Bölüm...
Action,Crime,Dark Fantasy,Drama,Epic,Gore,Horror,Military,Monster,Novel,Post-Apocalyptic,Psychological,Seinen,Slice of life,Thriller,Tragedy,Violence

Bölüm 19

Kumsaldaki çakıl taşları (5)
Yazar: AnonWriter Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.183

Bölüm 19: Kumsaldaki çakıl taşları (5)

Eski bir atasözü vardır, bilirsiniz: “Barış istiyorsan savaşa hazır ol.“

Biz barış falan istemiyorduk; bizim öyle büyük hayallerimiz kalmamıştı artık.
Biz sadece ertesi gün de nefes almak istiyorduk. Ve bunun tek yolu, sığınağımızı
bir kaleye, etrafındaki tünelleri ise geçilmez bir mayın tarlasına çevirmekti.

Ertesi sabah (ya da her ne bokumsa, saat dokuz sularıydı) işe koyulduk. İç
mimarlık eğitimi alırken bana öğretilen ilk şeylerden biri “mekân algısı“ydı.
Bir alanı nasıl daha geniş, daha ferah gösterirsiniz? Şimdi ise tam tersini
yapıyordum: Bu odayı dışarıdan nasıl tamamen görünmez, geçilmez ve “yok“
hükmünde kılabilirdim?

Şantiyeden kalan çimento çuvallarından üç tanesini patlatıp azıcık suyla çamur
kıvamına getirdik. Osman’la birlikte, giriş kapımızın dışındaki o beton
blokların arasını bu çamurla sıvadık. Dışarıdan bakan birinin burayı moloz
yığınından farklı görmemesi gerekiyordu. Sadece bizim geçebileceğimiz, üstü eski
bir brandayla kamufle edilmiş dar bir yarık bıraktık.

“Tuzakları iki katına çıkaracağız,“ dedim Osman’la kapının dışındaki geçitte
çalışırken. Ellerim nasır tutmuştu, parmak boğumlarım soğuktan çatlayıp
kanıyordu ama acıyı hissetmiyordum bile. “Eğer o Kızıllar alet kullanacak kadar
akıllıysa, düz iplere basmayacak kadar da dikkatli olabilirler.“

Yere yerleştirdiğimiz o paslı mızrakların açısını değiştirdik. Bu sefer sadece
basınca saplanacak şekilde değil; ipe takıldıklarında yan duvardan fırlayacak
şekilde esnek inşaat demirleriyle bir mekanizma kurduk. Gergin bir yayın ucuna
bağlanmış sivri demirler...

“Abi,“ dedi Osman, teli gererken. “Şu Kızıllar... Gerçekten burayı bulabilirler
mi?“

“Dün gece bizi takip etmediler ama o sarnıç odasındaki kan kokusunu elbet
alacaklar,“ dedim, telin düğümünü sıkarken. “Ve o geçen göç dalgasının geride
bıraktığı cesetleri yerken buralara kadar gelecekler. Bu kaçınılmaz.“

Tam o sırada, ana tünelin derinliklerinden gelen o sesi duydum.

Ssshhf... ssshhf... ssshhf...

Koklama sesi.

Derin, ritmik ve çok yakından gelen bir burun çekişi.

Osman’ın omzuna dokundum. Çocuk anında kaskatı kesildi. Fenerlerimizi zaten
yakmamıştık; tünelin o loş, gri karanlığında birbirimizin gözlerinin içine
baktık.

Ses tam bizim kurduğumuz tuzaklı geçidin girişindeydi.

Yavaşça brandanın arkasına sığındım. Gözümü o dar yarığa dayadım.

Oraya gelmişti.

Bir Kızıl.

Tek başınaydı. Bir gözcü ya da sürüden ayrılmış bir avcı olmalıydı. Boyu bir
buçuk metreyi geçmiyordu ama o kırmızı, kıllı omuzları o kadar genişti ki,
geçide sığmakta zorlanıyordu. Gözleri kapkaranlıktı, yuvalarından fırlayacakmış
gibi etrafı süzüyordu.

Ve elindeki şey...

Gözlerim dehşetle açıldı. Elinde, ucu kırık bir cam şişe bağlanmış ahşap bir
sopa tutuyordu. Bakır kablolarla şişeyi sopaya sımsıkı sarmıştı. Bayağı mızrak
yapmıştı herif. Bu, onların sadece alet kullanmadığını, alet ürettiğini de
gösteriyordu.

Yaratık burnunu yere dayadı. Dün bizim rayların üzerine basarak getirdiğimiz su
şişelerinin, ayak izlerimizin kokusunu alıyordu. Adım adım bizim gizli kapıya
doğru yaklaşıyordu.

Tuzaklara üç adım kalmıştı.

Eğer ipe basarsa beton blok kafasına inecekti ya da demirler saplanacaktı. Ama
tuzak devreye girdiğinde çıkacak o gürültü... Tünelde kilometrelerce
yankılanırdı. Yakındaki diğer Kızılları ya da Beyazları buraya toplardı.

Silahı kullanamazdım. Ateş etmek intihardı.

Sessiz halletmek zorundaydık. Ve o tuzağa basmadan önce yapmalıydık.

Osman’a baktım. Arkadaki tüfeği sıkıca kavramıştı, parmağı tetikteydi. Ona “Dur“
işareti yaptım kafamla.

Belimdeki o paslı ama ağır levyeyi çektim. Sol elimle de cebimdeki komando
bıçağını çıkardım.

Brandayı yavaşça araladım. Yaratık tam kapımızın önündeki toprağı kokluyordu.
Arkası bana dönüktü.

Nefesimi verdim. Vücudumdaki tüm sıcaklığı tek bir noktaya, kaslarıma topladım.

Ve fırladım.

Gürültü çıkarmamaya çalışarak, bir gölge gibi üzerine atıldım.

Yaratık son salisede hissetti. Dönmeye çalıştı ama geç kalmıştı. Sol kolumla
boğazını arkadan kilitledim. Sağ elimdeki bıçağı doğrudan ensesine, omuriliğinin
birleştiği o boşluğa sapladım.

ÇIRT.

Deri inanılmaz kalındı. Sanki kösele bir ayakkabıyı deliyormuşum gibi zorlandım
ama bıçak sonuna kadar girdi.

Yaratık acıyla hırıldadı. Sesi boğmak için sol elimle ağzını kapattım. Kıllı,
sıcak elleriyle kollarımı tırmalamaya başladı. Gücü korkunçtu; beni üzerinden
atmak için geriye doğru hamle yaptı, duvara çarptık. Sırtımdaki acıyla gözlerim
karardı ama kiliti bırakmadım.

“Osman! Bacaklarını tut!“ diye hırıldadım.

Osman tünelden fırladı. Elindeki İngiliz anahtarıyla yaratığın diz kapağına var
gücüyle vurdu.

ÇAT!

Kemik kırılma sesi tünelde boğukça yankılandı. Yaratık dengesini kaybetti,
dizlerinin üzerine çöktü. O an bıçağı ensesinde çevirdim ve aşağıya doğru
bastırdım.

Yaratık kaskatı kesildi. Ağzından simsiyah, sıcak bir kan fışkırdı ve ellerimin
arasında yavaşça gevşedi.

Nefes nefese yere yığıldım. Yaratığın o ağır, çiğ et kokulu gövdesi üzerime
devrildi.

“Çabuk,“ dedim doğrularak. “İçeri çekelim şunu. Kan kokusu yayılmasın.“

Osman’la birlikte, o ağır ve kıllı gövdeyi sürükleyerek sığınağın içine, o küçük
depoya çektik. Kapıyı arkamızdan kapatıp sürgüleri çektik.

Pelin ve annem depodaki o kırmızı cesede bakarken dehşet içindeydiler.

“Bu...“ dedi Pelin, elindeki mızrağa bakarak. “Bunu o mu yapmış?“

“Evet,“ dedim, elimdeki kanlı bıçağı tulumun temiz yerine silerek. “Mızrak
yapmış kendine. Bizim buraları kokluyordu.“

“Tek miydi?“ diye sordu annem, elleri titreyerek.

“Tekti,“ dedim. “Ama bu bir gözcü. Eğer geri dönmezse, sürü buraları aramaya
başlayacaktır.“

Ölü Kızıl’ın simsiyah gözlerine baktım. Ölmüş olmasına rağmen hala tehditkar
görünüyordu.

Sığınağımızın ilk çivilerini çakmıştık, evet. Ama şimdi anlıyordum ki, bu
çiviler bizi sadece korumayacaktı. Bu çiviler, bizi bu yeraltı cehenneminde
kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bir mezara da hapsedebilirdi.

“Hazırlanın,“ dedim Osman’a. “Tuzakları daha da geliştirmemiz lazım. Ve bu
sefer... görünmez olmalıyız.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi