Bölüm...
Fantasy, Horror, Mystery, Psychological, Seinen, Slice of life, Supernatural

Bölüm 21

Yazar: Brauns Show Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 15 dk Kelime: 3.763

Lee Seon-hae, bazen korkaklığı yüzünden Hong Gyeong-yeon’a takılırdı.
Sebebi öyle ahım şahım bir şey değildi. Tepesi atana kadar titrer, korkudan ne yapacağını bilemezdi ama bir kez damarına basıldı mı küçük bir köpek gibi aniden patlardı. Lee Seon-hae bu hâlini epey acınası bulurdu.
“En azından küçük köpekler sevimli olur.“
Oysa Hong Gyeong-yeon hiç de sevimli değildi. Karşısındaki kişinin bu durumu sineye çekme ihtimali çok düşüktü. Muhtemelen kendisi de bunun farkındaydı ama elinde değildi, bir türlü düzeltemiyordu. Eğer bu korkaklık değilse neydi?
“…….“
“…….“
“…….“
Ve işte o kaçınılmaz üçlü çıkmaz anı gelip çatmıştı.
Müdür Lee Seon-hae, Hong Gyeong-yeon’a seslendi.
“Yazar Hong.“
“Siz ne ara geldiniz… Özür dilerim, çenemi kapatsam iyi mi olur?“
“Bırak da bir saniye düşüneyim.“
Aslında Hong Gyeong-yeon normalde kendini tutardı. Patlaması için bardağı taşıran çok büyük bir damla gerekirdi.
“Kendi çapında aklını başında tutmaya çalışıyor işte. Kendi canı ve bir başkasının hayatı aynı anda tehlikede olmadığı sürece. Bu hâli objektif olarak mantıklı sayılmasa bile yine de…“
Müdür Lee Seon-hae karşı karşıya oldukları figüre baktı. Heybetli bir cüsse. Tehditkâr bir bıçak. Kıyafetlerinden sicim gibi süzülen sular. Ve 703 numaralı odanın açık kapısı.
Hmm.
“…….“
“Çenemi kapatsam iyi mi olur?“
“…Evet, lütfen.“
“…….“
“İyi çocuk.“
Hong Gyeong-yeon’un öfkesi muhtemelen haklıydı.
Ama dünya adaletle dönmüyordu. “Yumruk kanundan önce gelir“ sözü boşuna söylenmemişti. Müdürün değerlendirmesine göre, 703 numaralı odanın misafirine karşı ikiye tek olsalar bile kaybederlerdi.
“Buralarda bir yerde personel çağırma zili falan yok mu acaba?“
 21. katın koridorunu incelerken gözüne çarpmadığına göre, burada olması da düşüktü. İster istemez içinden acı bir kahkaha yükseldi.
“Vay be, bu gerçekten korkunç.“
Lee Seon-hae, Lee Yeon-woo’nun kendilerini korumak için ne kadar didindiğini bir kez daha idrak etti. Onları yedinci kattan en uzak kata yerleştirmemiş miydi? Ama burada yardım çağırabilecekleri hiç kimse yoktu.
“…….“
ŞRAK—!
Lee Seon-hae teleskopik copunu açıp öne doğru bir adım attı.
“…Gyeong-yeon, buraya gel.“
“Tamam.“
“Hayatın pamuk ipliğine bağlı görünürken, ters yöne doğru atılmak yerine en azından kendini tutabilirdin. Sayende benim de yüreğim ağzıma geldi.“
“Bir bahanem yok.“
Müdür Lee Seon-hae, Hong Gyeong-yeon’un önüne geçti. Karşı taraf durumu nasıl görürse görsün, bu öfkeli çivavanın ileri atılmasını engellemesi gerekiyordu.
“Merhaba efendim? Tanrım… ne kadar da güzel bir şafak vakti.“
“…….“
“Lütfen elimdekini görmezden gelin. Sizin tuttuğunuz şey öyle tehditkâr görünüyordu ki bir an ürktüm. Oh, ne kadar da korkunç.“
“…….“
“Cevap yok mu? Utangaç birisiniz herhalde.“
“…….“
“…Yüzüme bile bakmıyor musun?“
Heybetli adamın bakışları Hong Gyeong-yeon’a kilitlenmişti.
“Ah.“
Anlaşılan Gyeong-yeon adamın önünde epey bir terör estirmişti. Durum tam bir fiyaskoydu.
“Dikkatini çekip Gyeong-yeon’a personelden yardım istemesini söylemeyi planlıyordum ama… Böyle bir durumda personelin gönüllü olarak iş birliği yapacağı da şüpheli.“
Yukarı çıkarken şebekenin yine gittiğini fark etmişti. Ama eğer bu otelin bir oyunuysa, binadan uzaklaştıkça telefon çekebilirdi.
“Bunun için birimizin dışarı çıkması gerek.“
Hong Gyeong-yeon’u geride bırakmak dengesiz tavırları yüzünden güvenli değildi; onu göndermek ise 703 numaralı odanın misafirinin gözleri üzerindeyken imkânsızdı.
“…Gyeong-yeon, bir adım geri çekilmeyi dene.“
“…Pekâlâ.“
Ve tam o anda.
“Aman tanrım.“
Karşıdaki figür de öne doğru bir adım attı.
“Hey, hey, hey—kımıldama, kımıldama.“
“Çalışıyorum. Müdürüm bana kaçmamı söylese bile, tam burada kalacağım.“
“Ölüme balıklama atlamaya gerek yok.“
Ama o zaman ne yapabilirlerdi?
“Personel çağırmak seçenekler arasından çıktı. Telefon şebekesi yok… Bu cüsseyle arkamızı dönüp kaçmak da zor? Hayır, bir dakika—asansöre daha yakın olan biziz. Zamanlamayı tutturabilirsem bir ihtimal olabilir.“
Asansör kapılarının kapanma hızı. 703 numaralı odanın misafiriyle aralarındaki mesafe. Karşıdaki tehlikeli adamın fiziksel kapasitesini tarttı. Ama bu, kumar oynamak gibi zor bir hamle olacaktı.
“Ya da bu şekilde durup personelin bir şeylerin ters gittiğini anlamasını bekleyebiliriz. Ailemin nüfuzunu düşünürsek, burada ölmeme ya da ağır yaralanmama izin vermezlerdi…“
Zihninde en kötü senaryoları evirip çevirirken—
“…….“
Aniden koridora derin bir sessizlik çöktü.
Çın—
“……?“
Küçük bir… zil sesi duyuldu.
“…Bu ses de ne….“
Çın.
Çın.
Çın….
“……?“
“Oh—“
Berrak zil sesi kesildiği an, asansörden ve acil durum merdivenlerinden personel sel gibi boşaldı.
“…! Durun bir dakika….“
“N-ne oluyor?“
Eller önlerinde nazikçe kenetlenmiş, yüzlerde birer tebessüm. İnsanlık ile tekinsizlik arasındaki çizgi çökmüş gibi, adeta porselen bebekler kadar kusursuz ve donuktular. Mekanik gülümsemeleriyle Lee Seon-hae ve Hong Gyeong-yeon’un önünü kapattılar.
İki personel de 703 numaralı odanın misafirinin arkasında durdu. Geri kalanlar ise arkalarında pozisyon aldı.
“Bu ne—“
İri yarı adamın bakışları açık olan misafir odasına döndü.
“…….“
“…….“
…Kapının ardındaki karanlıktan bembeyaz, solgun bir el uzandı.
“…Ah.“
Personelin elleri hızla harekete geçti.
Biri, adamın sırılsıklam ellerine temiz pamuklu eldivenler geçirdi.
Bir diğeri, adamın elinde tuttuğu küçük zili büyük bir hürmetle teslim aldı.
Başka biri, buruşmuş gömleğinin üzerine kuru, temiz bir ceket giydirdi.
Ve son personel, boynuna… beyaz bir bez bastırdı.
“…….“
Bembeyaz kumaşın üzerinde bir anda kıpkırmızı bir kan lekesi filizlendi.
“Bak sen….“
Islak saçlarını geriye doğru tarayan, gözlüğünü kurulayıp takan—
“Hareketli bir şafak vakti.“
Genel Müdür, gerçek dışı denebilecek bir parlaklıkla gülümsedi.
Boynuna bastırılan beyaz bez durmaksızın kırmızıya boyanıyor, yeni takım elbisesinin altından hâlâ sular damlıyordu; yine de sesinde en ufak bir titreme bile yoktu.
“Öncelikle burada toplanan herkesten özür dilemek isterim. Misafirlerimizin huzur içinde dinlenmesi gereken bir otelde böyle bir huzursuzluğa mahal vermek—bu büyük bir saygısızlıktı.“
“…….“
“Değerli misafirlerimizin rahatsızlık duymuş olması tamamen benim, yani Genel Müdürün hatasıdır. Eğer bana kendimi affettirme şansı tanırsanız, bundan daha büyük bir lütuf isteyemem….“
Sessiz ve vakur adımlar.
Doğal bir hareketle karşı karşıya gelen tarafların arasına süzüldü. Birkaç saniye sonra Lee Yeon-woo, kendisi kadar ıslak olan o devasa adamın karşısında durmuş, yukarı doğru bakıyordu.
“Beni anlayışla karşılar mısınız?“
“…….“
Adamın buz gibi bakışları Genel Müdürün yüzüne dikildi.
Cevap yerine ağır bir sessizlik oldu. Lee Yeon-woo bunu bir onay olarak kabul etti ve gözleri süzüldü; tıpkı 703 numaralı odadan çıktığı o ilk anki gibi.
“Evet, teşekkür ederim.“
—Hedef
“…Değişmişti.“
Bu onun hayal ürünü değildi.
“Gyeong-yeon’a kilitlenen dikkat, Bay Yeon-woo’ya kayıyor.“
Lee Seon-hae tehlikeyi sezerek Lee Yeon-woo’yu inceledi. Hong Gyeong-yeon’un neden soğukkanlılığını kaybettiğini şimdi çok daha iyi anlıyordu.
“Pek… iyi görünmüyorsunuz, Bay Yeon-woo?“
“Bilirsiniz ya, işinin ehli bir işletmeci her türlü hadisenin ortasında kalmaya mahkumdur.“
“Bunun şaka yapılacak bir durum olduğunu sanmıyorum.“
Boynundaki koyu siyah morluktan aşağı kıpkırmızı kan sızıyordu. Personelin sırtının arkasında kaldığı için görmek kolay değildi ama hâlâ boynu ile köprücük kemiği arasındaki yaraya çaresizce bastırmaya çalışıyordu.
Hatta gücünü toplayamayan ellerinin hafifçe titrediği bile seçilebiliyordu.
“Hayır, sadece bu da değil.“
Lee Yeon-woo’nun ayaklarının dibine damlayan sulara bariz bir kırmızılık karışıyordu.
“…Yaralandınız mı?“
“Hayır dersem bana inanır mısınız merak ediyorum.“
“Elbette inanırım—bunu söyleyen bizim nazik Genel Müdürümüz sonuçta.“
“O halde yaralanmadığımı söylemekten başka çarem kalmıyor.“
Hâlâ 703 numaralı odanın misafirine bakarak konuşuyordu.
“Efendim.“
Ses tonunu fısıltıya yakın bir seviyeye indirdi.
“Burası sizin odanız değil.“
Bu, aynı şeyi onlarca, yüzlerce kez tekrarlamış birinin gösterebileceği türden rafine bir soğukkanlılıktı.
“Eğer arzu ederseniz, odanıza dönmenize bizzat eşlik edebilirim. İstediğiniz bir oda servisi var mı? Ya da ihtiyacınız olan bir eşya? Otelimiz, bir misafirin talep edebileceği her şeyi sağlamaya hazırdır.“
“…….“
“Ancak, efendim.“
Hafif ve sakin gelen bir ses.
“Burası sizin odanız değil.“
Ama son derece kararlıydı.
Bu, nezaket maskesi altına gizlenmiş bir beyin yıkama, karşı konulamaz bir telkin, bu otelin sıradan bir müşteriye dikte ettiği mutlak bir emirdi.
En azından Lee Seon-hae’nin kulağına öyle geliyordu….
“…….“
“…….“
Acaba nasıl bir yüz ifadesi vardı?
Lee Seon-hae bunu düşünmeden edemedi. Kendisinin ne hissettiğini bile tam olarak tanımlayamıyordu. Sadece gerçeklikten kopmuş, havada asılı kalmış bir hissin içinden bu sahneyi izliyordu.
Ve sonra—
“…Ah.“
Kısa bir sessizliğin ardından Lee Yeon-woo başını çevirdi ve onlara baktı.
Güvende olduklarını teyit eder gibi, yüzünden anlık bir rahatlama ifadesi geçti. Ardından yüzündeki o pürüzsüz tebessümü hemen geri takındı ve ağırlamaya devam etti.
“Personelimiz ikinizin ayrılmasına yardımcı olacak—“
…Ama, bir dakika—dur hele.
“Arkanızda!“
“Ah.“
ŞRAAAK—!!
“……!!“
Bıçak içeri saplandı.
“…Seni gidi akıl hastası pislik—!“
“Hong Gyeong-yeon, dur!!“
Lee Seon-hae, Hong Gyeong-yeon’u tam patlamak üzereyken yakaladı. Onu geriye doğru itip kendisi de bir adım geri çekildi. Personel, mekanik bir hassasiyetle bir kez daha önlerindeki yolu kapattı.
Ama Lee Seon-hae net bir şekilde görmüştü. 703 numaralı odanın misafiri, Lee Yeon-woo’nun bakışlarını çevirdiği o saliselik boşluktan faydalanıp bıçağı onun sırtına saplamıştı.
“Ne tür bir yaratık bu—adam kafasını bir saniye çevirdi ve olan oldu!“
Öhö— Küçük bir öksürükle birlikte Lee Yeon-woo’nun ağzından koyu kırmızı bir kan fışkırdı.
“Ah,“
Lee Yeon-woo’nun bedeni çökmeye başladığı an, iki yanındaki personel onu yakaladı. Bu, ona destek olmaktan ziyade, zorla dik tutmaya çalışmak gibiydi. Sanki ne olursa olsun yere yığılmasına izin verilmemesi gerekiyordu.
Bu sürecin tamamı son derece groteskti. Tehdidin verdiği korkudan bambaşka, fizyolojik bir tiksinti uyandırıyordu.
“…Delilik.“
Sırf mide bulandırıcı olduğu için.
“…….“
“Ha….“
Lee Yeon-woo’nun boğazından kanın fokurdama sesi dışarı sızdı.
“Özür dilerim,“
Gılık— Kanın geriye doğru akma sesi koridorun sessizliğine bir çivi gibi çakıldı. Adeta bir işitsel halüsinasyon gibiydi.
“Özür dilerim. Artık odanıza dönmelisiniz.“
“…….“
“Personelimiz… öhö, personelimiz size. Eşlik… edecek.“
“…….“
“Yarın….“
“İyi olacağınızdan emin misiniz?“
“Evet.“
“Yarın, o zaman.“
“…….“
“…Evet.“
Bir soru ya da bir teyit.
“Anlaşıldı.“
Burası artık kalabilecekleri bir yer, müdahale edebilecekleri bir durum değildi.
Müdür Lee Seon-hae, bu son sözlerle birlikte ağırlaşan ayaklarını hareket ettirdi. Panik halindeki Hong Gyeong-yeon’u sıkıca tutup peşinden sürükledi. Söz verdikleri gibi, personel de gitmelerine nezaketle yardımcı oldu.
Hong Gyeong-yeon, Lee Seon-hae’ye baktı. Kadının onun kolunu tutan eli titriyordu.
“Müdürüm.“
“Ben iyiyim.“
Personelle birlikte asansöre bindiler ve kapılar kapandı.
“En iyisini umalım.“
Bu büyüklükteki bir otelde tıbbi bir ekip olmaması imkânsızdı. Ameliyat yapabilecek kapasitede ekipman ve personelin bulunması gerektiğini düşündü kendi kendine.
“Ve sen… sen… seni gidi….“
“Diz mi çökeyim?“
“Gerçekten sen var ya….“
“Yere mi kapanayım?“
“Önce durumu bir değerlendirelim.“
“Tamam, Müdürüm.“
“Bunu kaldıramıyorum. Ha, sabahın bu saatinde….“
Yüksek performanslı asansör göz açıp kapayıncaya kadar 21. kata ulaştı.
Personel kusursuz bir duruşla onlara odalarına kadar rehberlik etti. Yine de sessizlikle harmanlanmış o sakin hareketler, rehberlikten ziyade bir gözetimi andırıyordu.
“Hayır—bu düpedüz bir gözetim.“
Sessiz bir baskı: Daha fazla kurcalamayın. Bu durum aynı zamanda herkesin iyiliği için bir uyarı gibi hissettiriyordu. Otelin gerçek doğasını açığa vurmaktan her zaman kaçınan Lee Yeon-woo’nun yüzü gözlerinin önünden geçti.
Odasının önünde duran Lee Seon-hae kendini tutamadı ve personellerden birine seslendi.
“Afedersiniz.“
“…….“
“Şey, Bay Yeon-woo… Genel Müdür iyi olacak mı?“
“…….“
Personel ona öylece baktı.
“O—“
Ama ters giden bir şeyler vardı.
“Ne?“
Tek bir damla bile duygu barındırmayan bir bakış. En ufak bir kırpılma dahi göstermeyen gözler. Lee Seon-hae bu bakışta garip bir noksanlık sezdi.
Ardından personel yapay bir şekilde göz kapaklarını kıvırdı ve bir gülümseme “üretti“.
“…….“
“…….“
Cevap vermek yerine, personel derin bir reverans yaptı. Bu, bir onay, bir reddediş ya da soruyu tamamen anlayamama ihtimalinin bir göstergesi olabilecek bir tepkiydi.
“…Şimdi bile konuşmuyorsun.“
Bu tek taraflı iletişim biçimi bir şekilde can yakıcıydı. Lee Seon-hae, hâlâ Hong Gyeong-yeon’u tutarak odaya girdi.
Otel, personel, misafirler—hepsi yanlıştı. Ama Lee Seon-hae’nin içini en çok burkan şey tamamen bambaşkaydı. Bu grotesk alanda sadece Lee Yeon-woo bir “insan“ gibi görünüyordu.
Midesi bulandı. Tiksinçti. Neden böyle bir yer var olmak zorundaydı ki?
“…Gerçekten kıyamet alameti.“
“…….“
Yedinci katın koridoru. Personelden başka kimsenin kalmadığı o yerde Lee Yeon-woo—
—kan kustu.
“Bööğhh, ÖÖĞHH……!“
O kadar muazzam bir şekilde kustu ki bunu Niagara Şelalesi ile kıyaslamaya cüret edebilirdi. Kıpkırmızı kan zemini tamamen kapladı ve Lee Yeon-woo ancak uzun süren bir öksürük ve öğürme nöbetinin ardından kendini toparlayabildi.
Aslında canı yanmıyordu, sadece kan birikmişti.
“Öhö, gkh… böğh….“
“…….“
“Ha….“
Ah.
Neredeyse yakalanıyordu.
“Eğer bunu görselerdi, beni NASA’ya götürürlerdi.“
Ömrünü insan deneylerine tabi tutulan bir test deneği olarak geçirirdi. Mantıklı herhangi bir kritere göre, bu tür yaralarla dimdik ayakta durmak insan sınırlarının çok ötesindeydi.
“Bu kadar ağır yaralarla hayatta kalmak bile mantığa aykırı.“
Mevcut yaralarını saymak gerekirse: Çeşitlilik epey etkileyiciydi. Boynu bir su hayaletinin tırnaklarıyla delinmiş, vücudunun ön kısmı ısırılıp parçalanmış ve sırtına adeta bir kapı kazığı gibi bir bıçak saplanmıştı.
“Bu noktada, ölmek kibar bir insanın yapacağı tek şey olurdu.“
Görünüşe göre bu beden insan olmaktan vazgeçeli epey olmuştu. Ve bu da kendi içinde absürttü. Omurgasız herif—ben vazgeçmedim, sen niye vazgeçiyorsun?
“…Bütün bunlara rağmen hâlâ hayatta olabilmem, gerçekten mantık sınırlarını zorluyor….“
Lee Yeon-woo, her nefes için savaşarak kendini dengeledi.
Şimdi vücudunun biyolojisinin gizemlerine hayran kalmanın sırası değildi. Asıl sorun, yarın sabah o keskin gözlü iki misafirle nasıl yüzleşeceğiydi. Özellikle Yazar Hong Gyeong-yeon’un kapsamlı bir tıbbi bilgisi vardı.
Boyun yarası ve ısırık izleri görünmeyecek şekilde kapatılabilirdi ama sorun, “Sırılsıklam Olan“ tarafından uygulanan cezaydı.
“Bunu hesaba katmıştım ama…… Cezanın bu kadar çabuk devreye gireceğini bilseydim, misafirleri aceleyle yukarı gönderirdim. Bu yüzden işler epey sarpa sardı.“
Tıpkı daha önce lobide yaşanan durum gibiydi.
İnsan bir misafirin yolu “Sırılsıklam Olan“ ile kesiştiğinde, bu durum bir takibat başlatıyordu. İki insan misafirin korktuğu gibi üzerlerine bıçakla atlamazdı belki ama “takibat“ ciddi bir tehditti.
Lee Yeon-woo’nun yaptığı tek şey, tıpkı daha önce olduğu gibi bir Dikkat Dağıtma hamlesi yapmaktı.
“Durum lobidekinden çok daha doğrudan gelişti ama ceza aynı.“
Gece kabuslarının sıklığında artış. Hipotermi. Dikkat Dağıtma yüzünden saldırıya uğrama. Yaralanma. Ve kanama.
“…….“
Bu sefer, tüm yerler arasından sırtı isabet almıştı.
“…Geçen sefer ellerimdi.“
Bu durumdan biraz hoşnutsuzdu.
“Yazar Hong Gyeong-yeon garip olduğunu düşünmez, değil mi?“
Boyun bir sıyrık olarak geçiştirilebilirdi. Morluğun göz yanılması olmasına bağlanabilirdi. Boyun ile köprücük kemiği arasındaki bölge, bir ısırıktan ziyade bir bıçak darbesi olarak yeniden çerçevelendirilebilirdi.
“Ama sırtın boylu boyunca delinip geçilmesini açıklamak zor.“
İnsanlar kurgusal karakterler kadar dayanıklı değildir. Normalde sırtından bıçaklanmak hayati tehlike taşır. Çok fazla hayati organ vardır.
“…Sol medial skapular bölge. İnterkostal penetrasyon. Altıncı interkostal boşluk civarı gibi görünüyor… İnterkostal kasların koptuğunu hissediyorum. Ne kadar da renkli bir gün.“
Plevral hasar zaten kaçınılmazdı, bu yüzden en azından hafif bir pnömotoraks hesaba katılmalıydı. Bıçak akciğer parankimine ulaşmış olsaydı, ciddi solunum sıkıntısıyla birlikte hemoptizi (kan tükürme) takip ederdi.
“Hâlâ konuşabildiğime göre o kadar da ciddi değil mi? Hayır—belki de öyle.“
Normal bir insan için, bırakın sohbet etmeyi—nefes nefese kalmadan tek bir cümle kurmak bile imkânsız olmalıydı.
Öyle olması gerekirdi.
“Önce yaralar, şimdi de bunun üzerine bir de acı çekiyormuş gibi rol yapmak zorundayım.“
“Evet.“
“Ne kadar yorucu. Genel Müdürün iş yükü gerçekten haddinden fazla.“
Bedeninin paramparça olduğu bir gerçekti. Ama bu, nihayetinde, bir oyun karakterinin bedeniydi. Bir insanınkine benzer ama farklı. Bunun anlamı şuydu:
Yaralanmaya eşlik etmesi gereken “fizyolojik semptomlar“ da büyük oranda yansımıyordu.
“Bu noktada, bu bedeni gerçek bir insan bedeninden ziyade insanı taklit eden bir kan torbası olarak adlandırmak daha doğru olabilir… Neden zaman geçtikçe sadece insan hakları ihlallerini aşmakla kalmayıp, doğrudan insan hakları kavramının kendisinden uzaklaşıyormuşum gibi hissediyorum.“
Az önce kustuğu kan bu yüzdendi. Şu anda kaslarının ve organlarının neredeyse yarısı kanla yer değiştirmişti. “Sırılsıklam Olan“ın küvet olayında yarı yarıya yenmiş olmasını telafi etmeye çalışmanın bir sonucuydu bu.
“Yine de bu kadar derin bir bıçak darbesi anında ölüm demek değil.“
Hâlâ bir umut vardı.
“Yazar Hong Gyeong-yeon bile bunun çok garip olduğunu düşünmeyecektir. Panik halindeydi sanki… İş ciddiye binerse, yazarın yanlış gördüğünü iddia edebilirim.“
Tıbbi bilgisi ne kadar kapsamlı olursa olsun, o bir doktor değildi. Sonuna kadar ısrar edemezdi.
“Şansımın bu kadar kötü olduğunu düşünürsek, geçmiş hayatımda epey borç biriktirmiş olmalıyım. Ne zaman insan misafirler içeri girse, hiçbir şey sessiz sedasız hallolmuyor.“
“Evet.“
“Hangi kısma katılıyorsun?“
“Evet.“
“Yine de, sen bile benim bu halimi kelimelerin ötesinde buluyor olmalısın.“
Coco’yu kucağına aldı.
“Bu kadar ağır yaralarla, iyileşme normalde kaç gün sürer?“
“Günler.“
“Evet, o kadarını ben de biliyorum. Bir gecede iyileşmek söz konusu bile olamaz. Bir günde kısa cümleler idare edilebilir belki ama düzgünce konuşup yürümek—en azından beş gün?“
“Evet.“
“Yaraları hafife almam gerekecek. Derinliğin iki santim kadar olduğunu söyler ve kanı da ağız içindeki bir yarığa bağlarsam… Bu öğleden sonra aktif olursam bunu garip karşılamamalılar. Değil mi?“
“Doğru.“
“Güzel.“
Lee Yeon-woo bakışlarını çevirdi. Şafak vakti çağırdığı personele doğru baktı.
Koridordaki kanı ve suyu titizlikle temizliyorlardı. Hepsi çalışkan işçilerdi. Bir işçi kardeşleri olarak onlara karşı derin bir dayanışma ve sempati hissetti.
Muhtemelen dört temel sigortayı bile alamayan acınası çalışanlar….
“Burası tam bir deli işi, berbat bir şirket. Öğretici bölüm biter bitmez otelin refah sistemini baştan aşağı yenileyeceğim.“
“Hayır.“
“Sanırım bu yönetimin pozisyonu olurdu.“
“Hayır!“
“Otelin yapısı kökten çürümüş. Bu çalışma koşulları altında, aklı başında hangi personel dayanmaya çalışır ki? Bu gidişle, canavar misafirlerden önce aşırı çalışmak insanları öldürecek.“
“Hayır!“
“İnsan değiller mi diyorsun? Bu ayrımcılık, Coco.“
“Hayır…!“
Duymazlıktan gelindi. Gerçekten hain bir kedi.
“Oh, Bay Yeon-woo?“
“…Evet?“
Ve böylece, ertesi gün.
Ertesi gün, güneş iyice alçalmışken Lee Seon-hae ve Hong Gyeong-yeon, Lee Yeon-woo ile ancak geç öğleden sonra buluşabildiler.
“…Ne si—?!“
Hong Gyeong-yeon’un dili tutulmuştu. Hayır—onun çoktan burada olmaması gerekirdi?!
“Neden, neden, neden şimdiden lobidesiniz…?! Şu an yatakta olmanız gerekmiyor muydu?!“
“Aman, neden olmayayım? Bu benim işim.“
“O yaralarla yatakta sırtüstü yatıyor olmalıydınız…!“
“Görünüşe göre dünkü kargaşa yazarı epey korkutmuş. Göründüğünden daha hafif, ufak bir sıyrık serüveniydi, bu yüzden lütfen kendinizi üzmeyin.
Braun’s Show

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi