Bölüm 454

Çeviri: Sansanson
86.Kısım – Kare Daire (1)
Boyutsal Geçitte arabayı sürerken Han Sooyoung ve Yoo Sangah neredeyse hiç konuşmadı. Bu da bana pencereden dışarı bakıp düşüncelerimi toparlama fırsatı verdi.
Yapmam gereken şeyler ve yapmak istediğim şeyler.
Tüm yolculuk boyunca ciddi bir ifadeyle kendi kendine mırıldanan Uriel, yanımda horlayarak uyuyordu. Mühürlenmiş ‘Gizemli Entrikacı’ da ona yarı yaslanmış hâlde bayılmıştı. Kanalımdaki en yaşlı iki varlığı böylesine savunmasız bir şekilde uyurken görmek tuhaftı.
Dikiz aynasından beni süzen Han Sooyoung aniden konuştu. “Neden öyle sırıtıyorsun? Geri döndüğümüzde bize adamakıllı bir açıklama yapmaya hazırlansan iyi edersin.”
Açıklama, öyle mi? Elbette onlara neyi açıklamam gerektiği gayet açıktı.
“Tek bir şansın var.”
Yoo Sangah’ın parlak tebessümünü oldukça ürkütücü buldum.
“Geldik.”
Çok geçmeden Ferrarigini durdu.
Tekrar Seul’deydik.
***
Kısa bir süre sonra yoldaşlarımın karşısında oturuyordum.
Çok özlediğim, görmek istediğim yüzler tek bir yerde toplanmıştı. Lee Gilyoung, Shin Yoosung, Jung Heewon ve Lee Jihye dahil olmak üzere Senaryoları benimle birlikte deneyimleyen <Kim Dokja’nın Şirketi>. Ve ben burada yokken Seul’u koruyan Lee Seolhwa ile Gong Pildu. Son olarak, oturma odasında biraz daha uzakta duran annemi ve Gezginleri görebiliyordum.
Tüm yoldaşlarımın yüzlerini inceledim ve konuşmak için ağzımı açmadan önce başımı 90 derece eğdim. “Özür dilerim.”
“Niçin?”
“Yaptığım tüm şeyler için... Gerçekten çok özür dilerim.”
“H-ımm... Şey, peki.”
...Ne, bana kızgın değiller miydi?
Nedenini bilmiyordum ama bu iyi bir şey gibi görünüyordu. Ne de olsa açıklayacak çok şeyim vardı.
“Şuradan başlayarak birkaç şeyi açıklamak istiyorum...”
“İlk olarak, bize o çocuğun kimden olduğunu söyle.”
Gong Pildu bu soruyu ortaya atan ilk kişi oldu. Bakışlarını takip ettim ve yakınımda saydam bir kürenin içinde süzülen ‘Gizemli Entrikacı’yı gördüm.
[Şu anda, bu bireyin Hikâyesi kararsız durumda.]
Hâlâ bilincini geri kazanamamıştı. Olasılığın aşırı kullanımı bir soruna yol açmış gibiydi. Başka bir deyişle, kendini açıklaması imkânsızdı.
Bu sırada ben cevap vermeyince Gong Pildu’nun gözleri öfkeyle dolmaya başladı. “Senaryolardan kurtulacağını söylediğin için Seul’u koruduk, sen ise çocuk yapıp geri dönüyorsun, öyle mi?!”
Tüm hayatını ‘Gireogi’ baba* olarak geçiren bir adamın kederi o seste hissedilebiliyordu.
*ÇN: Gireogi Baba: Çocuklarının eğitimi için eşini ve çocuklarını yurt dışına gönderen, kendisi ise Güney Kore’de kalarak onların masraflarını karşılamak için tek başına çalışan ve yaşayan babalar için kullanılan bir ifadedir.
“Sanırım bir şeyi yanlış anladın...”
“Kimden peki?” Gong Pildu biraz korkulu gözlerle Yoo Sangah’a baktı. “...Yoksa o mu?” Onun gülümseyen gözleriyle karşılaştı ve başını salladı. “...Doğru, imkânı yok. Bu durumda, o zaman onunla mı?”
“Ölmek mi istiyorsun?!”
Han Sooyoung öfkeyle hırladı ve bu da Gong Pildu’nun tereddüt etmesine neden oldu.
O açıklığı kaçırmadım ve hızla araya girdim. “Hayır, en başta birinin onu doğurduğunu varsaymak biraz saçma değil mi? Sence bebek gibi mi görünüyor?”
“Han Myungoh’nun çocuğu göz açıp kapayıncaya kadar büyüdü ama, değil mi?”
Bu sözler Han Myungoh’nun yüzünün sararmasına neden oldu. “Bunu hiç gündeme getirmemenizi tercih ederim.”
“Beni bundan daha çok rahatsız eden şey şu küçük piçin yüzü. Tam olarak şu piçinkiyle aynı.”
Gong Pildu bunu söylerken bakışlarını oturma odasının köşesine kaydırdı.
Orada bağdaş kurmuş duran Yoo Joonghyuk ve onun dik dik bakan gözleri vardı; tüm vücudu sıkıca sargılarla sarılmıştı. Kendine has korkutucu bakışları bana kilitlenmişti.
– Kim Dokja, bu ne anlama geliyor?
Sadece derin bir iç çekebildim. “O ‘piçle’ birebir aynı görünmesi çok doğal. Çünkü bu çocuk o piçin ta kendisi.”
Oturma odasına bir anda sessizlik çöktü. Gong Pildu bana bakıyordu, gözleri bu sefer ne tür bir saçmalık yumurtladığımı soruyordu.
Görünüşe göre hikâyem başlangıçta planlanandan biraz daha uzun sürecekti.
“Bu dünyada birden fazla Yoo Joonghyuk var... Sanırım açıklamama oradan başlamalıyım.”
***
Ayrıntılı açıklamama ‘Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’nın sonundan başladım.
Kıyamet Ejderhası’nı durdurmak için Şeytan Diyarı’nı yok eden Dış Tanrı’yı, ‘İsimsiz Sis’i çağırdığım zamandan. (Gong Pildu: “Kafayı mı yedin sen?”)
Ve ardından, ‘Gizemli Entrikacı’ ile karşılaşmam ve onun beni kaçırması. (Lee Seolhwa: “Aman Tanrım.”)
Sonra, Entrikacı’nın 1863 regresyon turu yaşamış Yoo Joonghyuk’tan başkası olmadığını öğrenmem. (Jang Hayoung: “…Ne anlatıyo’n lan sen?”)
Onunla ‘Dış Tanrıları’ da içeren bir sözleşme yapmamız. (Shin Yoosung: “...Böyle bir şey olacağını tahmin etmiştim, ahjussi.”)
Yoldaşlarıma haber vermeden Dev Hikâye 「Batıya Yolculuk」’a girmem. (Lee Jihye: “Ahjussi, kesinlikle aktör olmak için yaratılmamışsın.”)
İki Yoo Joonghyuk arasındaki savaş; biri 1863. turdan, diğeri ise 999. turdan. (Jung Heewon: “Tam olarak kaç tane Yoo Joonghyuk versiyonu var??”)
Bu dünya çizgisinin Yoo Joonghyuk’unun, kendisinin 3. turda olduğunu sanırken aslında 1864. turda olduğunu fark etmesi. (Han Myungoh: “Açıklayamadığın için öylesine bir şeyler uyduruyor olmayasın??”)
Yoldaşlarımın yardımıyla 「Batıya Yolculuk」’u ucu ucuna tamamlayabilmemiz, ama ardından Gizemli Entrikacı tarafından tekrar kaçırılmam. (Yoo Sangah, sessizce iç çeker.)
Ve son olarak, Dış Tanrı hâline gelen 999. turun Uriel’i ile karşılaşmam.
Tüm bunları söylediğimde ben bile ne halt anlattığımı merak etmeye başladım. Başımı kaldırdığımda yoldaşlarımın az çok benzer ifadeler taşıdığını gördüm.
İlk tepki veren Han Myungoh oldu. “Öhöm. Demek öyle oldu. Artık her şeyi anlıyorum.”
Anladı mı? Bu doğru olamaz.
Herkes şimdi ona bakıyordu. Bu yüzden Han Myungoh bir şey daha ekledi. “Bana öyle geliyor ki sen aslında ölmekten ya da kaçırılmaktan zevk alıyorsun.”
“...Durun bakalım, anlamayan tek ben değilim, değil mi? Sen tam olarak neyden bahsediyorsun? Dışarıda koşturan üç tane Ustam mı var yani? Hem bu 1864. tur falan da neyin nesi…?”
Jihye’den beklendiği gibi. Anlamaması gayet doğaldı. Bunun sebebi Jihye olması değil, normal tepkinin bu olmasıydı.
1863. turun ikiye bölünmüş olması zaten yeterince karmaşık bir durumdu.
Orijinal 1863. turu yaşayan Yoo Joonghyuk yola devam edip ‘Gizemli Entrikacı’ olmuştu. Bu sırada, değiştirilmiş 1863. turu yaşayan Yoo Joonghyuk bir kez daha regresyon geçirmiş ve hepimizin bildiği adam hâline gelmişti.
‘Hayatta Kalma Yolları’nı okuduğum için ben gayet iyi anlayabiliyordum ama yoldaşlarımın tüm bunları oldukça gizemli bulması çok doğaldı.
Şakaklarına masaj yapan Jung Heewon bana sordu. “Pekâlâ, yani ne diyorsun? Bizim Joonghyuk-ssi 3. tur mu, yoksa 1864. tur mu?”
Bu soru, sedyede oturan Yoo Joonghyuk’un kısa ve öz bir şekilde cevap vermesine neden oldu. “Bilmiyorum.”
“Ha?”
“Çünkü hatırlamıyorum.”
[Karakter Listesi]’ni etkinleştirdim ve Yoo Joonghyuk’un bilgilerini doğruladım.
+
<Karakter Özeti>
Karakter: Yoo Joonghyuk
Özel Nitelikler: Regresör <3. Tur> (Mit)...
+
Şaşırtıcı bir şekilde, niteliği tekrar ‘3. tur’a dönmüştü.
“Anılarım sadece kısa bir süreliğine Kim Dokja’nın Hikâyesini ödünç aldığım sırada geri geldi. Başka birinin tarihini izlemeye benziyordu.”
...Böyle olduğunu hiç bilmiyordum.
Yoo Joonghyuk devam etti. “Ben şöyle düşünüyorum. Başlangıçta bu dünya çizgisi gerçekten de 3. turdu ve ayrıca ben de 3. turun Yoo Joonghyuk’uyum. Ancak bu dünya çizgisinin bir noktasında, 1.864. turu yaşamış olan benim anılarım üzerime yazıldı.”
Dinlemekte olan Lee Seolhwa sohbete katıldı. “...Ama bunun hiçbir mantığı yok. 3. turun 1863. turu etkilediğini, onun da dönüp 3. turu etkilediğini söylüyorsun... Bu mantıksal olarak imkânsız.”
“Mantıksal olarak, hayır.” En sonunda Han Sooyoung da araya girdi. “Bu yalnızca bir cümle şeklinde var olabilir. Bunun mümkün olmasının tek nedeni, bu dünyanın başlangıçta bir ‘roman’ olması.”
Sonra bakışlarını saydam küreyle çevrili ‘Gizemli Entrikacı’ya kaydırdı. “Bu, ‘kare daire’ ya da ‘iç açılarının toplamı 720 derece olan üçgen’ ile aynı şey.”
Lee Seolhwa başını yana eğip ona sordu. “Ama öyle bir şey var olamaz, değil mi?”
“Aslında hayal bile edemeyeceğinizi söylemek daha doğru olur. Ancak metinler olarak, paragraflar olarak kesinlikle var olabilirler. Şu anda yaşanan şey de tıpkı bunun gibi. Bu bizim açımızdan bir zaman paradoksu, ama bir romanda cümle olarak gerçekleşebilir. Yani sadece işte orada duruyor, kabullenin diyebilirsin. Bu onu anlamakla ilgili bir sorun değil, kabullenmekle ilgili. Bu yüzden olaya daha basit bir şekilde bakalım. Şu anda uyduruk bir romanın içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Orijinali uyduruk olduğu için nihai sonuç da bu oldu.”
Bir karşı çıkış olarak bir şey söylemek istedim ama gerçekleri konuştuğu için aklıma hiçbir şey gelmedi.
“Bu romanın yazarı ben olsaydım, dünya çizgilerini yalnızca bir ya da iki kez değiştirirdim. Okuyucular böyle karmaşık hikâyeleri sevmez. Takımyıldızları bile şu anda neler olduğunu muhtemelen anlamıyordur.”
[Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası, Enkarnasyonunun gerçekten zeki olduğunu söylüyor.]
“Olasılığın çöktüğü bir dünya kendi kendini yok eder. Böyle sonlanan pek çok hikâye biliyorum. Yazarlarının bile pes ettiği dünyalar.”
Han Sooyoung’un kendisi de bir yazar olduğu için bu sözleri söyleyebiliyordu. Geçmişte bu tür dünyaları terk etmiş olabilirdi ve bugün bile bunun pişmanlığını duyuyor olabilirdi.
Bunu düşündüğümde bir şeyler garip geldi.
‘Hayatta Kalma Yolları’nın yazarı tls123 tarafından yaratılan dünya gerçeğe dönüşmüştü.
– Bu durumda, nasıl bir son görmek isterdiniz, Okuyucu-nim? Hangi sonuç başkahraman için mutlu bir son olurdu?
Yazar hikâyesini bitiremeyip bunu bize mi bırakıyordu acaba?
Jung Heewon yanağını kaşıdı ve sordu. “Pekâlâ, senin vardığın sonuç ne, Han Sooyoung?”
“Bizi bu aptal dünyaya tıkıştıran o piçlerle savaşmalıyız. Yazarlar, Dış Tanrılar ya da dokkaebiler olmaları fark etmez.”
“Yani her zamankiyle aynı.”
“Orijinalin canı cehenneme. Kendi Sonucumuzu görmemiz gerekiyor. Bu boktan Senaryo çöplüğünde sonsuza kadar debelenip duramayız.”
Haklıydı. Her şey hakkında haklıydı.
İster Dış Tanrıların Kralı olsun ister <Büro>, fark etmezdi.
[Nebula <Kim Dokja’nın Şirketi>’nin tüm Takımyıldızları ışık saçıyor.]
Düşmanımız kim olursa olsun, yine de yapmamız gereken tek bir seçim vardı. Savaşacak, kazanacak ve kendi yolumuzla kendi cevaplarımıza ulaşacaktık.
“Dokja-ssi?”
Bir noktada yoldaşlarım bana bakmaya başlamışlardı. Bundan sonra ne yapmamız gerektiği ve neye hazırlık yapmamız gerektiği konusunda bir şeyler söylememi bekliyor gibiydiler. İfadeleri bunu soruyordu. Elbette ben de bunları düşünüyordum.
Ancak ilk kelimeleri söylemek benim için o kadar kolay değildi.
Belki de sonun köşede olduğunu bildiğim için gergin hissettiğimdendi. Buraya gelmek için çok mücadele etmiştik. Benim vereceğim tek bir yanlış kararın her şeyi mahvedebileceğinden korkuyordum. Bu aynı zamanda ‘orijinal romanda’ görülmeyen yolda yürümek zorunda olduğumu bilmenin verdiği bir yüktü.
Dudaklarım birkaç kez yukarı aşağı kımıldadı ve en sonunda bir kelime çıkarabildim. “Yani...”
“Bugünlük bu kadar yeter.” Yoo Sangah beni durdurmak için araya girdi. “Bugün dinlenelim ve yarın devam edelim. Herkes zorlu bir senaryodan daha yeni döndü sonuçta.”
***
O gece uykusuz kaldım ve planlar yaptım.
Neredeyse ‘Hayatta Kalma Yolları’nın ‘son revize edilmiş’ versiyonunu okuma arzusuyla birkaç kez baştan çıkarıldım ama sonunda okumadım. Nedenini tam olarak bilmiyordum ama yine de içimde bir his vardı.
Romanı okuduğum an onun prangalarından kaçamayacağıma dair bir his.
“...”
Ne zaman uykuya daldığımı bile fark etmeden derin bir uykuya gömülmüştüm. Son anılarım bulanıktı. Belki okurken uyuyakalmıştım, belki de bir ara Lee Gilyoung’un bana getirdiği sıcak çayı içmiştim. Her hâlükârda oldukça tatlı bir uykuydu.
Ve sanırım mutlu bir rüya da gördüm.
Rüya, bir süre önce Yoo Sangah ile yaptığım sohbet hakkındaydı. Tüm Senaryoların sona erdiği bir dünyada, yoldaşlarım günlük hayatları hakkında sohbet ediyorlardı. Gerçekten çok huzurluydu. Öylesine huzurluydu ki ‘huzur’ gibi gelmiyordu. Ve Shin Yoosung ile Lee Gilyoung’un yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle durduğunu gördüğüm anda, nedense gerçeği anladım.
「Bu bir rüya.」
Dudağımı sertçe ısırdım ve sanki bir deprem patlak vermiş gibi rüyamın görüntüsü sallandı. Bilincimin bulanıklığı içinde yavaşça gözlerimi açtım ve doğrulup oturmaya çalıştım.
...Bu da neydi?
Vücudum hareket etmek istemiyordu.
Ayrıca rüyanın içinde hissettiğim o hafif deprem de devam ediyordu.
Sonunda gözlerimi tamamen açtığımda, çevremdeki manzara loş karanlığın içinden belirginleşti. Sırtımı ve başımın arkasını yumuşak bir deri sarmıştı.
“Hey, Kim Dokja uyanıyor.”
“Onu tekrar uyutun.”
Birinin kafama vurduğunu hissettim ve bilincim tekrar karardı. Ve bilincim bulanıklaşırken şakacı bir ses çınladı.
“Bu işçi ayaklanması, seni piç.”
Ve gözlerimi tekrar açtığımda...
Bilinmeyen bir dağ yamacındaydım.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.