Bölüm...
Action, Mystery, Novel, Supernatural, Türkçe Novel

Bölüm 8

Side B - Bölüm 1
Yazar: yoru_no_melodi Grup: : yoru_no_melodi Okuma süresi: 9 dk Kelime: 2.200

Side B - Bölüm 1



Bir delikanlının kana bulanmış cesedi verandamın önünde boylu boyunca uzanıyordu.



Gözlerim önce cesette, sonra da evimin önünde gezindi. Sessiz, sakin bir sabah. Sokağın karşısındaki binanın upuzun, kapkara gölgesi önümdeki kaldırıma düşüyor. Çitlerin üzerinde filizlenmiş acem boruları bir esintiyle beraber hışırdıyor ve insanların anlamlandıramayacağı bir dilde birbirlerine fısıldıyorlar. Uzaklarda bir yerde uzun yola çıkan kamyonların yola sürtünürken çıkardıkları sesleri işitebiliyorum. Ve önümde uzanan merdivenlerin ortasında bir ceset yatıyor.



Cesetler bizlerin gözünde her zaman abartılagelmiş şeylerdir, söz konusu ne olursa olsun. Ama bu kez durum farklıydı. Bu ceset manzaraya dahil oluyor, her zamanki huzurlu sabahla bir oluyordu. Sebebini bir süre sonra anladım. Cesedin göğsü hafifçe bir iniyor bir kalkıyordu. Bir ceset değildi o, yaşıyordu.



Delikanlıya baktım. Boydan boya siyahlara bürünmüştü. Yüksek yakalı siyah bir ceket, bir takım elbise, siyah bir kravat... Siyah olmayan tek şey yaka düğmeli gömleği ve bir de başını saran bandajlardı. Beyaz ve kırmızının karışımı, alacalı bir renge dönmüştü. Bu renkler bana şu uğursuz Çin kehanetlerini anımsatıyordu. Ön verandama açılan merdivenlerin ortasında uzanıyordu. Çatlamış betonların aşağısına kadar uzanan kan lekeleri onun buraya kadar süründüğünü gösteriyordu.



Asıl soru, bu gözlerimin önünde duran ölümün kıyısındaki cesetle ne yapacaktım ben?



Cevap basit. Ayağımın ucuyla ona dokunup azıcık kuvvet uygulasam aşağıdaki zemine yuvarlanıverirdi. Böylece artık benim mülkümde olmaktansa devletin yolunda duruyor olurdu. Ülkenin sınırları içerisinde. Bu ülkenin sınırları içerisinde başı sıkışan herkesi kurtarması gereken de bu ülkenin merhametiydi elbet. Benim gibi sıradan bir postacının işi evde kahvaltı etmekti.


Bunu katı ve kalpsiz bir insan olduğumdan yapmıyorum. Bir ölüm kalım meselesi söz konusu olduğundan yapıyorum. Delikanlının silahla vurulup yaralandığı belli. Birden çok kez vurulmuş, muhtemelen vücudunda görebildiğimden de çok delik açılmıştı.



Gözlerim bir delikanlıya kaydı, bir yola, bir gökyüzüne ve tekrar ona.



En sonunda harekete geçtim. İlk önce adama yaklaştım ve onu iki yanından tutup kaldırdım. Sonra da onu topuklarında sürükleyerek eve sokup duvara sabitlenmiş yatağa yatırdım. Göründüğünden daha hafifti. Onu tek başıma taşımak hiç de zor olmamıştı. Yaralarını inceledim. Çok fazla derin yarası vardı ve alışılmadık derecede kan kaybediyordu. Ama hemen uygun bir şekilde tedavi edilirse öleceği falan da yoktu.



Dolabın arka tarafından ilk yardım çantamı çıkarıp basit bir ilk yardımda bulundum. Gövdesinin altına bir havlu serdim. Yaralarını açığa çıkarmak için bir makasla kıyafetlerini kestim ve içinde kalan herhangi bir kurşun var mı diye de kontrol ettim. Kan akışını durdurmak için gerekli bölgelere baskı uyguladım: koltuk altlarına, dirseklerinin içine, ayak bileklerine, dizlerinin arkasına. Sonra da bu bölgeleri temiz bir parça kumaşla sıkıca sardım. Ardından kanamayı durdurmak için yaralarına dezenfekte edilmiş turnikeler uyguladım. Neyse ki bu tip ilk yardım uygulamalarını gözü kapalı bile hallederdim.



Tedaviyi bitirdikten sonra delikanlıya bakıp kollarımı göğsümde bağladım. Nefes alışverişleri düzelmişti. Solunum sistemi ve kemikleri sağlam görünüyordu. Ama uyanacak gibi durmuyordu. “Oldu bitti işte, sapasağlam. At dışarı gitsin.” Kafamın içindeki sesleri duyabiliyordum. Böyle şüpheli bir herifi tedavi etmekten daha aptalca bir şey olamazdı. Sanırım o sesi dinlemeliyim. Aklı başında biri öyle yapardı.



Omzumda fısıldayan meleğin tavsiyesine uymadan önce gence bir kez daha baktım. Yüzü tanıdık gelmedi. Muhtemelen tanıdığım biri değildi. Muhtemelen diyorum çünkü yüzünün yarısını kaplayan bandajlar simasını çıkarmamı imkânsız kılıyordu.



İçimi bir huzursuzluk kapladı.



Bu genç adamla alakalı bir şeyler ters gibiydi. Elbette evin önünde kan revan içinde birini görmenin tuhaf olmadığını söylemek imkânsız ancak onu gördüğüm ilk andan itibaren bambaşka bir huzursuzluk yayılmıştı içime. Dolaşıp yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı. Yüzü solgun ve yorgun gözüküyordu. Nefes alışverişi öylesine zayıftı ki dikkatlice bakmadığın sürece nefes alıp verdiğini söyleyebilmek mümkün değildi. Ama yine de varlığının oldukça garip bir güç yaydığını sezebiliyordum. Ve bilhassa, doğru ya...



Sanki evimin önünde bayılmış olması bile planının bir parçasıydı.



Delikanlı gözlerini açıp bana baktı.



İrkilerek hafifçe yerimden sıçradım. Gözlerini ne ara açtığını fark etmemiştim. Hiç belli etmeden kıpırdıyordu. Hiç belli etmeden bakıyordu. Normal bir hayat sürenlerin yüz yüze gelmeyeceği tiplerdendi.



O gözler...



Ben öyle harikulade gözlem yeteneklerine sahip biri değilimdir. Ama o gözlere bakmam bile bir şeyleri anlamama yetiyordu. Muhtemelen adam öldürmüşlüğü vardı. Bir ya da iki kez değil. Yüzlerce insanı. O kadar çok insan öldürdüğün zaman sıradan insanların sahip olduğunun ötesinde bir zihniyete ulaşırdın. Ne aydınlık ne de yer çekimi ulaşabilirdi o karşı kıyının ötesine. Bu raddeye erişen kişilerin ruhunu ilk gözlerinden, sonra da ağzından anlardın. Göz bebekleri birer kara deliğe, dudaklarını sarmalayan kaslar herhangi bir mimikte bulunmaktan ziyade günahlarının derinliğini sergileyen birer organa dönüşür.



Ve ilk görüşte anladığım bir başka şey daha var.



Bu genç adam beni tanıyor.



“Kimsin sen?”



Diye sordum düşünmeden.



Ağzımdan dökülen ses çatlamıştı. Bu sesin kendime ait olduğuna bile inanamadım. Kendime kuvvetle engel olmaya çalışmasaydım bacaklarım şimdiye bir adım gerilemiş olurdu.



“Sen de kimsin?”



Bir kez daha sordum. Cevap gelmedi. Beni dinliyor muydu ondan bile emin değildim. Çünkü gözlerinden yansıyan ışık soruma karşı hiçbir tepki göstermiyordu. Karşındaki ne kadar taş kalpli olursa olsun, gözlerinin içine bakıp iki çift laf etseniz hareketlerinde herhangi bir yanıt bulabilirsiniz. Ama bu genç adamda yanıttan eser yoktu. Yalnızca siluetime dikilmiş bir çift kara gözden ibaretti.


Fazla ayrıntıya giremesem de bu genç adamı görünce aklımda canlanan bir şeyler var.



Bir kalpten yoksun o. Kalbinin olması gereken yerde koca bir boşluk var sadece.



Ben tam bunları düşünürken delikanlı ağzını açtı. Bir şeyler demeye çalıştı.



Bir şey kaçırmadığımdan emin olmak için gözlerimi dudaklarına dikip pür dikkat dinledim.



Ama hiçbir şey demedi. Belli bir şekilde ağzını açmıştı yalnızca. Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir duygu emaresi göstermedi. Yalnızca dudaklarını kıpırdatıp durdu o kadar.



“Beni tanıyor musun?” diye sormayı denedim. “Neden evimin önünde bayıldın? Nasıl böyle yaralandın?”



Delikanlı bana baktı. Ağzını açıp bir şey diyecekmiş gibi nefes alsa da yine hiçbir şey söyleyemedi. Sessizce kapadı ağzını, en başından beri hiç açılmamış olması gerektiğini belli eder gibi.


Belki de konuşamıyordu. Bir kaza sonucu konuşma yetisini kaybetmiş olabilir ya da doğuştan gelen bir konuşma bozukluğuna sahip olabilirdi. İnsanlar çeşitli nedenlerden dolayı seslerini kaybedebilirlerdi. Zihinsel sebeplerden dolayı da olabilirdi bu, beyindeki rahatsızlıklardan da. Yangında boğazları yandığından veya ameliyatla yutakları alındığından da... Ancak bu genç adam için böyle bir durumun geçerli olduğunu düşünmüyordum. Boğazından kopan sesi bastırıp durduğu belliydi.



Konuşabiliyordu fakat konuşmuyordu.



“Konuşmak istemiyorsan sorun değil. Ama seni tedavi etmezsem öleceksin. Dediğimi anlıyor musun?”



Cevap vermedi. Gözlerinde donuk bir sükûnet vardı. Demek ki beni dinliyordu. Çünkü eğer sağır olsaydı bakışlarında makul bir kafa karışıklığı ve hareketlerinde işitemediğini gösteren bazı belirtiler olurdu.



“Seni tedavi mi edeceğime yoksa kapı dışarı mı edeceğime ben karar veririm. Konuşmamaya devam ettiğin sürece buna senin karar vermeye hakkın yok. Bu sana uyar mı? Uymuyorsa bir şey söyle.”


Delikanlı dik dik bana baktı. Birkaç saniye. Tam on saniye boyunca. Sonra da hafifçe bakışlarını çevirip gözlerini kapadı. Sessizce. Duygusuzca.


Duyabiliyordu, konuşabiliyordu da. Konuşamamasının sebebi kapılarının bana kapalı olmasıydı. Ne kadar denersen dene açılmayacak devasa, kalın demirden bir kapı.



“Demek öyle. O halde kafama ne eserse onu yapacağım.” dedim, kelimelerim boşlukta yankılandıktan sonra odanın bir köşesinde hiçliğe karışıp gitti.



Ve bu genç adamla benim ortak yaşantımız böyle başladı.



Açık konuşmak gerekirse buna pek de ortak yaşantı denemezdi. Bakıcılık bile denemezdi. Daha çok bir ayarlama, izleme ve bakım çalışması niteliğindeydi. Şayet bunu son derece dolambaçlı bir yolla ifade edersem evcil bir balık beslemek gibiydi. Ne de olsa delikanlının yaptığı tek şey yatakta yatmaktı ve gün içinde nadiren hareket ediyordu. Yemek yemek ve tuvalete gitmek haricinde kılını bile kıpırdatmıyordu. Dediklerime veya yaptıklarıma herhangi bir tepki vermiyordu. Bu her ne kadar beni büyük bir zahmetten kurtarsa da bir insanla ilgileniyormuş gibi hissetmiyordum. Herhangi bir şükranda bulunmasını beklemiyordum ve bu onun tantanasını veya şikayetlerini çekmekten çok daha basitti. Ama bu durum beni devamlı huzursuz ediyordu. Başıma daha önce hiç böyle bir şey gelmemişti.



Yalnızca bir kereliğine, yüzünün çoğunu kaplayan bandajları değiştirmeye çalıştığımda bana canla başla karşı çıkmıştı. Hayal bile edemeyeceğim kadar hızlı bir tepkiye maruz kalmıştım. Bandajları değiştirmeye çalıştığımda kaşla göz arasında bileğimi yakalamıştı. Başka hiçbir uzvunu kıpırdatmamıştı. Sanki eli bambaşka bir yaratığa dönüşüp bana saldırmıştı.






Bandajlar değiştirilmeliydi açıkçası. Yüzünün çoğunu kaplayan bandajlar yer yer griye dönmüş, kan lekeleri kasvetli bir renge bürünmüştü. Hijyenik açıdan, yaralı bir insan o bandajları asla takmaya devam etmemeliydi. O yüzden ne olursa olsun onları değiştirmeye çalıştım. Ancak hâlâ inatla bana karşı koyduğu için eninde sonunda pes ettim. Dikkatlice bandajların üzerine dezenfektan uyguladım. Ölmeyecekti.



Bence muhtemelen yüzünü kaplayan bandajları değiştirdiğimde yüzünü göreceğimden endişeliydi. İnadını, sert ve buz kesmiş gözlerinin renginde görebiliyordum. Birisi sana böylesine güçlü bir kararlılıkla karşı çıktığında geri adım atmaktan başka çaren kalmıyordu. Fakat ne kadar çok hafızamı kurcalasam da onu daha önce gördüğümü hatırlamıyordum. Fotoğrafını bile. Bu yüzden bu endişesi kesinlikle yersizdi. Böyle düşündüğümü söylesem de karşı taraftan hiçbir yanıt gelmemişti.



Ben de kafama estiği gibi yaptım.



Yemek pişirdim, kıyafetlerini ve vücudundaki bandajları değiştirdim. Hiç konuşmadık. Zaten o konuşmayı reddediyordu ve ben de sohbet etme konusunda usta sayılmazdım. Yani onun sessizliği bile başlı başına işime geliyordu. Ama nedense nereye gittiğini bilmediğim bir tekneye bindirilmişim gibi hissetmekten bir türlü kendimi alamıyordum.



Böyle hissettiğim günlerin birinde polisler kapıma dayanmıştı.



⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘⫘

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi