Bölüm...
Action,Crime,Dark Fantasy,Drama,Epic,Gore,Horror,Military,Monster,Novel,Post-Apocalyptic,Psychological,Seinen,Slice of life,Thriller,Tragedy,Violence

Bölüm 16

Kumsaldaki çakıl taşları (2)
Yazar: AnonWriter Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.322

Bölüm 16: Kumsaldaki çakıl taşları (2)

O insan selinin tünelden tamamen geçip gitmesi yaklaşık dört saat sürdü. Dört
saat boyunca o dar aralıktan, karanlıkta birbirine çarparak ilerleyen o
gölgeleri izledik. Sesler yavaş yavaş azaldı, uzaklaştı ve sonunda tünel o eski,
ağır sessizliğine geri döndü.

Ama bu sefer sessizlik daha kirliydi. Kokuyordu.

Sığınakta çıt çıkmıyordu. Pelin benden tarafa bakmıyordu bile. Sırtını dönmüş,
battaniyenin altında büzülmüştü. Onu suçlayamazdım. O küçük kızın sürüklenip
gidişini izlemek benim de içimde bir yerleri söküp atmıştı. Ama vicdan, karnı
tok olanların lüksüydü. Eğer o kapıyı açsaydık, şu an o tünelde ezilerek can
vermiş olurduk.

“Su bitti,“ dedi Osman sessizce. Elindeki boş plastik şişeyi yere bıraktı. Şişe
beton zeminde boş bir tıkırtıyla yuvarlandı. “Son şişeyi dün gece anneme verdik.
Gitmek zorundayız abi.“

“Biliyorum,“ dedim, belimdeki tabancayı kontrol ederek. “Hazırlanın. Osman, sen
benimlesin. Pelin, sen yine içeriden sürgüleyeceksin kapıyı. Biz gelene kadar
nefes bile almayın.“

Pelin başını hafifçe salladı ama hala yüzüme bakmıyordu. Canı cehenneme, diye
düşündüm. Beni sevmesine gerek yoktu, hayatta kalması yeterliydi.

Kapıyı aralayıp tünele çıktığımızda, burnuma çarpan koku beni sendeletti.

Soğuk, normalde kokuyu bastırır derler. Yalan. Ölümün, çaresizliğin ve terin o
ekşi kokusu tünelin o durgun havasına asılı kalmıştı. Fenerleri yaktık ama ışık
gücünü iyice kaybetmişti, titrek sarı birer daire çiziyordu önümüzde.

Rayların üzerine bastığımda bir şeye çarptım.

Feneri aşağı tuttum.

Bir cesetti. Yaşlı bir adam, rayların arasına yığılmış, donmuştu. Üzerindeki
eski battaniyeye sıkıca sarılmıştı ama yetmemişti. Dalga onu kıyıya fırlatmış,
geride bırakmıştı.

Birkaç adım daha attık. Bir tane daha. Ve bir tane daha...

Tünel boyunca, o insan selinin geride bıraktığı “artıklar“ serpilmişti rayların
üzerine. Gücü tükenenler, soğuğa yenik düşenler... Tıpkı o Assos sahilindeki
çakıl taşları gibi, tünelin kenarlarına saçılmışlardı. Bazıları öylece oturur
pozisyonda donmuştu, sanki sadece biraz dinlenmek istemişler gibi.

“Abi...“ dedi Osman, sesi titreyerek. “Bunlar daha dün yaşıyordu.“

“Şimdi sadece yolu kapatıyorlar Osman,“ dedim, sesimdeki o yapay sertliği
korumaya çalışarak. “Önüne bak. Dikkatini dağıtma.“

Sarnıçların olduğu bakım odasına giden tünel ayrımına geldik. Burası ana hattan
ayrılan, daha dar ve karanlık bir koridordu. Duvarlardaki sıvalar dökülmüştü,
yerlerde paslı borular uzanıyordu.

“Şurası olmalı,“ dedim, paslı metal bir kapıyı göstererek. Kapının üzerinde
’Yangın Deposu - Yetkisiz Giremez’ yazıyordu.

Levyeyi kapının arasına soktum. Gücümü verdim ama kapı milim oynamadı. “Osman,
yardım et.“

İkimiz birden asıldık. Paslı menteşeler büyük bir gıcırtıyla kırıldı ve kapı
içeriye doğru devrildi.

İçerisi devasa zifiri bir karanlıktı. Fenerin ışığı odanın sonunu görmeye
yetmiyordu. Ama o sesi duyduk.

Şıp... Şıp... Şıp...

Su damlama sesi.

“Donmamış,“ dedi Osman sevinçle.

Odanın ortasında, devasa beton silindirler vardı. Yangın söndürme sarnıçları.
Tankların altındaki vanalardan birine yaklaştım. Vana paslanmıştı ama çevirmeyi
başardım.

Önce çamurlu, paslı bir su aktı. Sonra su berraklaştı. Buz gibi, temiz su.

Şişelerimizi doldurmaya başladık. Her dolan şişe, ömrümüze eklenen birkaç gün
demekti.

“Abi,“ dedi Osman aniden. Şişeyi doldurmayı bırakmıştı. Başını yana eğmiş,
tünelden gelen o dar koridora doğru bakıyordu. “Bir ses duydun mu?“

Suyu kapattım.

Sessizlik.

Ama sonra... o sesi ben de duydum.

Bir sürüklenme sesi. Adım sesleri değil. Sanki ağır bir çuvalı beton zeminde
sürüklüyorlarmış gibi bir hışırtı.

Ve ardından gelen o hırıltı.

Babamın son anlarındaki o ıslıklı nefes alışına benziyordu ama daha derinden,
daha vahşi bir boğazdan çıkıyordu.

Hırrr... Fısss... Hırrr...

“Işıkları kapat,“ diye fısıldadım.

Fenerleri söndürdük. Yangın odasının o zifiri karanlığında, sadece dışarıdaki
koridordan sızan o soluk gri ışık kaldı.

O ses yaklaşıyordu.

Koridorun girişinde bir gölge belirdi.

İki büklüm yürüyordu. Boyu normal bir insandan daha uzundu sanki ya da omurgası
eğildiği için öyle görünüyordu. Üzerindeki kıyafetler yırtık pırtıktı. Teninin
rengi, o gri ışıkta bembeyaz, adeta şeffaf görünüyordu. Damarları mavi-siyah
çizgiler halinde derisinin altından seçilebiliyordu.

Gözleri...

Gözleri tamamen beyazdı. Gözbebeği yoktu.

Bu, virüsün son evresiydi. Babamın bahsettiği o “avcılar.“ Karın içinde uzun
süre kalan, o lanet tozu soluyan ve donmak yerine mutasyona uğrayan o
yaratıklar. İnsanlıklarını tamamen kaybetmiş, sadece et ve sıcaklık arayan vahşi
hayvanlar.

Yaratık havayı kokladı. Burnundan çıkan buhar, o soğuk havada kalın bir sis
tabakası oluşturdu.

Bizim olduğumuz odaya doğru döndü.

“Osman,“ diye fısıldadım, tabancamı doğrultarak. “Yavaşça arkama geç.“

Yaratık o an fısıltımı duydu.

Çığlık bile denemeyecek, insanı sağır edecek kadar tiz, metalik bir haykırış
kopardı tünelde.

Ve üzerimize doğru atıldı. İnanılmaz bir hızla.

BAM! BAM!

İki kere ateş ettim. Mermiler göğsüne isabet etti ama yaratık yavaşlamadı bile.
Üzerime çöktüğünde o ekşi, çürümüş et kokusu nefesimi kesti.

Beni yere devirdi. Dişleri, ağzından akan o siyah salyalarla birlikte yüzüme
birkaç santim uzaklıktaydı. Ellerimle boğazını tutmaya çalıştım ama gücü
inanılmazdı. Kemiklerimin kırılacağını hissettim.

“Abi!“ diye bağırdı Osman.

Ardından bir patlama sesi.

GÜM!

Osman’ın elindeki tüfek, yaratığın kafasının hemen yanında ateşlenmişti.
Yaratığın kafasının yarısı tünel duvarına saçıldı. Sıcak, siyah kan yüzüme ve
gözlerime fışkırdı.

Yaratık üzerime yığıldı, kaskatı kesildi.

Zorlukla altından sıyrıldım. Kusmamak için kendimi zor tuttum. Yüzümdeki o
siyah, yapışkan sıvıyı elimle sildim.

“İyi misin?“ diye sordu Osman, tüfeğin namlusundan dumanlar çıkarken. Çocuğun
elleri titriyordu ama gözlerinde o eski korku yoktu.

“İyiyim,“ dedim doğrulurken. “İyiyim... Sağ ol.“

Yaratığın cesedine baktım feneri yakıp.

Bu şey bir kadındı eskiden. Parmağında hala gümüş bir yüzük vardı. Ama şimdi...
Şimdi sadece bir canavardı.

“Virüs...“ dedi Osman. “Tünellere de girmiş.“

“Evet,“ dedim, dolu su şişelerini çantaya tıkarken. “Ve o geçen kalabalık...
Onların arkasından bu yaratıklardan daha çok gelecektir. Kokuyu takip
ediyorlar.“

Sarnıç odasından çıktık. Tünelde yürürken, o donmuş cesetlerin arasından
geçerken artık onlara acımıyordum.

Çünkü biliyordum ki, o donmuş bedenler şanslı olanlardı. En azından arkamızda
bıraktığımız o şey gibi birer canavara dönüşmeden ölmüşlerdi.

Sığınağa dönmeliydik. Ve o kapıyı bir daha asla, ne olursa olsun, kimse için
açmamalıydık. Çünkü kumsaldaki çakıl taşları artık sadece ölmüyordu;
avlanıyorlardı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi