Bölüm 50
Bölüm 50: Genişleme (6)
Yeni odaların yapımı resmen tamamlanmış ve sığınaktaki yaşam alanlarımız yeniden
organize edilmişti.
Sığınağın o eski, dar nükleer odası artık sadece ortak salon ve mutfak olarak
kullanılacaktı. Kızlar yeni, ferah odaya taşınmıştı; Pelin, annem İrem, Sinem ve
Aslı orada kalıyordu. Erkekler odasında ise ben, Osman, Berk ve Emre ranzalara
yerleşmiştik. Lale’nin kaybından sonra nihayet birbirine kenetlenen Murat ve
Elif ise sığınağın o küçük, özel bölmesinde kalmaya devam ediyorlardı. Herkesin
kendine ait bir alanı vardı artık. Sığınak, yerin yedi kat dibinde küçük,
düzenli bir apartmana dönmüştü.
Ama barınma sorununu çözmek sadece ilk adımdı. Sırada daha büyük, hayati bir
mesele vardı: Yemek.
Deponun yanındaki boş teknik odayı tarım odasına, yani bizim yeraltı seramıza
dönüştürmek için kolları sıvamıştık. Odanın ortasında Sinem, Elif ve Berk
hararetli bir tartışmanın ortasındaydı. Ben de köşedeki masaya yaslanmış, bizim
bu dahi “mühendisler“ ekibini izliyordum.
“Durum ne şantiye ekibi?“ dedim, gülümseyerek. “Bize ne zaman taze yeşillik
yedireceksiniz? Ot yemekten dişlerimiz dökülecek yakında.“
Sinem elindeki plastik boruyu göstererek güldü. “Işıklar ve tesisat bugün
tamamlanırsa, Alphan Abi, üç haftaya ilk rokayı, ıspanağı yeriz. Toprağımız yok
ama topraksız tarım, yani hidroponik sistem kuruyoruz.“
“Peki su nasıl dönecek bu borularda?“ diye sordu Osman, merakla borulardan
birini inceleyerek.
Berk (makine mühendisi) araya girdi. “O iş bende aslanım. Şantiyeden bulduğumuz
o küçük devirdaim pompasını sisteme entegre ettim. PVC boruların içindeki suyu
sürekli döndüreceğiz. Su durgun kalırsa kökler çürür. Sürekli oksijen alması
lazım.“
“Peki ya elektrik?“ dedim Elif’e dönerek. “UV ışıklar jeneratörü çok zorlar mı?“
Elif panelin üzerindeki kabloları bağlarken başını salladı. “Hayır Alphan.
Akıllı şebekeyi buraya yönlendirdim. Güneş panellerinden gelen fazla enerjiyi bu
odaya aktarıyoruz. Jeneratör sadece geceleri takviye yapacak. Bataryalar
fazlasıyla yeterli.“
“Harika,“ dedim. “Peki tohumlar ne alemde?“
Sinem cebinden küçük tüpler çıkardı. “Melis’in sığınağındaki o acil durum
kitinden çıkan tohumlar bunlar. GDO’suz, hibrit olmayan ata tohumları. Ama asıl
bomba o değil.“
Sinem bana doğru yaklaştı, gözlerinde o bilim insanı heyecanı vardı. “Alphan
Abi, o tünelde gördüğümüz fosforlu, yapışkan bitkiler vardı ya...“
“Kızılların bölgesindeki mi? Evet, ne olmuş onlara?“
“Onların klorofil yapısı değişmiş olmalı,“ dedi Sinem heyecanla. “Normal
bitkiler güneş ışığıyla fotosentez yapar. Ama onlar yerin altındaki o jeotermal
ısıyla, kimyasallarla ve belki de virüsün yaydığı enerjiyle fotosentez yapmayı
çözmüşler. Eğer o bitkilerden örnekler getirebilirsek, onların gen haritasını
çıkarıp bizim tohumlara aktarmayı deneyebilirim. Eğer bunu başarırsak, büyüme
lambalarına bile ihtiyacımız kalmaz. Yerin altındaki o karanlıkta kendi kendine
büyüyen sebzelerimiz olur.“
“Hassiktir...“ dedi Osman. “Bildiğin ucube sebzeler yani.“
“Ucube değil, adapte olmuş sebzeler,“ dedi Sinem gülerek. “Hayatta kalmanın yolu
adaptasyondan geçer Osman.“
“O bitkilerin olduğu bölge tehlikeli,“ dedim, kaşlarımı çatarak. “Kızılların tam
göbeğindeler. Oraya gitmek şu an intihar olur.“
“Biliyorum,“ dedi Sinem. “Hemen değil zaten. Önce elimizdeki tohumlarla bu
sistemi çalıştıralım. Ama gelecekte, o bitkilere ihtiyacımız olacak.“
“Tamam,“ dedim ayağa kalkarak. “Berk, Elif, siz montajı bitirin. Sinem,
tohumları ekmeye hazırla. Osman, sen de bana yardım et, şu yeni odaların kapı
kilitlerini kontrol edeceğiz.“
Teknik odadan çıktık. Sığınağın koridorunda yürürken içimde garip bir huzur
vardı. Lale’yi kaybetmiştik, bu acı hiçbir zaman geçmeyecekti ama onun anısına
kurduğumuz bu yeni dünya, her geçen gün daha da kök salıyordu. Biz sadece
saklanmıyorduk artık; yerin altında yeni bir insanlık, yeni bir yaşam inşa
ediyorduk. Genişleme projesi tıkır tıkır işliyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.