Bölüm 18
Bölüm 18: Kumsaldaki çakıl taşları (4)
Sığınağın kapısına vardığımızda nefesimiz tükenmiş, ciğerlerimiz donma noktasına
gelmişti. Kapıya o özel ritimle vurdum: Tak-tak... tak... tak-tak.
İçeriden sürgünün çekilme sesini duyar duymaz kapıyı aralayıp kendimizi içeri
attık. Osman’la birlikte sırtımızdaki su dolu çantaları yere bırakırken Pelin
kapıyı arkamızdan hemen kapattı ve o ağır metal dolabı tekrar kapının önüne
ittik.
Sığınağın o cılız sarı ışığı altında Pelin ve annem bize bakıyordu. İkisinin de
gözlerinde saf bir dehşet vardı. Haksız da değillerdi; yüzümde hala o
öldürdüğümüz beyaz yaratığın simsiyah, kurumuş kan izleri duruyordu. Üstümüz
başımız toz, toprak ve leş kokusu içindeydi.
“Oğlum...“ dedi annem, titreyen eliyle yüzümü işaret ederek. “Bu haliniz ne? Ne
oldu dışarıda?“
Pelin hemen ıslak bir bez getirip yüzümü silmeye başladı. Bez sıcaktı, tenime
değdiğinde canım yandı ama sesimi çıkarmadım.
“Su getirdik,“ dedim, yerdeki çantaları göstererek. “Tonlarca su. Bize uzun süre
yeter.“
“Sadece su getirmemişsiniz,“ dedi Pelin, bezi kenara bırakıp yerdeki o ağır
İngiliz anahtarına ve Osman’ın elindeki tüfeğe bakarak. “Yüzünüzden okunuyor.
Başka bir şey oldu.“
Osman köşedeki beton bloğa çöküp derin bir nefes aldı. “Abla,“ dedi, sesi hala
titriyordu. “Çok acayip şeyler gördük. Yani... bildiğin gibi değil.“
“Anlatın,“ dedi Pelin, yanımıza oturarak. Annem de ellerini önünde birleştirmiş,
pür dikkat bizi dinliyordu.
Suyu bardağa doldurup kafama diktim. Boğazımdan aşağı inen o soğuk su beni biraz
olsun kendime getirdi. Sonra, sarnıç odasında üzerime atlayan o yaratığı,
Osman’ın onu nasıl vurduğunu ve ardından o tünelden geçen o kırmızı sürüyü tek
tek anlattım.
Ben anlattıkça odadaki hava daha da ağırlaştı. Pelin’in yüzü kireç gibi oldu.
Annem ise sessizce dua etmeye başladı.
“Yani...“ dedi Pelin, yutkunarak. “İki farklı şeyden bahsediyorsunuz. Biri bizim
bildiğimiz o... o canavarlar. Diğeri ise tamamen yeni bir şey.“
“Sınıflandırmamız lazım,“ dedim, cebimdeki haritayı çıkarıp yere sererek.
“Kafamızda netleştirelim ki neyle savaştığımızı, neyden kaçtığımızı bilelim.
Artık dışarıdaki tehlike tek bir şeyden ibaret değil.“
“Doğru,“ dedi Osman, haritanın üzerine eğilerek. “Babamın bahsettiği, dün de
abimin üzerine atlayan o şey... Bembeyazdı. Derisi kar gibi, gözlerinde
gözbebeği yok, tamamen beyaz. Boyları normalden daha uzun, çok hızlılar ama
kafaları hiç çalışmıyor. Tek tabanca takılıyorlar, şuursuzca saldırıyorlar.“
“Onlara direkt Beyazlar diyelim,“ dedim. “Düz mantık. Akıllarında sadece
saldırmak var. Soğuktan donmuş ama bir şekilde hareket eden o ilk mutasyonlar.“
“Peki ya o diğerleri?“ diye sordu Pelin, sesi titreyerek. “O kırmızı olanlar?“
“Onlar bambaşka bir mevzu,“ dedim, gözlerimi haritadan kaldırıp Pelin’e bakarak.
“Tenleri çiğ et gibi kıpkırmızı. Boyları kısa, domuz gibi tıknaz ve kaslılar.
Her yerleri kılla kaplı, gözleri simsiyah. Ve en korkuncu... akıllılar. Sürü
halinde hareket ediyorlar. Bir liderleri var. Ellerinde keskin ray demirleri,
taşlar vardı. Yani basit aletleri kullanmayı çözmüşler.“
“Ve üreyebiliyorlar dediniz,“ dedi annem, sesi kısık bir çığlık gibi çıktı.
“Evet,“ dedi Osman başını sallayarak. “Gözümüzün önünde... Bildiğin hayvanlar
gibi çiftleştiler. Çekinceleri, utanmaları yok. Doğal dürtüleriyle hareket
ediyorlar.“
Pelin kollarını kendine sardı, ürpermişti. “Doğa...“ dedi fısıldayarak. “Doğa
kendi versiyonunu yaratıyor. İnsanoğlu bu soğukta yok olurken, yerimize geçecek
yeni bir tür tasarlıyor. Mağara adamları gibi.“
“Aynen öyle,“ dedim. “Onların rengi de kırmızıydı. Onlara da bundan sonra
Kızıllar diyeceğiz.“
“Beyazlar ve Kızıllar...“ diye mırıldandı Osman.
“Beyazlar yalnız ve aptal,“ dedim, durumu analiz ederek. “Onları gafil
avlayabiliriz, tek başlarına olduklarında çok büyük tehdit değiller ama
hızlılar. Kızıllar ise... Onlar gerçek tehlike. Sürü halinde geziyorlar,
akıllılar ve tuzak kurabilirler. Eğer bir Kızıl sürüsüyle karşılaşırsak, savaşma
şansımız yok. Sadece kaçabiliriz.“
“Sıçtık ki ne sıçtık,“ dedi Osman, kafasını ellerinin arasına alarak.
“Hayır,“ dedim, belimdeki tabancayı çıkarıp masanın üzerine koyarak. “Sıçmadık.
En azından artık neyle karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Düşmanını tanımazsan
savaşamazsın. Şimdi düşmanlarımızın adını koyduk. Beyazlar ve Kızıllar. Ve biz,
bu iki belanın arasında, o kumsaldaki son çakıl taşları olarak hayatta
kalacağız.“
Anneme baktım. Gözlerindeki korku gitmiş, yerini o eski, kararlı anne bakışına
bırakmıştı. Pelin ise derin bir nefes alıp elimi tuttu.
“Bu sığınağı daha da güçlendirmemiz lazım,“ dedi Pelin. “O Kızıllar eğer alet
kullanmayı biliyorsa, kapıları zorlamayı da öğreneceklerdir.“
“Yarın,“ dedim, gözlerimi kapatarak. “Yarın sığınağın etrafına yeni tuzaklar
kuracağız. Ama şimdi... şimdi biraz uyuyalım. Çünkü yarın, hayatta kalmak için
daha çok çalışmamız gerekecek.“
O gece, rüyamda Assos’taki o kumsalı gördüm. Ama bu sefer deniz mavi değil,
kırmızı akıyordu. Ve kıyıya vuran çakıl taşları, simsiyah gözleriyle bana
bakıyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.