Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 2

Seni Bir Daha Asla Sevmeyeceğim
Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 9 dk Kelime: 2.344


Herdin’in eve getirdiği kadının adı Miela’ydı. Blair, onu tapınağa yaptığı ziyaretler sırasında bir iki kez görmüştü.
Miela bir rahibeydi.
Böylesine melek yüzlü birine rahibelikten daha uygun bir yol düşünülemezdi.
Söylentilere göre tanrıçanın buyruğuyla kuzeye doğru bir hac seferine çıkmış, yolculuğu sırasında da bir canavar saldırısında ağır kayıplar vermiş olan Delmark Şövalyeleri’yle karşılaşmış ve onlara yardım etmişti.
Herdin, onun yeteneklerinden o kadar etkilenmişti ki daha sonra canavar avlarında kendisini yardımcısı olarak yanında tutmaya başlamıştı. Başkente döndüğünde Miela da onunla birlikte gelmişti.
Olağanüstü yeteneklere sahip bir kadın ve bu yeteneği fark edecek kadar keskin gözlü bir dük...
Görünürde ilişkileri bundan ibaretti.
Ne var ki malikânedeki hizmetkârlar, ikisi arasında bundan daha fazlası olup olmadığı hakkında çekinmeden konuşuyordu.
“Dük Hazretleri ile Leydi Miela arasında bir şeyler olduğunu düşünmüyor musunuz?”
“Dük Hazretleri ile Leydi Miela mı? Doğrusu emin değilim.”
“Dük Hazretleri için bir şey diyemem. Ne hissettiğini asla belli etmez. Ama Leydi Miela’nın ona karşı hisleri olduğu apaçık değil mi?”
“Şey... Bu doğru galiba. Başkente geldikten sonra tapınağa bile dönmedi. Hâlâ burada kalıyor.”
Göreceksin, Dük Hazretleri’nin kalbi de er ya da geç ona kayacaktır.Böylesine güzel ve yetenekli bir kadın kendisini ona adıyorsa...”
“Doğru. Her hâlükârda düşmanının kızından daha iyi bir eş olur.”
Temizlik yapan hizmetçilerin kıkırdayarak konuştukları bu sözler Blair’in kulağına kadar ulaşıyordu.
Fakat Blair duymamış gibi davrandı.
Kulaklarını tıkadı.
Çünkü tepki verdiği anda, bu söylentilerin doğru olduğunu kendi kendine kabul etmiş olacaktı.
Böylece bunaltıcı yaz geçti, ardından sonbahar da sessizce geride kaldı. Nihayet kasvetli kış kapıya dayandı.
Ana kaleden döndüklerinden beri Herdin, bir kez olsun kendi isteğiyle Blair’i görmeye gelmemişti.
Tıpkı Blair hamile kaldığından beri olduğu gibi...
Her zaman malikânenin dışında işleri vardı.
Blair onu görmek istediğinde bile çoğu zaman vakit ayırmıyordu.
İlk zamanlar Blair aralarını düzeltmeye çalışmıştı.
Ama sonunda Herdin’in peşinden gitmeyi de bıraktı.
Tek tesellisi, Herdin’in zaman zaman Asiel’e ilgi göstermesiydi.
Gerçi Asiel de bu yabancı adamı babası olarak tanıyor gibi görünmüyordu.
O gün Blair, Herdin’in oğullarına gösterdiği o cılız ilgiyi umut ederek çalışma odasına gitti.
Asiel’in doğum gününe yalnızca iki hafta kalmıştı.
Blair, doğum günü için Holstein’daki yazlık köşke gitmeyi ve bir süreliğine ailece vakit geçirmeyi teklif etmeyi düşünüyordu.
Kapıyı çalmak için elini kaldırdığı sırada aniden duraksadı.
Kapı tam kapanmamıştı.
Aralık duruyordu.
“Herd—”
Kapının arasından gördüğü manzara yüzünden ismi dudaklarında kaldı.
Miela, Herdin’in kollarındaydı.
Blair’in gözleri gördüğü sahne karşısında donup kaldı.
“Ah...”
İnanmak istemediği bu gerçekten kaçmak istercesine içgüdüsel olarak geri çekildi.
Tam o sırada Herdin’in bakışları kapıya yöneldi.
Göz göze geldiler.
Bir anlığına şaşırmış görünse de bakışlarını kaçırmadı.
Hatta kaçırmayı düşünmüş gibi bile görünmüyordu.
Aksine, göğsüne yaslanmış olan Miela’yı daha da kendine çekti.
Onu daha sıkı sardı.
Ve soğuk bakışlarını kapının ardındaki Blair’e dikti.
Sanki özellikle görmesini istiyormuş gibi.
Blair sendeleyerek geri çekildi.
Sonra arkasını dönüp odasına doğru yürüdü.
Oraya nasıl ulaştığını bile hatırlamıyordu.
Ayakları buz gibiydi.
Aşağı baktığında terliklerinden birinin yol boyunca bir yerde düşmüş olduğunu fark etti.
Nefesi boğazında düğümlenmişti.
“Ha... ha...”
Yatak odasının kapısını kapattığı anda zor tuttuğu gözyaşları boşandı.
Herdin’in, Miela’yı kollarına almışken ona baktığı o ifadeyi unutamıyordu.
Bir zamanlar kendisini tutan o nazik ellerin şimdi başka bir kadına sarıldığını...
Bir zamanlar kulağına fısıldadığı o yumuşak sesin artık başka bir kadın için olduğunu düşünmek...
Göğsünü sıkıştırıyordu.
O şefkat yalnızca evliliklerinin hemen ardından yaşanan kısa bir anıdan ibaret olsa bile...
Blair hâlâ onu seviyordu.
O odadan kaçabilmişti belki, ama gözlerinin önüne kazınan o manzaradan kaçamıyordu.
“Ha... ngh... hngh...”
On yılı aşkın süre önceki yangında ağır hasar görmüş ciğerleri, kısa süren bu koşuyu ve hıçkıra hıçkıra ağlamayı kaldıramadı.
Nefes almakta zorlanıyordu.
Göğsünü yumruklayarak nefes almaya çalışırken gözyaşları yanaklarından ardı ardına süzülüyordu.
Fakat canını en çok acıtan şey nefessizliği değil, kalbiydi.

───

Ertesi gün Blair, uşağa bir haber bıraktı.
“Asiel’in doğum gününü köşkte geçirmek istiyorum. Ne kadar meşgul olursa olsun, en azından o gün gelmesini rica edin.”
Bunun ardından Asiel’i yanına alıp Holstein’a gitti.
Yine de kalbinin derinliklerinde bir umut vardı.
Herdin’in peşinden geleceğine...
Gördüğü şeyin yanlış anlaşılma olduğunu söyleyeceğine...
Her şeyi açıklayacağına...
Fakat Asiel’in doğum günü gelene kadar Herdin’den tek bir mektup bile ulaşmadı.
Pencerenin önünde boş gözlerle malikânenin kapısını izleyen Blair’in yanına küçük bir gölge sallana sallana geldi.
“Anne! Anne!”
Bu, doğum günü için özenle giydirilmiş Asiel’di.
Blair gülümseyerek onu kucağına aldı.
“Şuna bak benim yakışıklı oğluma. Ne kadar güzel olmuşsun sen böyle.”
Annesinin öpücükleri altında kıkırdayan Asiel bir anda bir şey hatırlamış gibi pencereyi işaret etti.
“Baba?”
Annesinin her akşam onu kucağına alıp pencerenin önünde beklediğini hatırlıyordu.
Babasını beklediklerini...
Bu tek kelimeyle Blair’in yüzündeki gülümseme bir anlığına sarsıldı.
“...Evet. Baban yakında gelir. Sonuçta bugün bizim küçük oğlumuzun doğum günü. Elbette gelecektir.”
Kendini teselli etmek istercesine bu sözleri tekrar ederken kapı çalındı.
Gelen uşağın ta kendisiydi.
Adam, Blair’in kucağındaki Asiel’e baktıktan sonra güçlükle konuştu.
“Leydim... Dük Hazretleri’nin işleri uzamış. Bu doğum gününü sizinle baş başa geçirmek zorunda kalacakmış.”
Bu sözlerle birlikte Blair’in gözlerinde kalan son umut kırıntısı da söndü.

───

“Tatlı rüyalar gör, yavrum.”
Blair, kollarında uyuyan Asiel’in başına yumuşak bir öpücük kondurdu.
Sonra onu dikkatlice beşiğine yatırdı.
Asiel huzur içinde uyuyor, parmaklarını emiyordu.
Blair hafifçe gülümsedi.
Küçük elleri ve ayaklarıyla biraz oynadıktan sonra kendi odasına döndü.
Ancak o zaman oğlunun yanında takındığı o zoraki gülümseme yüzünden silindi.
Her zamanki gibi yalnız kaldığı oda bugün daha da sessiz ve boş görünüyordu.
Bazen bu yalnızlık dayanılmaz olduğunda Asiel’i odasına getirir, ona sarılarak uyurdu.
Ama bu gece bilerek onu kendi odasında bırakmıştı.
Çünkü ağlamak üzereydi.
Çünkü bunu çok uzun zamandır içinde tutuyordu.
Çünkü Asiel’in onu bu hâlde görmesini istemiyordu.
Tatlı oğlunun annesinin bu yüzünü hiç tanımamasını istiyordu.
“Haa...”
Blair kendisini kanepenin üzerine bıraktı.
Asiel için küçük ama mutlu bir ikinci yaş günü olmuştu.
Tüm hizmetkârlar onu kutlamıştı.
Lezzetli yemekler yemişti.
Vassallarından yığınla hediye almıştı.
Mükemmel bir doğum günüydü.
Babası Herdin de orada olsaydı...
Asiel annesiyle birlikte olduğu için neşeyle gülüp eğlenmişti.
Ama ne zaman biri kapıyı açıp içeri girse başını kaldırıyor, babasının gelip gelmediğine bakıyordu.
Her seferinde Blair’in kalbi yeniden parçalanıyordu.
Herdin’in ona soğuk davranmasını anlayabilirdi.
Ama Asiel’e karşı kayıtsız kalmasını kaldıramıyordu.
“Asiel hiçbir şey bilmiyor. Bu yaşlarda insanın anne ve babasının sevgisine ne kadar sahip olsa yine de yetmez...”
Herdin’in oğullarına gösterdiği ilgisizliğin sebebinin tamamen kendisi olduğunu düşünmek içini kemiriyordu.
Bir zamanlar böylesine soğuk bir adamı sevmiş olduğu için acı bir pişmanlık duydu.
“Eğer geçmişe dönebilseydim... Onu asla sevmezdim.”
Yeni bir gözyaşı dalgasını bastırmaya çalıştığı sırada...
Gıcır...
Kapının açılma sesi sessizliği yardı.
Blair başını kaldırdı.
Kalbinde çılgın bir umut filizlenmişti.
“...Herdin?”
Fakat kapıda duran kişi Herdin değildi.
Siyahlara bürünmüş, yüzü maskeli bir davetsiz misafirdi.
Yüzü karanlık ve maskeyle gizlenmişti.
Yine de ay ışığında parlayan siyah gözleri...
Ve burnunun üzerinden geçen çirkin bıçak izi açıkça seçiliyordu.
Blair’in yüreği buz kesti.
Adam ona doğru yaklaşırken neredeyse çığlık atacaktı.
Fakat yan odada uyuyan Asiel’i hatırlayıp ağzını kapattı.
Eğer bağırırsa çocuk uyanabilirdi.
Çocuk ağlarsa adam onun varlığını fark edip onu da öldürebilirdi.
Buna asla izin veremezdi.
Titreyen bedeniyle dönüp yatağın yanındaki çağrı ziline koştu.
Tam o anda—
Şlak!
Buz gibi metal sırtına saplandı.
“Ah...”
Dayanılmaz acıyla birlikte ağzından sıcak bir şey yükseldi.
Kan.
Parlak kırmızı kan.
Ayakta durmakta zorlanmasına rağmen yatağa doğru ilerlemeyi sürdürdü.
Ve bütün gücüyle çağrı ipini çekti.
Yardım edin.
Ne olur...
Birisi oğlumu kurtarsın.
Artık bedenini taşıyamayan Blair yatağın üzerine yığıldı.
Ama elini zilden çekmedi.
Maskeli adam birkaç saniye sonra yanına gelip hançeri sırtından çekip çıkardığında bile...
Koridorun öbür ucundan birçok kişinin koşarak geldiği duyuluyordu.
Hançerini geri alan saldırgan balkon yönüne sıçradı.
Blair boş gözlerle onun uzaklaşmasını izledi.
Adam silahını kınına yerleştirirken, ay ışığında hançerin kabzasındaki tanıdık arma bir anlığına parladı.
Sonra karanlığın içinde kayboldu.
Adam tamamen gözden kaybolduğunda Blair nihayet zil ipini bıraktı.
“Şükürler olsun... Bu gece Asiel’i odama almadım...”
Ölümün yavaş yavaş yaklaştığını hissediyordu.
Ölemem.
Henüz ölemem.
Benim yavrum...
Benim zavallı yavrum...
Annesini aradığında ne yapacak?
Ona vermek istediğim daha ne kadar çok şey vardı...
Blair, gözlerinin önünde beliren Asiel’in yüzüne son kez tutundu.
Sanki bir hatıra gibi zihninde asılı duran o küçük yüze...
Ve sonunda gözkapaklarını usulca kapattı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi