Bölüm 26
Bölüm 26: Yolcu Yolunda Gerek (4)
Temizlikçilerin arkalarında bıraktığı o sıcak, dumanlı cehennemden olabildiğince
hızlı uzaklaştık. Genzimi yakan o plastik ve yanık et kokusu, tünelde en az bir
kilometre boyunca peşimizi bırakmadı. Öksürmemek için ağzımıza sardığımız
bezleri daha da sıkılaştırdık.
Levent istasyonuna yaklaştıkça tünel tekrar o dondurucu, ağır ayazına kavuştu.
Ama bu sefer hava daha nemliydi. Yukarıdaki su şebekelerinden mi, yoksa lağım
sızıntılarından mı bilmiyorum, duvarlardan sızan sular rayların kenarında küçük
buz göletleri oluşturmuştu.
Osman her zamanki gibi on metre önümüzden gidiyor, feneriyle yolu tarıyordu. Bir
ara durdu. Fenerini duvardaki büyük bir beton çatlağına doğrulttu.
“Abi,“ diye seslendi fısıldayarak. “Şuraya bir baksana. Çok acayip bir şey var.“
Tüfeğini omzuna asmış, duvara doğru eğilmişti. Yanına gittim. Tabancamı her
ihtimale karşı hazırda tutuyordum. “Ne oldu Osman? Bir şey mi duydun?“
“Hayır, duymadım. Gördüm,“ dedi ve fenerini kapattı.
Karanlığın içinde, duvarın o nemli çatlağından sızan soluk, yeşilimsi bir ışık
belirdi.
Fosforlu, hastalıklı bir ışıktı bu. Dikkatli bakınca, çatlağın içinden sarkan,
sarmaşık benzeri tuhaf bitkiler olduğunu gördüm. Ama bu bildiğimiz
sarmaşıklardan değildi. Yaprakları yoktu; daha çok kalın, damarlı dokunaçlara
benziyorlardı. Ve o soluk yeşil ışığı kendi içlerinden yayıyorlardı.
“Ulan,“ dedim şaşkınlıkla. “Bu dondurucu soğukta, güneş görmeyen yerde bitki mi
büyür?“
“Büyüyor işte abi,“ dedi Osman. Cebinden bıçağını çıkardı, bıçağın ucuyla o
damarlı bitkilerden birine dokundu. “Ve sadece büyümüyor. Bak şuna.“
Bıçağı geri çektiğinde, bitkinin üzerinden uzayan, sümüksü ve yapışkan bir sıvı
şeridi gördüm. Bayağı yoğun, reçine gibi yapış yapış bir dokusu vardı. Fenerin
ışığında o yapışkan sıvı da hafifçe parıldıyordu.
“Dokunma sakın,“ dedim Osman’ın eline vurarak. “Ne olduğunu bilmiyoruz. Virüslü
müdür, zehirli midir, ne idüğü belirsiz.“
Pelin ve annem de yanımıza gelmişti. Pelin o parıldayan ucube bitkiye bakarken
ürperdi.
“Doğa...“ dedi Pelin, fısıldayarak. “Doğa sadece insanları ve hayvanları
değiştirmiyor Alphan. Bitkiler de bu yeni dünyaya uyum sağlıyor. Baksanıza,
güneş ışığı olmadan, sadece bu nem ve kimyasallarla beslenip kendi ışıklarını
üretiyorlar.“
“Buna biyolüminesans deniyor,“ dedi Osman, lisedeki biyoloji derslerinden
hatırladığı bir terimi satarak. “Deniz anaları falan yapar bunu derin
denizlerde. Ama tünelde ilk defa görüyorum.“
“Her ne boksa,“ dedim, bitkiye tiksinerek bakarak. “Bizim bildiğimiz dünyanın
sonu geldiğinin bir başka kanıtı işte. Doğa bizi bu topraklardan tasfiye ediyor,
yerine kendi yeni oyuncularını sürüyor. Ve o oyuncular bu soğukta gayet mutlu
görünüyor.“
“Sakın ellemeyin oğlum,“ dedi annem, Osman’ın arkasından çekerek. “Hadi,
oyalanmayın buralarda. Benim içime hiç sinmedi bu yeşil ışık.“
Haklıydı. O soluk yeşil ışık, tünelin o karanlık ve dondurucu atmosferinde sanki
bizi izleyen ucube bir göz gibi duruyordu.
İlerlemeye devam ettik. Ama fark ettim ki, Levent’e yaklaştıkça bu yapışkan,
parıldayan bitkiler duvarlarda daha sık görünmeye başlıyordu. Bazı yerlerde
tünelin tavanını tamamen kaplamışlardı, üzerimizden yeşil, yapışkan damlalar
süzülüyordu.
Yeni dünya, kendi yeraltı ormanını yaratıyordu. Ve biz o ormanda sadece geçici,
istenmeyen misafirlerdik. O sığınağın çelik kapısının arkasına sığınana kadar da
güvende olmayacaktık.
“Daha hızlı,“ dedim Osman’a. “Işıklara bakma, sadece yola odaklan.“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.