Bölüm 25
Bölüm 25: Yolcu Yolunda Gerek (3)
Tünelin o dondurucu havasında garip bir değişiklik hissettim. Hava önce biraz
ısınır gibi oldu, ardından burnuma o en nefret ettiğim koku çalındı: yanık
plastik, mazot ve tatlı, mide bulandırıcı bir yanık et kokusu.
Aynı anda yukarılardan, rayların ilerisinden o sesler gelmeye başladı.
Tak... Tak... Tak...
Bu ses, panik halinde tetiğe basan bir sivilin rastgele ateşi değildi. Son
derece düzenli, soğukkanlı ve ritmik bir askeri atış sesiydi. Hedefi bulduktan
sonra duran, sonra tekrar başlayan o profesyonel ölüm tınısı.
“Geri çekilin!“ diye fısıldadım, arkamdakileri panikle geriye doğru iterek.
“Osman, feneri kapat! Hemen!“
Karanlıkta sağa sola bakındım. Tünelin kenarında, eski bir su tahliye pompasının
arkasında, paslı boruların ve mekanik parçaların biriktiği dar bir niş vardı.
Hepimiz kendimizi o dar boşluğa sıktık. Osman, Pelin’in üzerine kapandı; ben
annemi göğsüme bastırıp ağzını elimle kapattım.
Nefesimizi tuttuk. Karanlığın içinde beklemeye başladık.
Işıklar belirdi.
Ama bu ışıklar bizimki gibi can çekişen sarı fenerler değildi. Göz alıcı,
bembeyaz, tünelin en karanlık köşesini bile gün gibi aydınlatan güçlü taktik
silah fenerleriydi.
Beş kişilik bir askeri tim tünelden içeri girdi.
Üzerlerinde beyaz, kalın kar kamuflajları vardı ama onların üzerinde, baştan
aşağı siyah, kimyasal koruyucu tulumlar ve yüzlerini tamamen kapatan askeri gaz
maskeleri takılıydı. Göz kısımları simsiyah camdan ibaretti; insana
benzemiyorlardı, daha çok ölüm saçan robotlar gibiydiler.
Bunlar sıradan askerler değildi. Babamın bahsettiği o timlerdi.
Gördükleri her şeyi temizlemek, yani imha etmek için emir almış özel askeri
birimler. Onlar için sivil, mutant, hayvan ya da zombi olmanın hiçbir önemi
yoktu. Bu tünellerde nefes alan her şey, virüsün yayılma riski demekti. Ve en
kesin çözüm, her şeyi yok etmekti.
Tünelin ilerisinden iki sivil fırladı. Bir kadın ve bir erkek. Üstleri başı
yırtık içindeydi.
“Lütfen!“ diye bağırdı adam, ellerini kaldırarak. “Biz sağlıklıyız! Ateş
etmeyin!“
Askerlerden biri hiç tereddüt etmedi. Tüfeğini kaldırdı.
Tak. Tak.
Adam ve kadın, saniyeler içinde rayların üzerine yığıldı. Hiçbir soru sorulmadı.
Kimlik sorulmadı. Ateş ölçülmedi. Sadece vuruldular.
Hemen arkalarından, dün bizim karşılaştığımız o mutant köpeklerden biri fırladı
tünelden. Askerlerden diğeri soğukkanlılıkla tetiğe bastı. Köpek daha havada
süzülürken vuruldu, yere düşüp debelendi.
Ve sonra, karanlıktan bir Beyaz çığlık atarak askerlerin üzerine doğru koştu.
Timin en arkasındaki asker öne çıktı. Sırtında devasa bir tüp taşıyordu.
Elindeki kalın namluyu Beyaz’a doğru doğrulttu ve tetiği çekti.
FWOOOOOOSSSSHHH!
Müthiş bir alev dalgası tüneli kapladı. O dondurucu karanlık bir anda cehennem
turuncusuna boyandı. Sıcaklık saniyeler içinde o kadar yükseldi ki, tünelin
tavanındaki dev buz sarkıtları şakır şakır eriyerek üzerimize yağmur gibi
yağmaya başladı.
Beyaz olan yaratık, yürüyen bir meşaleye dönüştü. Çığlıklar atarak sağa sola
koştu, sonra rayların üzerine yığılıp küle döndü.
Ama Temizlikçiler durmadı.
Yerdeki o iki sivilin ve mutant köpeğin cesetlerine yaklaştılar. Alev makinesini
taşıyan asker, cesetlerin üzerine o yoğun, yapışkan ateşi püskürttü. Cesetleri
“arıtıyorlardı.“ Virüsün yayılmasını engellemek için her şeyi tamamen yakıp kül
ediyorlardı.
Tüneli kaplayan o ağır, zehirli duman ve et kokusu bizim saklandığımız deliğe
kadar sızdı. Annemin vücudu kollarımın arasında titriyordu ama çığlık atmaması
için ağzını daha da sıkı kapattım.
Askerlerden biri bizim saklandığımız nişin tam önünde durdu. Silahının ucundaki
o güçlü beyaz ışığı bizim tarafa doğru tuttu.
Işık, paslı boruların arasından sızıp doğrudan gözlerimin üzerine düştü.
Nefes almayı bıraktım. Kalbimin atışını bile durdurmak istedim o an. Eğer asker
o boruların arkasına baksaydı, dördümüz de şu an o rayların üzerinde yanan et
yığınlarına dönüşmüş olacaktık.
Askerin telsizi cızırdadı. “Sektör 3 temiz. İlerliyoruz.“
Asker ışığını çekti, arkasını döndü ve timle birlikte tünelin derinliklerinde, o
yoğun dumanın içinde kaybolup gitti.
Onların gidişinden sonra bile dakikalarca yerimizden kıpırdayamadık.
Tünelden çıktığımızda, yerdeki raylar sıcaktan genleşmiş, beton simsiyah bir
kuruma bürünmüştü. Erimiş buzların oluşturduğu o siyah, kirli su rayların
arasından akıyordu. Yerde sadece küller ve yanmış kemik parçaları kalmıştı.
“Asker falan değil onlar,“ dedi Pelin, titreyen sesiyle. Gözleri yaşlar
içindeydi. “Onlar... onlar canavar.“
“Onlar Temizlikçiler,“ dedim, tabancamı belime sokarken. Yüzümdeki ter damlaları
kömür karasına bulanmıştı. “Yukarıda devlet yok artık. Kanun yok. Bizi
kurtarmaya gelmiyorlar, bizi silmeye geliyorlar. O yüzden o sığınağa ulaşmak
zorundayız. Yoksa bizi de bu rayların üzerinde yakacaklar.“
Osman’a baktım. Gözlerindeki o çocuksu ifade tamamen yok olmuştu. Artık o da
biliyordu; bu dünyada hayatta kalmak istiyorsak, hem canavarlardan hem de bizi
kurtarmaya gelenlerden kaçmak zorundaydık.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.