Bölüm 12
Side B - Final
O zengin adamı öldürmüştüm. Kolay bir şekilde öldürmüştüm çünkü bu bir görevdi. Onu neden öldürdüğümü de bilmiyordum o adamın nasıl bir insan olduğunu da. Sadece silahımı kafasına doğrultup çekmiştim tetiği. O kadar.
Görünen o ki suikast talebinde bulunan müşterinin hedefi o tabloydu. İş bittikten sonra da bu konuda pek bir şey öğrenemedim. Benim işim yalnızca o adamı öldürmekti. O tabloyu dışarı çıkartıp arkamı temizlemek bir başka profesyonelin işiydi. O kendi işini yaptı, ben de kendi işimi.
Görevi tamamladıktan sonra geri dönmek üzereyken gözüm masada duran bir romana takıldığı için onu da alıp evi terk etmiştim.
Zaten her şey böyle küçük şeylerle başlardı hep.
O roman bende öyle çok şey uyandırdı ki adam öldürmeyi bıraktım. O zamandan beri de hiç kimseyi öldürmedim.
O günden iki yıl kadar sonra bir gün, o eve geri dönüp romanı yerine koymam gerektiği geldi aklıma. Bunu yapmam için elimde önemli bir sebep yoktu. Vicdan azabı çektiğimden veya ahlakım el vermediğinden değildi. Kitabı yerine bırakırsam romanla gerçek anlamda yüzleşebileceğimi düşündüğüm içindi sadece. Elimde çoktan kitabın bir kopyası vardı, kendim satın almıştım.
Bir zamanlar o varlıklı adamın sahip olduğu malikanede şimdi oğlu yaşıyordu. On yedi yaşındaydı. Sonradan onun aslında adamın gerçek oğlu olmadığını, bir zamanlar anne ve babasını yeraltı dünyasında çıkan bir çatışmada kaybettiğinden varlıklı adamın çocuğu evlat edindiğini duymuştum. Bir yetim olduğunu.
O zamanlar aklım pek de yerinde olmasa gerek. Şimdi düşününce... oraya gidip o adamın oğluyla tanışmak... İçeriye gizlice sızıp, kitabı yerine bırakıp, sonra da çekip gidebilirdim. Bu benim için parmağımı bükmek kadar kolay bir şey olurdu. Ama yine de adamın oğlunun önünde dikilip kendimi tanıtırken buldum kendimi. Babasını öldüren kişi olarak.
Oğlunun ne kadar çok öfkelendiğini kelimelere dökmek mümkün değildi. Öfkeli olmak için her türlü hakka sahipti. Ailesi yeraltı dünyası tarafından öldürülmüştü, hem de iki defa. Bana vuruyor, bana doğru bir şeyler fırlatıyor ve bildiği her türlü hakareti yüzüme savuruyordu. Tüm saldırılarından kolaylıkla kaçabilirdim ama hakaretlerinden asla.
En sonunda kopardığı tüm o tantana yüzünden bitkin düşerek oturdu. Ona adamın ölümünden bahsettim. Anlattıklarımdan sonra benden tazminat ödememi istedi. Babasının canı ve izinsiz aldığım kitabın kirası için.
Tabloyu geri getir, dedi bana.
Bu isteğini kabul etmem için elimde hiçbir sebep yoktu. Birincisi, o zamanlar tablonun nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Denizaşırı ülkelerden birindeki bir başka varlıklı insan tarafından satın alınmış olmalıydı. Araştırsam birkaç ipucuna rastlayabilirdim. Ama bu oldukça uzun, sıkıcı ve kâr etmeyen bir işe çıkacağım anlamına gelirdi.
Konu kitap olmasaydı böyle bir şeyi asla kabul etmezdim.
Tahminlerim doğru çıkmıştı. Oldukça uzun, sıkıcı ve kâr etmeyen bir işti bu. Üstüne üstlük tehlikeliydi de. Hemen hemen yüz elli tane silahlı askerin bulunduğu Özel Askeri Teşkilatı’na sızmam ve kurşun yağmuruna tutularken hiç kimseyi öldürmeyerek tabloyu dışarı çıkartmam gerekmişti. Eğer bunu benden bir daha yapmam istenseydi kesinlikle reddederdim. Hayatımda karşı karşıya kaldığım belaların çoğunu başıma kendim açmıştım zaten.
Geri getirdiğim tabloyla karşısına çıktığımda varlıklı adamın oğlu bana sessizlik içerisinde bakakaldı sadece. Yaklaşık otuz dakika sonra her şeyi tane tane anlatmaya başladı. Tabloyu niçin geri istediğini. Ve tablonun aslında nasıl bir iddianın parçası olduğunu.
Babası, oğlunun kendisinden bile daha iyi bir iş adamı olmasını istemişti. O yüzden oğluna bir söz verdi. Eğer on sekiz yaşına gelene kadar on milyon yen kazanabilirse ona tabloyu verecekti.
“Aptal ebeveynlerim.“ dedi. Her şeyi geçtim yasadışı yollarla elde edilmiş müptezel bir tabloydu bu. Gerçekten de oğlunun sırf böyle bir şeye sahip olabilmek için o kadar çok çabalayacağını mı sanmıştı?
Ama oğlu yine de çok çabalamıştı. On milyonun yüzde seksenini kendi elleriyle kazanmayı başarmıştı. Ama sırf tabloyu istediği için bu kadar çok çaba sarf etmediğini söyledi bana.
On sekizine, yani babasının söz verdiği yaşa basmasına bir yıl kalmıştı.
Genç adam, o zamana dek tablonun bende kalmasını istedi.
Tablonun üzerinde oynanmış, üzerine bir şeyler yazılmıştı. Yalnızca ultraviyole ışığa maruz kaldığında görünür hale gelen özel bir tür boya ile... Yazı tablonun yaklaşık dörtte birini kaplıyordu. Şöyle yazıyordu:
“Sen Benim Gurur Kaynağımsın.“*
Dünya üzerindeki sanatseverler bunu görecek olsa öfkeden bayılırlardı. Bu tür bir grafiti tablonun beş yüz milyon yenlik değerini resmen alıp çöpe fırlatıyordu. Adam ölmüş olsa da bela olmaya devam ediyordu. Ama belki de o varlıklı adam bunu sırf bela olmak için yapmıştı.
Büyük ihtimalle tablonun değeri sıfıra inse bile umurunda olmadığını söylemek istemişti. Çünkü oğlu tüm bu paraya değerdi. Yahut belki de bu yüzden tabloyu yasadışı yollarla satın almak için bu kadar zahmete girmişti. Elbette gerçek şimdilerde bile sırrını koruyor.
Çünkü babasını öldürmüştüm.
Benden istenildiği gibi tabloyu elimde sakladım. Bir kolinin içine koyup karanlık, serin ve rüzgarlı bir odada muhafaza ettim.
Evimin zemininin altında, yatağım hemen ayak ucunda bir yerde.
Tablo artık herhangi bir sanatsal değere sahip değildi. Dikkatlice korumanın bir anlamı yoktu. Ancak o genç adam için tablonun bir değeri vardı. O tablo babasından kalma bir hatıra, babasının vaziyeti, hatta bir nevi babasının kendisiydi.
Onu hâlâ koruyorum.
Bunu günahlarımın bedelini ödemek için yapmıyorum. Öyle hayran kalınası bir insan değilim ben. Sadece çok fazla olay üst üste gelmişti, ben de korumaya karar vermiştim.
“Ve ben bir şeyi aklıma koyduysam hiç kimse beni bu kararımdan döndüremez.“ dedim polise doğru ilerleyerek. “Beni anladın mı... Bandajlı adam?“
“Ne?“
Polis tepki vermeye fırsat bile bulamadan tabancayı elinden aldım. Kolları yaralı olan ve daha ayağa bile kalkamayan polisin, tabancayı elimden geri almaya mecali kalmamıştı. Tabancayı suratıma yaklaştırıp konuştum.
“Bu bir tabanca değil.“ dedim. “Bu bir dinleme cihazı. Oradan bizi dinliyorsun, değil mi? Bunların olacağını öngörerek tablonun yerini söylemek zorunda kalacağım bir duruma soktun beni. Ve olan bitene de bu tabanca yardımıyla kulak misafiri oldun.”
“O silah... Dinleme cihazı mıymış?“ Polis hayretler içerisinde kalakalmıştı. O da farkında değildi demek.
“Başından beri bir terslik vardı: Bu silahın otomatik bir tabanca olması.“ dedim silahı inceleyerek. “Polisler evime daldığında yanlarında şehir polislerinin kullandığı tabancalardan vardı. Belki de bu tabancayı şu polisi tehdit etmek için kullanmışsındır. Bir şey daha... Beni çok tehdit etmek istiyorsan gelip yüzüme konuşman gerek. Ama burada görebildiğim tek şey yaralı bir adam. O yüzden ben de şöyle düşündüm: Tablonun nerede olduğunu kendini göstermeden öğrenmek için bu polisin beni tehdit edeceği bir durum yarattın. O halde buralarda bir yerde bir dinleme cihazı da olmalıydı.“
Elbette silah bana cevap vermiyordu. Sadece ellerim arasında duruyordu; soğuk, ağır ve sessiz bir şekilde. Ama burada olması bile eşi benzeri olmayan varlığını belli etmeye yetiyordu. Silaha doğru konuşmaya devam ettim.
“İçi dolu. Ama yalnızca boş fişekler var içinde, değil mi?“ Tabancayı tavana doğrultup bir el ateş ettim. Bir patlama sesi çıkarken bir ışık hüzmesi karanlığı delip geçmişti. Ama hepsi bundan ibaretti. Tavanda mermi izi yoktu.
“Gerçekten harikulade bir performans. Tam bu noktaya gelene kadar olacak her şeyi hesaplayıp evimin önünde bilerek mi yığıldın? Eğer durum buysa gerçekten etkileyici. Sana tablo hakkında her şeyi anlattım. Söz verdiğin gibi kuşatmayı geri çek. Ya da hepsini içeri de gönderebilirsin, böylece eğlenceli bir öldürme partisi veririz. İkisi de bana uyar.”
Konuşurken silahı daha yakından inceledim. Bu silah resmen benim mesleğim. Ne kadar ağır olduğunu avcumun içi gibi biliyorum. Kabzası normalden biraz daha ağırdı. Şarjörü çıkartmak için düğmesine bastığımda şarjör doğrudan avcuma düştü. Kabzanın vidalandığı yerin yanında duran, şarjörün yan tarafındaki polimer plastik malzeme oyulmuş ve siyah dikdörtgen bir parça yerleştirilmişti. Dinleme cihazı.
Şarjörü bir mikrofon gibi tutarak cihaza doğru konuştum. “On saniye içerisinde bu yeri üç defa patlatacaksın. Eğer patlatmazsan pazarlığımızın başarısız olduğunu varsayar ve yanına gelip seni olduğun yerden çekip çıkartırım, haberin olsun.“
Cihazı bir kenara fırlatıp içimden ona kadar saydım. Sekizden dokuza geçerken yeraltı sığınağı bir dizi darbeyle sarsılmıştı. Tam üç defa. Uzaklarda bir yerde şimşek çakıyormuş gibi geliyordu kulağıma patlamaların sesi. Ses aniden kesildi. Geriye kalan yalnızca bir sessizlikti. Kulaklarımı ağrıtan bir sessizlik.
“Buraya kadarmış.“ Derin bir nefes alıp yürüdüm. “Buradan çıkar çıkmaz polislere haber vereceğim. Gerçek polislere tabii. Hepiniz tutuklanacaksınız ama en azından orada Mafyaya kıyasla daha iyi bir muamele görürsünüz.”
“Be-Bekle bir dakika.“ dedi polis boğuk bir sesle. “Sen... Niye yaptın bunu? Buradan kendi başına çekip gidebileceğini söylemiştin. Sana doğrulttuğum silahı kullanamayacağımın bile farkında mıydın? Yani şimdi sen... beni... kurtarmış mı oldun? Ne için?“
Sorunun cevabı basitti. Ama ona cevap vermek istemiyordum. Cevap vermemin ne anlamı vardı ki? Kendimi bomboş hissediyorum. Bitkin düştüm, yaralıyım, ihanete uğradım ve birilerine ihanet ettim.
“Susadım.“ dedim kendi kendime. “Eve gideceğim.“
Adam bir şey söylese de duymadım. Yürümeye devam edip kendimi dışarı attım.
☾⫘⫘⫘⟡⫘⫘⫘🥂⫘⫘⫘⟡⫘⫘⫘☽
Lambadan sızan ışık bilet turnikesinden geçen insanların simalarını aydınlatıyordu.
Şehrin tepesindeki üç beş mavi yıldız gecenin semasına bir film şeridi gibi saçılmıştı.
İstasyon gecenin semasına, bu gece manzarasına bürünmüştü ve bir grup insan sessizce evlerine doğru yol alıyorlardı. Burada ne bir patlama vardı ne bir silah sesi. Hiç kimse gelip hayatınla pazarlık yapmıyordu. Her zaman olduğu gibi kurulu bir saat misali başlayan gün aynı şekilde son buluyor ve bizlere tekdüze bir manzara sunuyordu.
Dazai Osamu da Oda Sakunosuke de bu istasyondalardı. Farklı yerlerde.
Oda tükenmiş haldeydi. Ağrıyan belini örterken istasyondan aceleyle dışarıya doğru ilerleyen kalabalığın arasından geçip gidiyordu.
Dazai ise istasyon girişindeki sokak lambalarından uzakta, karanlığın içinde dikiliyor ve Oda’nın gecenin bir parçası oluşunu izliyordu.
Oda istasyon peronunda ilerleyip turnikelerden geçerek şehre hakim olmuş geceye adımını atmıştı. Yeraltı sığınağından çıktıktan sonra dağı aşıp yakınlardaki bir köye doğru yürümüş, kendisini de araçlarıyla bıraksınlar diye oradaki çiftçilerle pazarlık yapmıştı. Sonra da otobüs otobüs, tren tren gezerek evinin yakınlarındaki istasyona ulaşmıştı. Nihayet vardığında gece çoktan çökmüştü.
Oda omuzlarını ovup boynunu kütleterek bitmiş tükenmiş bir surat ifadesiyle evinin yolunu tuttu. Kıyafetleri kırış kırış olmuş, toz toprak içinde kalmıştı. Oda’nın yanından geçip giden insanlar ara sıra ona tuhaf, yabancı bir yaratıkmış gibi bakıyorlardı. Ama hiç kimse çıkıp da ona seslenmiyordu. Genelde öyle şeyler yapmak şehirdeki insanların işine gelmezdi.
Oda turnikeleri aşıp sokak lambalarının altında ilerlemeye başlarken bir sigara çıkarıp ağzına koydu. Sonra da cebinde bir şeyler aramaya koyuldu. Sigarayı yakmak için bir şeyler arıyordu.
“Buyur.“
Birden arkadan bir ses gelmişti. Oda arkasını döndü. Gözlerinin önünde ışık saçan bir kibrit ve onu tutan bir el vardı.
Oda bir anlığına afallasa da ağzında duran sigarayı kibrite değdirdi. Gözlerini yumdu, dumanı içine çekip karanlık geceye doğru üfledi.
“Selam. Yüzünden düşen bin parça, iyi misin?“
Konuşan Dazai’ydi.
Hemen hemen karanlığa karışmış olan Dazai sessizce dikiliyordu. Yüzünde gerçek bir gülümsemeye pek benzemeyen bir tebessüm vardı.
“Yok bir şey.“ dedi Oda, dumanın arkasından adama doğru bakarak. “Ayağım takıldı ve düştüm, o kadar.“
“Bu kibrit kutusu sizin, öyle, değil mi? Az önce bilet turnikelerinin orada düşürdüğünüzü gördüm de.“
Oda, Dazai’nin elinde tuttuğu kibrit kutusuna baktı. Kenarları siyah, üstü beyazdı ve üzerinde bir barın logosu vardı. Gerçekten de Oda’nın yanından hiç ayırmadığı kibrit kutusuydu bu.
“Evet.“ dedi Oda kibrit kutusuna bakarak.
Ardından adamı incelemeye başladı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra durgun bir ifade ile sordu.
“Daha önce tanışmış mıydık?“
Hiçbir benliğe sahip olmayan bir tebessümle gülümsedi Dazai “Hayır. ilk defa karşılaşıyoruz.“
Dazai’nin suratının çoğunu her zaman örten bandajlar artık yüzünde değillerdi. Gözlerini örtmek için düz bir şapka takmış; vücudunu ve yaralarını saklamak içinse üzerine siyah, uzun bir palto geçirmişti. Ses konusuna gelecek olursak da... Oda daha önce Dazai’yi konuşurken hiç duymamıştı.
“Öyle mi?” dedi Oda kibrit kutusunu Dazai’nin elinden alıp ona arkasını dönerek. “Kibritler için sağ ol. İyi geceler o halde.”
Oda henüz birkaç adım atmışken Dazai arkasından seslenmişti ona.
“Başına epey kötü şeyler gelmiş sanki.”
Oda durup arkasını döndü. “Efendim?”
“Şey... Bitkin görünüyorsun. Suratın berbat bir halde... Ve bir de ellerinle kıyafetlerine bulaşmış o şey... Karanlıkta pek iyi göremesem o şeyin yalnızca toz toprak olmadığına eminim. Kan, değil mi?”
Oda kendi ellerine baktı. Gerçekten de yaralı polise yardım ederken bileklerine bulaşan kan hâlâ gitmemişti.
“Ufak bir mesele yaşandı da...” dedi Oda ellerini koklayıp. “Benim kanım değil bu. Ama başıma bazı kötü şeyler geldiği doğru. Benim için oldukça önemli olan bir şey çalındı. Hep koruduğum bir şey.”
“Madem çalındı,” derken çaresizce gülümsedi Dazai. “hiç değilse o şeyin çalınacağına dair endişelenip durmana gerek yok artık.”
Oda bir süre karşısındaki adama baktı. Sanki aklındaki sorulara birer yanıt arıyormuşçasına...
“Muhtemelen.” dedi Oda. “Yine de o şeyi çalan adamı asla affetmeyeceğim.”
Dazai yavaşça başını salladı, yüzündeki ifadeyi saklamaya çalışarak.
Oda bir süre adamın yüzünde oluşan ifadeyi izlese de en sonunda arkasını tekrardan dönmüştü. “Kibritler için tekrardan teşekkürler. Çok yardımın dokundu. Hoşça kal o zaman.”
Dazai kendisinden uzaklaşan adamın sırtına gözlerini dikerken bir çırpıda konuşuvermişti. “Eğer ileride olur da başın yine sıkışırsa...”
Oda arkasına döndü. “Efendim?”
“...yardım almak için Yokohama’daki Silahlı Dedektiflik Ajansına danışabilirsin. En zahmetli işlerle bile ilgilenir onlar. Ve hiçbir sıkıntı çıkmadan o işin üstesinden gelirler. Geçmişte bana da çok yardımları dokunmuştu.”
“Demek öyle.” dedi Oda bir süre bunun hakkında düşünerek. “Öyle yaparım o zaman. Gerçekten de çok naziksin. İyi ki varsın.”
Dazai’nin yüzü yavaşça solmuştu.
Ağzını açıp açıp tekrar kapadı. Adeta nefes almayı unutmuşçasına...
Belki de şimdi ona her şeyi anlatsaydı her şey eski haline döner, eskisi gibi olurdu. Yine beraber o bara giderler ve kadeh kaldırırlardı. Tıpkı o gece yaptıkları gibi.
“Odasa...”
O isim tam Dazai’nin dudaklarından dökülecekken bir tren geçmişti. İstasyondan geçen ekspres treni, Dazai ve Oda’nın hemen yanı başında beliren gecenin sessizliğini yararak ilerledi.
Karanlık ve aydınlık birbirlerini kovalayarak yola vururken çeliğin kükreyişi çevredeki tüm sessizliği silip süpürmüştü. Oda gözlerini kıstı.
Tren oldukça uzundu ve çıkardığı ses sonsuz bir kederi yansıtır gibiydi. Dazai kimse kendisini görmesin diye başını eğdi. Yüzü kedere bürünmüştü, yas içindeydi. Sanki bu uzun kükreyiş, altı koca yıl boyunca yakasını bırakmayacak bir duygusuzluğun vaatini verir gibiydi.
Tren en sonunda geçip gitmişti.
Oda etrafına bakındı, diğer adamın az evvel ne demeye çalıştığını anlamaya çalışarak.
Artık orada kimsecikler yoktu.
Oda kafası karışmış halde gözlerini kırpıştırdı. Etrafına bakındı. Sonra da başını salladı adeta kafasındaki bütün düşünceleri bir kenara atmaya çalışır gibi. Ve kaderine boyun eğmiş bir suratla oradan uzaklaştı.
Yalnızca soğuk ve sessiz bir meltem, artık kimseciklerin kalmadığı o yere doğru eserek boşluğu doldurmaya çalıştı.
Kimsenin ağzını bıçak açmadı.
Tablo bir yıl boyunca Liman Mafyasında kaldıktan sonra sahibine, varlıklı adamın oğluna geri döndü.
Oğlu da tabloyu birkaç yıl elinde tuttuktan sonra adını vermeden onu bir müzeye bağışladı.
Bu vesileyle Dazai hedefine ulaşmış oldu. Onunla yüzleşmesine gerek kalmadan Oda’ya tablonun yerini söyletebilmişti ve Oda, Dazai’nin simasını tanımamıştı. Ve böylece Oda artık hiçbir suç örgütünün hedefi olmayacaktı. Dazai’nin hedefi işte buydu.
Bir başka hedefi daha vardı.
Oda’nın Liman Mafyasından nefret etmesini sağlamak. Böylece asla Liman Mafyasına katılmayacak, onun ölümünü engelleyebilecekti.
Bu hedefi de başarıyla sonuçlandı. Oda, Liman Mafyasıyla bir olmaktansa Silahlı Dedektiflik Ajansına gitmiş ve iki yıl sonra da Ajansa katılmıştı.
Ve Ajansa katılmasından iki yıl sonra da Oda ve Dazai bir kez daha buluşmuşlardı.
Bar tezgahının orada, sevdiğinden ayrılmanın verdiği acıyı anlatan o şarkının** hüzünlü melodisinin eşliğinde...
İşte tam orada Oda, silahını Dazai’ye doğru doğrultmuştu. Ve Dazai ise son bir kez “Elveda.” demişti ona.
Hayatı boyunca ettiği son veda.
-SON-
☾⫘⫘⫘⟡⫘⫘⫘🥂⫘⫘⫘⟡⫘⫘⫘☽
(Ç.N:
*Burada adamın gurur kaynağı olan şey tablo değil, oğlu.
**Bu şarkı Side A’nın son bölümünde Dazai ve Odasaku ilk kez Lupine gittiklerinde çalan şarkıyla aynı şarkı.
Bu arada 8.bölümde 3 tane bölüm olması siteden kaynaklı sadece yazımı düzeltmek istemiştim ancak 3 ayrı bölüm olarak yayınladı bölümlerini yani hepsi aynı.
Benimle bu maceraya eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Çevirimde bir hata çıktıysa da çok özür dilerim, umarım keyifli vakit geçirebilmişsinizdir. Başka bir çeviride görüşmek üzere.
Stage Play ve manga çevirilerime göz atmak isterseniz pinterest hesabım: yoru_no_melodi, tumblr hesabım: yorunomelodi)
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.