Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance
Bölüm 3
İkinci Bir Hayat
“Huk! Haaah…”
Sönmek üzere olan bilinci bir anda geri döndü ve Blair gözlerini açtı.
Buğulu görüşü yavaş yavaş netleşirken, karşısında tanımadığı bir tavan belirdi.
Hayır... Olamaz. Bu desen…
Boş gözlerle tavana bakarken, bunun evlenmeden önce yaşadığı imparatorluk sarayındaki tavan olduğunu fark etti.
Ben neden saraydayım?
Hatırladığı son şey, başkentten çok uzaktaki Holstein Malikânesi’nde bir saldırganın kendisine saldırmasıydı.
Eğer ölmemiş olsaydı, orada tedavi görüyor olması gerekirdi. Öyleyse neden şimdi burada, saraydaydı?
Ne olduğunu anlayamıyordu. Fakat şu an zihnini dolduran tek bir düşünce vardı.
Asiel!
Bebeğim… Şimdiye çoktan uyanmış, annesini arıyordur.
Blair yatağından fırlayarak kapıya doğru koştu.
Tam o sırada kapı dışarıdan açıldı.
“Ah! Uyandınız mı, Prenses Hazretleri? Tam sizi uyandırmaya geliyordum.”
Gelen kişi Blair’in kişisel hizmetçisi Lina’ydı.
Lina, çocukluk günlerinden beri Prenses Sarayı’nda Blair’e hizmet etmişti. Güvenini kazandığı için evlendikten sonra da onunla birlikte Delmark Hanesi’ne gitmişti.
Blair için kimi zaman bir kız kardeş, kimi zaman da bir dost kadar yakın olan sırdaşıydı.
“Lina, Asiel nerede?”
“Asiel mi?”
“Evet, Asiel. Nerede o?”
“Kimden bahsediyorsunuz?”
Lina başını eğip düşündü. Sonra bir şeyi hatırlamış gibi gözleri parladı.
“Ah! Arka bahçede dolaşıp duran o kediyi mi diyorsunuz? Adı Asiel miydi onun?”
Zaten gergin olan Blair’in kaşları çatıldı.
“Lina, şaka yapacak durumda değilim. Oğlum Asiel nerede?”
“Oğlunuz mu?”
Lina şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
“Prenses Hazretleri henüz evlenmediniz ki. Nasıl oğlunuz olabilir?”
“……Ne?”
Ancak o zaman Lina’nın kendisine “Prenses Hazretleri” diye hitap ettiğini fark etti.
Olamaz…
Şaşkınlık içinde gözlerini kırpıştırarak sordu:
“Lina… Ben kaç yaşındayım?”
Lina, aniden kendi yaşını unutmuş olmasını garip bulduysa da cevaplaması zor bir soru değildi.
“Bu yıl yirmi yaşınıza girdiniz. Reşit olma töreninizin üzerinden iki ay geçti.”
Bu imkânsızdı.
Ama yaşını duyduğunda, Blair imkânsızı kabul etmek zorunda kaldı.
Üç yıl geriye dönmüşüm.
Asiel’in doğumundan önceye.
Herdin’le evlenmesinden bile önceye.
───
Düşüncelerini toparlamaya fırsat bulamadan giydirildi ve öğle yemeğine götürüldü.
Bu, ağabeyi İmparator Ivan ve annesi Katrina ile her hafta yapılan aile yemeğiydi.
Bu geleneği başlatan merhum imparatorun ölümünün üzerinden yedi yıl geçmişti. Ancak onun anısını yaşatmak için gelenek sürdürülüyordu.
Ne var ki Blair’in aklı bambaşka yerdeydi.
Öldüğümü sanmıştım ama geçmişe döndüm… Acaba öldüm de bir rüya mı görüyorum? Yoksa rüya sandığım şey geleceğin kendisi miydi?
Tadını bile alamadığı yemeği dalgın dalgın çiğnerken düşüncelere daldı.
Sonunda bir sonuca vardı.
Hayır… Bu bir rüya değildi.
Nedenini açıklayamıyordu ama yaşadığı her şey sıradan bir düş olamayacak kadar gerçekti.
Asiel’in bana seslenişi... Kollarımda hissettiğim sıcaklığı... O yüzü... Hepsi hâlâ gözlerimin önünde.
Bu yüzden içinde bulunduğu an daha da boş geliyordu.
Bebeğim…
Kader ona bir mucize vermiş, onu geçmişe göndermişti.
Ama Asiel’in olmadığı bir dünya, Blair için cehennemden başka bir şey değildi.
Umudu, yaşamı, sahip olduğu her şey…
O çocuk onun her şeyiydi.
Ve kader, tek bir acımasız darbeyle onu elinden almıştı.
Tam Blair bu boşluğun içinde kaybolurken—
“Prensesim.”
Arkasında bekleyen Lina yumuşak bir sesle seslenerek omzuna dokundu.
“...Ah.”
Blair ancak o zaman kendine gelebildi.
“Majesteleri sizinle konuşuyor, Blair.”
Katrina ona hafifçe rahatsız olmuş bir ifadeyle bakıyordu.
Onun için imparator olan oğlu, ömrü boyunca uğruna mücadele ettiği en büyük gurur ve zaferdi.
O zaferi görmezden gelmek, kendi hayatını inkâr etmekle eşdeğerdi.
“Dalgın görünüyorsun. Bu sabah bir şey mi oldu?”
“Özür dilerim. Dün gece garip rüyalar gördüm… Ne diyordunuz?”
“Önemli bir şey değil. Delmark Dükü ile yapacağın evlilik için hazırlıklarını düzgünce yapman gerektiğini söylüyordum.”
Ivan, Blair’in fikrini dahi sormadan kararlaştırılmış evlilikten sıradan bir meseleymiş gibi bahsetti.
Blair’in gözleri büyüdü.
“Gerekli hazırlıkları çoktan tamamladım. Yeterince cazip bir teklif sundum. Reddetmeyecektir.”
Bu onun nişanıydı.
Ama karar alınırken ona tek kelime bile sorulmamıştı.
Blair’in yüzündeki şaşkınlığı isteksizlik olarak yorumlayan Ivan hemen ekledi:
“Umarım siyasi evlilik istemiyorum gibi çocukça şeyler söylemezsin.”
“Bu eşleşmeden daha iyisini bulmak zor. İmparatorluktaki kadınların yarısı onunla bir kez dans edebilmek için her şeyini verir. Majesteleri senin eşini seçerken uzun uzun düşündü.”
“Evlilik yalnızca bir kadın ile bir erkeğin birleşmesi değildir. İki hanenin bağlarını yeniden kurmaktır. Bir imparatorluk prensesi olarak bunun sorumluluğunu ciddiye almalısın.”
Ivan ve Katrina, Blair’in itiraz etmesine fırsat bile vermeden sözlerini ardı ardına sıraladılar.
İşte o anda Blair ilk hayatındaki bu anı hatırladı.
Özür dilerim ama bu evliliği istemiyorum.
Gerilemeden önce, tam bu noktada Herdin’le evlenmeyi reddetmişti.
Hayatı boyunca kayıtsız şartsız itaat ettiği Ivan ve Katrina’ya ilk kez karşı çıkmıştı.
Sebebi Herdin’den nefret etmesi değildi.
On yıl önce İmparatoriçe Sarayı’nda çıkan yangından beri Herdin ona huzursuzluk ve korku hissettiriyordu.
Ama…
“Evleneceğim.”
Ama bu kez Blair farklı bir cevap verdi.
Tıpkı geçmişte yaptığı gibi başını eğerek Ivan’ın kararını kabul etti.
“Majestelerinin arzusu buysa, elbette itaat etmeliyim.”
Fakat gözlerinde eskisinden farklı bir ışık vardı.
Bu hayatta Herdin’le evlenmek zorundaydı.
Hem de ne pahasına olursa olsun.
───
Öğle yemeği sona erip Prenses Sarayı’na döndüklerinde Lina gizlice Blair’i gözlemliyordu.
Bugün hiç kendisi gibi değil… Acaba ne oldu?
En yakın hizmetkârı olarak Blair’in günlük hayatındaki her şeyi bilirdi.
Düne kadar her şey tamamen normaldi.
Blair odasında uyumuş ve sabah uyanmıştı.
Bu kadar kısa sürede ne değişmiş olabilirdi?
Aslında Lina, öğle yemeğinde açıklanan evlilik haberinin onu sarsacağını düşünmüştü.
Fakat Blair bu haberi duyduğunda neredeyse hiç tepki vermemişti.
Hatta… Sanki sabahkinden daha iyi bir ruh hâlinde.
Lina şaşkınlıkla başını eğdi.
Olaylar yaşanırken sarayda bulunmamış olsa da Delmark Hanesi ile imparatorluk ailesinin arasının kötü olduğunu biliyordu.
Ve bu düşmanlığın temelinde İmparatoriçe Sarayı yangınının yattığını da.
Düşman bir haneyle evlendirileceğini öğrenmişti. Buna rağmen neden mutlu görünüyordu?
Blair’in babası, merhum imparatorun iki kadını vardı.
Yasal eşi İmparatoriçe Esmeralda.
Ve cariyesi Katrina.
İmparatoriçe uzun yıllar çocuk sahibi olamayınca Katrina saraya getirilmişti.
Siyasi gücü ya da arkasında duran bir ailesi olmayan eski bir çingene olan Katrina, Ivan’ı doğurduktan sonra hızla destekçiler kazanmaya başlamıştı.
İki kadın arasındaki çekişme büyüdükçe, Esmeralda ve Katrina etrafında iki siyasi grup oluşmuştu.
Yine de İmparatoriçe, rakibinin kızı olan Blair’e öz evladı gibi davranmıştı.
En azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordu.
Ta ki o olay yaşanana kadar.
İmparatoriçe Sarayı’nda çıkan yangın, İmparatoriçe’nin ölümüne ve yanında bulunan Blair’in ağır yaralanmasına neden olmuştu.
Yaşadığı şok yüzünden Blair o güne dair bütün anılarını kaybetmişti.
Kızına zarar veren kişiyi bulmakta kararlı olan imparator, kapsamlı bir soruşturma yürütmüştü.
Ve elde edilen bütün deliller İmparatoriçe Esmeralda’yı işaret etmişti.
Esmeralda’nın ailesi olan Delmark Hanesi bu sonuca itiraz etmiş olsa da sonunda İmparatoriçe bir hain olarak toprağa verilmişti.
Ve onun geride kalan tek yeğeni Herdin’di.
Majesteleri gerçekten çok acımasız… Bu evlilik ilişkileri düzeltmek için olsa bile…
Yangının doğrudan mağduru olan Blair’i Delmark Hanesi’ne gelin göndermek…
Bundan memnun olması mümkün değildi.
Endişelenen Lina, Blair’in paltosunu almak üzereyken konuşmaya hazırlanıyordu ki Blair önce davrandı.
“Lina.”
“Buyurun, Prenses Hazretleri!”
“Benim adıma Delmark Hanesi’ne bir haberci gönder. Yarın görüşmek istediğimi söyle. Eğer dük meşgulse uygun olduğu başka bir günü bildirebilir.”
Lina’nın gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Delmark Dükü ile görüşmek mi istiyorsunuz?”
“Bu kadar şaşıracak ne var?”
Şaşırması doğaldı.
Çünkü birkaç ay önceki Hasat Festivali balosunda Blair, Herdin’le karşılaşmamak için elinden geleni yapmıştı.
Herhâlde bir bildiği vardır.
Lina başını salladı.
“Önemli değil. Hemen bir haberci göndereceğim.”
Lina odadan çıktıktan sonra Blair yalnız kaldı.
Pencerenin önüne geçerek dışarı baktı.
Bir süre sonra hizmetkârın arabayla saraydan ayrıldığını gördü.
Blair, o arabanın sonunda ulaşacağı kişiyi düşündü.
Delmark Malikânesi’nde onu bekleyen adamı.
Ve o adama tıpatıp benzeyen o güzel küçük çocuğu.
Asiel’i.
O yüzü hayal ederken, bir zamanlar onu taşıdığı karnına elini koydu.
Asiel’i yeniden görebilmek için her şeyi yaparım.
Bu “her şey”, o adamla yaşadığı dayanılmaz derecede yalnız evliliği yeniden yaşamak anlamına gelse bile.
Bu yüzden şimdi yapması gereken şey çok açıktı.
Herdin’le güvenli bir şekilde yeniden evlenmek.
Eğer bu kader tarafından belirlenmiş bir gelecekse...
Eğer gerçekten geçmişe dönmüşse...
Olaylar olması gerektiği gibi yeniden yaşanacaktı.
Fakat Blair, Herdin’in kocası olmamasına yol açabilecek en küçük ihtimali bile bırakmak istemiyordu.
Asiel’i yeniden göreceğim.
Ne olursa olsun.
Mutlaka.
Gözlerinden silinmiş olan yaşam ışığı, yeniden usulca yanmaya başladı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.