Bölüm...
Action,Crime,Dark Fantasy,Drama,Epic,Gore,Horror,Military,Monster,Novel,Post-Apocalyptic,Psychological,Seinen,Slice of life,Thriller,Tragedy,Violence

Bölüm 15

Kumsaldaki çakıl taşları (1)
Yazar: AnonWriter Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.188

Bölüm 15: Kumsaldaki çakıl taşları (1)

Assos’ta geçirdiğimiz o son yazı düşünüyordum.

Deniz dalgalandıkça kıyıdaki o renkli, pürüzsüz çakıl taşlarını hışırdatarak
altına alır, sonra tekrar kumsala bırakırdı. Pelin’le yan yana uzanmıştık. Güneş
tenimizi öyle bir yakıyordu ki, serinlemek için kendimizi o buz gibi suya atmak
için sabırsızlanıyorduk. Pelin eline birkaç çakıl taşı almış, “Bak Alphan,“
demişti. “Hepsi birbirine benziyor ama aslında hepsi benzersiz. Tıpkı insanlar
gibi.“

“Amma felsefe yaptın aşkım,“ deyip gülmüştüm. “Taş işte dalga nereye sürüklerse
oraya gidiyorlar.“

Şimdi, yerin yedi kat dibinde, nefesim havada donuk buhar bulutları oluştururken
o günü düşünüyordum. Dalga gerçekten gelmişti. Dev, buzdan bir dalga... Ve
hepimizi, o milyarlarca “benzersiz“ insanı önüne katıp sürüklemişti. Şimdi her
birimiz, o karanlık kumsalda rüzgarın ve soğuğun insafına kalmış sıradan,
önemsiz birer çakıl taşıydık.

“Alphan,“ dedi Pelin, düşüncelerimi bölerek. Yanıma oturup elini omzuma koydu.
Tırnaklarının kenarları soğuktan çatlamıştı. O Assos sahilindeki pürüzsüz tenli
kızdan eser kalmamıştı ama gözleri hala aynıydı. “Yine uzaklara gittin.“

“Hiç,“ dedim, elimdeki konserve kutusunu parmağımla överek. “Sadece... Sıcağı
özledim. Güneşin cildimi yakmasını, terlemeyi bile özledim anasını satayım.“

“Ben de,“ dedi iç çekerek. “Ama buradayız. Ve hayattayız.“

Yeni sığınağımızda geçirdiğimiz üçüncü haftaydı. Duvara attığımız kırmızı ruj
çizgileri yirmi biri bulmuştu. Bu süre zarfında burayı yaşanabilir bir yere
çevirmek için elimizden geleni yapmıştık. Osman’la kurduğumuz tuzaklar hala
sapasağlam duruyordu. Girişteki o akıllıca gizlenmiş kapımız sayesinde henüz
kimse varlığımızı fark etmemişti.

Ama başka bir sıkıntı baş göstermişti.

Tüneller sessizleşiyordu.

İlk günler peronlardan gelen çığlıklar, silah sesleri, o yamyamların uğursuz
kahkahaları tünel boyunca yankılanırdı. Sonra o sesler azaldı. Yerini derin,
ağır ve hastalıklı bir sessizliğe bıraktı. Bu sessizlik beni korkutuyordu. Sanki
dışarıdaki o beyaz ölüm, yavaş yavaş yerin altına da sızıyor, hayatta kalan son
canlıları da tek tek donduruyordu.

“Abi,“ dedi Osman, depodan çıkarak. Elinde bir fener vardı ama ışığı iyice
zayıflamıştı. Pillerimiz bitiyordu. “Sularımız azalıyor. Kar eritmeye cesaret
edip yukarı çıkamayız. Metro hattındaki sarnıçlara bakmamız lazım.“

“Sarnıçlar nerede?“ diye sordu annem. Başındaki yün berenin altından saçları
darmadağın görünüyordu ama durumu iyiydi. İlaçlar sayesinde ateşi tamamen
düşmüştü.

“İki tünel ötede, bakım odalarının altında yangın söndürme depoları var,“ dedim
haritayı hatırlayarak. “Eğer donmadıysa orada tonlarca su olmalı.“

Tam ayağa kalkıp hazırlık yapacaktım ki, sığınağın beton zemininde hafif bir
titreşim hissettim.

Çok hafifti. Sanki çok uzaklarda devasa bir tren raylar üzerinde ilerliyormuş
gibi bir uğultu.

“Deprem mi?“ dedi Pelin panikle.

“Hayır,“ dedim, elimi yere koyarak. Titreşim ritmik değildi. Düzensiz, ağır ve
kalabalıktı.

Sürtünme sesleri. Adım sesleri.

“Silahları alın,“ dedim fısıldayarak. Osman hemen köşedeki tüfeğe uzandı. Ben
tabancamı çektim.

Fenerleri söndürdük. Sığınak zifiri karanlığa gömüldü. Sadece giriş kapımızın o
dar, gizli boşluğundan dışarıdaki ana tünele sızan o soluk, gri ışık kalmıştı.

Kapıya yaklaştım. Gözümü o dar aralığa dayadım.

Uğultu yaklaşıyordu. Ve o uğultunun içinde insana ait sesler vardı. Ama bu
sesler ne yamyamların o vahşi çığlıklarına benziyordu, ne de askerlerin o
mekanik emirlerine.

Bunlar iniltiydi. Ağlama sesleriydi. Ayaklarını sürüyerek yürüyen binlerce
insanın çıkardığı o toplu ölüm marşıydı.

Fenerimi yakmadım. Gri ışığın altında, ana tünelden geçenleri izlemeye başladım.

İnanamadım.

İnsanlar geçiyordu.

Yüzlerce, belki binlerce insan.

Üzerlerine battaniyeler, eski kilimler, çadır bezleri sarmışlardı. Kadınlar,
çocuklar, yaşlılar... Herkes sessizce, birer gölge gibi rayların üzerinde
yürüyordu. Hiçbirinin elinde düzgün bir ışık yoktu; sadece birkaç kişinin
taşıdığı titrek meşaleler ve can çekişen fenerler yolu aydınlatıyordu.

Aralarında yaralılar vardı. Birbirine tutunarak yürüyenler, kucağında donmuş
bebeklerini taşıyan ama bırakmaya cesaret edemeyen anneler...

Bir göç dalgasıydı bu. Yeraltı göçü.

“Nereye gidiyorlar?“ diye fısıldadı Osman arkamdan. O da aralıktan bakıyordu.
Gözleri dehşetle açılmıştı.

“Güneye,“ dedim sessizce. “Ya da daha derine. Yukarıda hayat bitti demek ki.
Kalan son insanlar da yeraltına sığındı.“

O an anladım kumsaldaki çakıl taşları mecazını.

Bu insanlar, o dev dalganın önünden kaçan son taş parçalarıydı. Birbirlerine
çarparak, birbirlerini ezerek karanlığın içinde yuvarlanıyorlardı. Nereye
gittiklerini kendileri de bilmiyorlardı. Sadece dururlarsa donacaklarını
biliyorlardı.

Kalabalığın içinden biri, tam bizim gizli kapımızın olduğu beton blokların
önünde durdu.

Küçük bir kız çocuğuydu. Üzerinde büyüklere ait, yırtık bir mont vardı. Siyah,
büyük gözleriyle doğrudan bizim olduğumuz karanlık aralığa baktı.

Nefesimi tuttum. Beni görebilir miydi?

Görmedi. Sadece soğuktan koruyacak bir kuytu arıyordu. Duvara yaslandı,
dizlerini karnına çekti ve titremeye başladı. Annesi ya da her kimse, arkadan
gelen kalabalık onu kolundan tutup sürükledi. Kız, o karanlık insan selinin
içinde kaybolup gitti.

“Yardım etmeyecek miyiz?“ diye sordu Pelin. Sesi karanlıkta yankılandı.
Gözyaşlarını görebiliyordum.

“Hayır,“ dedim. Sesim kendi kulaklarıma bile bir yabancı gibi geldi. “Edemeyiz.
Eğer bu kapıyı açarsak, o kalabalık burayı talan eder. Bir saat içinde ne
suyumuz kalır ne yiyeceğimiz. Hepimizi ezerler.“

“Ama çocuklar var Alphan...“

“Biliyorum!“ diye bağırdım sessizce. “Biliyorum Pelin! Ama babam ne dedi? ’Demir
olacaksınız’ dedi. Eğer şimdi yumuşarsak, yarın o karların altında donanlardan
bir farkımız kalmaz.“

Sırtımı kapıya yasladım. Tünelden geçen binlerce ayağın çıkardığı o hışırtı,
Assos’taki o çakıl taşlarının hışırtısına ne kadar da benziyordu.

Dalga geçiyordu. Ve biz, o dalgaya direnmek için kendimizi bu beton hücreye
kilitlemiştik. Ama içimden bir ses, o dalganın er ya da geç bizi de yutacağını
fısıldıyordu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi