Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 4

Beni Öldüren Sen Miydin?
Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 11 dk Kelime: 2.726

Sarsılarak ilerleyen arabanın penceresinden prenses sarayı görünmeye başladığında, Herdin’in yaveri Ruth Fenril hoşnutsuz bir ifadeyle dışarı baktı.
“Majestelerinin yüzsüzlüğüne diyecek yok doğrusu. Evlilikten söz etmeye nasıl cüret edebiliyor? Delmark Hanesi çöküşün eşiğindeyken neredeyse kutlamalar yapıyordu.”
Bu, on yıldan biraz daha uzun bir süre önceydi.
Önce anne ve babasını, ardından da teyzesi İmparatoriçe’yi kaybeden genç Herdin yapayalnız kalmış; Delmark Hanesi ise rüzgârda titreyen bir mum alevi kadar kırılgan bir hâle gelmişti.
Fakat Herdin savaşta büyük başarılar kazanıp bir kahraman olarak anılmaya başlayınca, İmparator Ivan kendi öz kız kardeşini ona eş olarak teklif etmişti.
Niyetini anlamak hiç de zor değildi.
Bu, yükselişe geçen Herdin’in gücünü kendi hâkimiyeti altına alma girişiminden başka bir şey değildi.
“Ve şimdi de Prenses Hazretleri talih kuşunu başına kondurdu. Parmağını bile oynatmadan imparatorluğun en gözde damadını elde edecek.”
Ruth, Blair’le doğru dürüst tek kelime bile konuşmamıştı.
Ama yine de onu sevmiyordu.
Öyle bir annenin kızı, öyle bir ağabeyin kız kardeşi olan birinden başka ne beklenirdi ki?
Elbette aynı kumaştan biçilmiş olmalıydı.
“Size kaç kez söyledim? Uygun bir soylu hanımefendi bulup çoktan evlenmiş olmalıydınız.”
Ne var ki öfkeden neredeyse köpüren Ruth’un aksine Herdin sessizdi.
Sanki bütün bu olanlar onu hiç ilgilendirmiyormuş gibiydi.
Bu da Ruth’un daha da sinirlenmesine neden oluyordu.
“Hiç mi öfkelenmiyorsunuz, Dük Hazretleri?”
“Ruth.”
Kollarını göğsünde kavuşturmuş olan Herdin, şimdiye dek onun yakınmalarını sessizce dinlemişti.
Fakat yalnızca adını söylemesi bile Ruth’u susturmaya yetti.
Bakışları hâlâ pencereye çevriliydi.
Tam o sırada araba prenses sarayının ana kapısından içeri girdi.
“Artık onun bölgesindeyiz.”
Sesinde en ufak bir duygu yoktu.
Ama Ruth, bu sözlerin ne anlama geldiğini anlayacak kadar onu iyi tanıyordu.
“... Affedersiniz.”
Kısa süre sonra araba durdu.
Onları karşılamak için bekleyen sarayın başkâhyası gelip ikisini karşıladı ve kabul salonuna kadar eşlik etti.
Herdin, Ruth’u dışarıda bırakarak içeri tek başına girdi.
“Prenses Hazretleri birazdan teşrif edecekler.”
Kâhya ayrıldıktan sonra odada yalnız kaldı.
Bir hizmetçinin getirdiği çaydan bir yudum almıştı ki kapı açıldı.
Herdin ayağa kalkıp gelen kişiyi usulünce karşılamak üzere döndü.
Kapıdan içeri zarif ve narin bir genç kadın girdi.
Blair Sonnet von Ardel.
Bu sarayın hanımı.
Ve beklenmedik bir şey yaşanmadığı takdirde yakında onunla evlenecek olan kadın.
Karşısındaki kadın, küçük kızların oynadığı porselen bebeklerden biri can bulmuş gibi görünüyordu.
Bir zamanlar güzelliğiyle ülkeleri bile yıkabileceği söylenen İmparatoriçe Naibesi’nin kızı olduğu her hâlinden belliydi.
Fakat güzelliği Herdin’in içinde hiçbir şey uyandırmıyordu.
Aksine...
“Geçmişi hatırlatan o iğrenç yüz.”
Dudaklarında beliren eğreti gülümsemeyi gizleyerek Blair’in elinin üzerine usulca bir öpücük kondurdu.
“Tanışmak büyük bir onur, Prenses Hazretleri.”
Tam o anda ona bakan o tuhaf menekşe rengi gözler bir anlığına titredi.
Sanki kısa bir an için hüzünlü bir ifade belirmişti.
Ancak Herdin başını kaldırdığında o duygu çoktan kaybolmuştu.
“Bunca yoğunluğunuzun arasında vakit ayırdığınız için teşekkür ederim, Dük Hazretleri.”
Blair zarif bir hareketle masanın başındaki yerine oturdu.
Yumuşak platin sarısı saçları ve elbisesinin dantelleri her hareketinde hafifçe dalgalanıyordu.
İkisi karşılıklı otururken aralarına sessizlik çöktü.
Hiçbiri konuşmadı.
Yalnızca fincanlarını kaldırıp çaylarından yudum aldılar.
Normalde birbirini iyi tanımayan iki kişi karşılaştığında sohbeti başlatan taraf rütbece daha aşağıda olan kişi olurdu.
Fakat Herdin’in böyle bir niyeti yokmuş gibi görünüyordu.
Sonunda fincanının kenarında parmaklarını gezdirirken onun yüzünü inceleyen Blair sessizliği bozdu.
“Doğrudan konuya gireceğim.”
Fincanını masaya bıraktı.
“Ağabeyimin teklif ettiği evliliği reddetmeyeceğim.”
Herdin bunu zaten bekliyordu.
Bir prenses bile imparatorun emrine kolay kolay karşı gelemezdi.
Ancak Blair’in ardından söylediği sözler onun beklediği şeyler değildi.
“Bir yıl.”
Herdin kaşlarını hafifçe çattı.
“Tam bir yıl boyunca benimle evli kalın.”
“... Ne demek istiyorsunuz?”
“Bir yılın sonunda bütün sorumluluğu üzerime alıp sizden boşanacağım. Fikrimi değiştirip size yapışmayacağım. Aşktan ya da benzeri şeylerden söz ederek sizi rahatsız etmeyeceğim.”
Herdin’in düzgün kaşları birbirine yaklaştı.
Bir yıllık anlaşmalı evlilik mi?
Neyin peşindeydi?
Sanki düşüncelerini okumuş gibi Blair, reddedemeyeceği bir koz ortaya koydu.
“On yıl önce İmparatoriçe Sarayı’nda çıkan yangın.”
Bu beklenmedik söz üzerine Herdin’in gözleri buz kesildi.
“Teklifimi kabul ederseniz, o gün gerçekte ne yaşandığını ortaya çıkarmanız için elimden gelen her türlü yardımı sağlayacağım.”
Herdin’in dudaklarından alaycı ve soğuk bir kahkaha döküldü.
On yıl boyunca ağzını kapalı tutmuş birinin şimdi bu konuyu açmaya nasıl yüzü vardı?
Herdin, on yıl önce hissettiklerini hâlâ unutamamıştı.
İmparatoriçe yangının suçlusu ilan edildiğinde, teyzesinin adını temize çıkarmak için tek tanık olan Blair’e defalarca mektup göndermişti.
Ama hiçbirine cevap gelmemişti.
Cevabını yalnızca İmparatoriçe’nin yargılandığı gün duyabilmişti.
Mahkeme salonuna girmesine izin verilmeyecek kadar genç olduğu için kapının aralığından Blair’in sesini işitmişti.
“Ben... hiçbir şey hatırlamıyorum.”
Yalandı bu.
Hatırlamıyorsun demek yalan değil miydi?
Sonunda sen de annenin tarafını seçmiştin.
O günün anısı, aradan on yıl geçmiş olmasına rağmen içinde hâlâ derin bir ihanet ve kırgınlık olarak yaşamaya devam ediyordu.
Yine de kötü bir teklif değil.
İmparatorun emrini reddedemezdi.
Daha doğrusu, reddetmeyi hiç düşünmemişti.
İmparator, Herdin’in imparatorluk ailesine katılması karşılığında Delmark Hanesi’nin askerî gücünün genişletilmesini onaylayacağını vaat etmişti.
Delmark’ın mevcut kuvvetleri, babasının zamanındaki gücünün ancak yarısına ulaşabiliyordu.
Bunun en büyük sebebi ise kamuoyuydu.
İmparatoriçe Esmeralda’nın sözde ihaneti, Delmark Hanesi’nin isyan çıkarabileceğine dair söylentileri körüklemişti.
Yine de diğer soylu hanelerle kıyaslandığında hâlâ oldukça güçlüydüler.
Fakat kuzey sınırını korumakla canavar avlarını aynı anda sürdürmek için bu güç yeterli değildi.
Herdin ne kadar büyük bir savaş kahramanı ve büyülü kılıç ustası olursa olsun, sonsuza dek tek başına ayakta kalamazdı.
Bunun imparatorun kurduğu bir tuzak olduğunu biliyordu.
Ama askerî genişleme teklifini reddedemezdi.
Üstelik şimdi, o günün gerçeğine ulaşma fırsatı da önüne gelmişti.
Prensesin bu sözleşmeli evlilikten gerçekte ne istediğini bilmiyordu.
Ama onu kullanarak gerçeği ortaya çıkarabilir ve sonra yollarını temizce ayırabilirse, bundan daha iyi bir son olamazdı.
Bir süre Blair’i inceledikten sonra sordu:
“Neden böyle bir evlilik istiyorsunuz?”
“Çünkü bir prensesin saraydan yasal olarak ayrılabilmesinin tek yolu evlenmektir.”
“Sebep sadece buysa, sizi sevecek ve değer verecek biriyle evlenmeniz daha doğru olmaz mı?”
İmparatorluk ailesinin bir üyesi olsa bile boşanmış bir kadının hayatı kolay olmayacaktı.
Üstelik o, imparatorun kız kardeşi ve İmparatoriçe Naibesi’nin kızıydı.
Onu sevecek erkek bulmakta zorlanmazdı.
Kimseyi beğenmiyorsa kendi seçimini de yapabilirdi.
Bu kadar seçeneği varken neden özellikle onu seçtiğini Herdin anlayamıyordu.
Üstelik ailesiyle aralarında eski düşmanlıklar bulunan birini.
Blair hemen cevap vermedi.
Sadece sessizce ona baktı.
Menekşe rengi gözleri, içinde Herdin’in yansımasını taşıyarak ağır ağır kırpışıyordu.
Ve her kırpışında yüzünden tuhaf duygular geçiyordu.
Hüzün.
Kırgınlık.
Sanki böyle bir soruyu sormasını bile ona çok görüyormuş gibi.
“Buna inanmıyorum.”
“...”
“Sonu belirsiz sonsuzluk vaatlerinden kurulu bir ilişki yerine, başlangıcı ve sonu belli olan bir ilişkiyi tercih ederim. Ne alıp ne vereceğinin belli olduğu bir ilişkiyi.
Blair karşısındaki adama bakarak kararlı bir sesle konuştu.
Bir zamanlar o da her genç soylu kadın gibi bu güzel adama bakınca kalbinin hızlandığını hissetmişti.
Bir zamanlar aşka ve sonsuzluğa inanmıştı.
Ama artık bunların hepsi geçmişte kalmıştı.
“Ve siz de bunu yapabilecek türden bir adamsınız.”
Herdin, bunları söylerken onun yüzünden gözlerini ayırmadı.
Bir anlığına yetişkin Blair’in yüzünün yerini küçük bir kızın sureti aldı.
‘Büyüyünce saraydan ayrılacağım. Başkentten çıkıp bütün dünyayı gezeceğim!’
Bu hatıra keyfini kaçırmış olsa da cevabını verdi.
“Teklifinizi kabul ediyorum.”
“Teşekkür ederim.”
“Başka bir konu yoksa müsaadenizi isteyeyim.”
Saate bir göz attı.
Blair izin verdiği anda ayağa kalktı.
Kapıdan çıkıp uzaklaşan Herdin’in ardından bakan Blair’in gözlerinde şimdiye kadar sakladığı kırgınlık nihayet gün yüzüne çıktı.
Soramadığı bir soru vardı.
Şu anki hâliyle onun cevaplayamayacağı bir soru.
Herdin.
Beni öldüren sen miydin?

───

Düğün hazırlıkları hızla ilerledi.
Zaman su gibi akıp geçti ve farkına varmadan düğünden bir gün öncesine gelindi.
Blair, imparatorluk mezarlığını ziyaret etti.
Başını kaldırdığında mezar taşına kazınmış isim gözlerine ilişti.
Esmeralda Delmark
Babası, Esmeralda’nın İmparatoriçe unvanını ve imparatorluk soyadını elinden almıştı.
Fakat buna rağmen, sözde bir merhamet göstererek onun imparatorluk mezarlığına gömülmesine izin vermişti.
Bu gerçekten merhamet miydi?
Onuru ayaklar altına alınmış, bedeni memleketine dönememiş ve burada toprağa verilmişti.
Blair buna karar veremiyordu.
Sera bahçesinden kendi elleriyle kesip özenle kâğıda sardığı çiçeği mezarın önüne bıraktı.
Katrina, Blair’in buraya gelmesinden hoşlanmazdı.
Onun gözünde Esmeralda siyasi rakibiydi.
Üstelik kızını öldürmeye çalıştığına inanıyordu.
Bu yüzden onu sevmesi mümkün değildi.
Ama Blair bunu hiçbir zaman kolay kolay kabullenememişti.
‘Blair.’
Ivan yüzünden dışlandığı her seferde ona sarılan o sıcak kollar...
Eğer bunların hepsi yalandıysa, bu düşünce bile dayanılmazdı.
Çocukken kaybettiği anıları geri kazanmaya çalışmamıştı.
Çünkü korkuyordu.
Gerçek hangi tarafta olursa olsun annelerinden birini kaybedeceğini biliyordu.
Fakat yıllar sonra, bir baloda Herdin’i yeniden gördüğü gün...
Kaçtığı gerçekle yüzleşmeye karar vermişti.
Bu yüzden saraya bir hipnoz uzmanı getirmiş ve hipnoz yoluyla anılarını geri kazanmaya çalışmıştı.
Ama bunun sonucunda yalnızca sağlığı bozulmuştu.
Ardından Herdin’le evlenmiş, ona âşık olmuş ve anılarını bir kez daha derinlere gömmüştü.
Çünkü gerçek ne olursa olsun, onu kaybetmekten korkuyordu.
Ama sonra sevdiği adamın yıllardır ondan gizlice nefret ettiğini öğrenmişti.
Gerçeğe ulaşabilmek için ona sevgiyi yalnızca rol olarak sunduğunu.
Yine de...
Sevgisinin yalan olduğunu öğrendiğinde bile Blair ona istediği her şeyi vermek istemişti.
Böylesine sahte bir sevgiye bile tutunmaya çalışmıştı.
Çok geç de olsa anılarını yeniden geri kazanmaya çalışmıştı.
Ve sonunda geriye kalan tek şey...
‘Ha. On yıl boyunca görmezden geldin. Şimdi mi vicdanın sızladı?’
‘...’
‘Başka hiçbir şey yapma. Her zamanki gibi... uzak dur yeter.’
O soğuk bakış karşısında Blair tamamen parçalanmıştı.
Eğer Esmeralda’ya iftira atılmışsa Herdin, sessiz kaldığı için ondan daha da nefret edecekti.
Eğer Esmeralda gerçekten suçluysa, o zaman da onu asla sevemeyecekti.
Bu yüzden Blair her şeyi bırakmıştı.
O güne dair tüm anıları.
Tıpkı sevdiği adamın istediği gibi.
Geçmiş yaşamında artık asla geri kazanamayacağını düşündüğü bir anı olarak kalmıştı.
Ama kaçmak hiçbir şeyi değiştirmez.
Bu yaşamda gerçekle yüzleşeceğim ve yoluma devam edeceğim.
Yılların altında gömülü olan gerçek ne olursa olsun.
Blair hâlâ zihninde planlarını gözden geçirirken arkasından aceleci ayak sesleri duyuldu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi