra, Tsukuya benim gözümde iki kat daha büyümüştü.
— Vay canına, ne kadar da harika. Ama biliyor musun, başkent o kadar büyük ki, katlardan oluştuğu fark edilmiyor bile. Başkentin bu ikinci katı bile bizim memleketimiz Saiento ile kıyaslanabilir. — dedi Hayato kollarını açarak.
O da doğru, başkent o kadar büyük ki, eğer toprak buna izin verseydi daha ne kadar büyük olabileceğini hayal bile edemiyordum.
— Peki neden üçüncü kata çıkan merdivenlerin yanından geçtik? Bu kadar açıklamadan sonra oraya gideceğimizi düşünmüştüm… — dedi Ginto.
— Üçüncü katı size göstermeyi çok isterdim ama maalesef oraya gidersek sınava geç kalırız. — dedi Tsukuya.
Bundan sonra, birkaç dakika daha dümdüz ilerlemeye devam ettik. Hatta ikinci katın altından yapılmış köprülerinden geçmeyi bile başarmıştık.
— Durun bir dakika Bay Hayato, siz Saiento’dan geldiğinizi söylemiştiniz, değil mi? Ve soyadınız bana tanıdık geldi. Bay Akira ile birlikte Kirey klanından olmayasınız? — diye sordu Tsukuya düşüncelerimi bölerek.
— Ah… bizim klanımızdan tarih derslerinde bahsedildiğini duymuştum, demek doğruymuş. Neyse. Evet, Kirey klanındanız. Tahmin ettiğin gibi. — dedi Hayato.
Tsukuya’nın kaşları aniden havaya kalktı.
— Yok canım, siz ülkenin kahramanlarısınız! — diye bağırdı Tsukuya.
— Evet haklısın, bir zamanlar klanımız harikaydı ama… Artık o eski ihtişamdan eser kalmadı. — diye cevap verdi Hayato yumruklarını sıkarak. Sonra bana döndü. Anlaşılan o günü hatırlamaya başladığımı fark etmişti.
Kahretsin, ne kadar da zayıfım. Duygularımı arkadaşlarımın yanında bile saklayamıyorum. diye başımı eğdim.
— Hey dostum, başını kaldır. Bunu zaten konuşmuştuk, hatırlıyor musun? Ailemizin sözünü hatırlıyor musun, klanımızı yeniden kuracağız. Elbette, ölenleri geri getiremeyiz… Ama bu pes etmek için bir neden değil! Hala Takumi, ağabeyimiz Hikari ve dedemiz var. Daha hiçbir şey bitmedi. Onlara ve bize olan inancını kaybetme. Dostum. — dedi Hayato bana gururla bakarak. Sessiz kaldım. Nedense klanımızın adı anılınca kalbim sıkışıyordu. Ben… O günü hatırlıyordum. Kahretsin… Bunu düşünmemem lazım. Hayato haklı. Her şey yolunda. Her şey iyi olacak. Benim de inanmam gerek. Pes etmemeliyim.
— Lütfen beni affedin… Galiba hassas bir konuya değindim… Sizi incitmek istememiştim… Lütfen, çok özür dilerim… — dedi Tsukuya belirgin bir şekilde gerginleşerek.
Ama Hayato elini salladı ve güldü:
— Merak etme Tsukuya! Yüce Hayato’yu ve Yüce dostumu böyle bir şey yıkamaz! HAHAHAHA! — ve aniden bağırdı. — Bu sınav binasının bayrağı, değil mi?! Yoksa geldik mi?! —
— EVETTTT!!! Bu o, 10 yıl önceden de gördüğüm o bina! Eminim! Başardık çocuklar!!! — diye bağırdı Ginto, Hayato’ya sıkıca sarılarak.
İşte böyle beklenmedik bir şekilde, Hayato ve Ginto’nun neşeli çığlıklarıyla, sonunda sınav binasına ulaşmayı başarmıştık. Kaderimin burada belirleneceğini düşündüm. Bir Kutsal Birliğe girebilecek miyim?
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.